"Kapalı Kapılar"ın erdemi

"Kapalı Kapılar"ın erdemi


Avrupa Ordusu diye de bilinen Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) hakkında fazla bir endişem yok. Konu hayli teknik düzeyde ve üzerine ipe sapa gelmez şeyleri bol bol söylemek kolay değil. Türkiye önce nasıl bir vaziyet almıştı da gerçekleştirilen "dümen kırması" ile hangi ısrarlardan ne karşılığında vazgeçildi bunu bile tartışmak için "asgari bilgi"ye, hiç olmazsa "soruna aşina bulunma"ya ihtiyaç var.
Gerçi bizde, özellikle medyamızda buna hiç aldırmayıp her halükarda ahkam kesme meraklıları bol. Onlar gene keseceklerdir. Ancak hem zorlanacaklardır, hem de işin "cihet - i askeriye" ile ilgisi bir fren rolü oynayacaktır.
Hayır, AGSP hakkında fazla bir endişem yok. Zaten o, tabiatı dolayısıyla daha ziyade kapalı kapılar arkasında konuşulacaktır.
Ama "Kıbrıs işi" öyle mi? Bir defa, herkes bir fikir sahibidir; bu fikir "yanlış/doğru bilgiler"den edinilmiş olsa dahi.. İkincisi, konunun duygusal bir yönü bulunmaktadır: Milliyetçilikten şovenizme çok etkiye açık olduğu gibi aksi yönde, "bıkkınlık" da esaslı bir tavır sebebidir. Nihayet, "demagoji imkanı" bunun profesyonel ve amatör meraklıları için bulunmaz bir nimettir. Hiç kimse şüphe etmesin: Konu, çok konuşulacaktır. Üstelik iş, kapalı kapılar arkasından çıkmış bulunduğu için daha ziyade bugünkü "imambayıldı/kaymaklı ekmek kadayıfı" düzeyinde.. Bu alanda Türk ve Yunan medyası birbirinin eline su dökemeyecek ölçüde aynı meharetin sahibidir. Buna "16 Ocak buluşması"nın hemen sonrasında, hatta öncesinde Ege'nin iki tarafından "Kıbrıs'ı satıyorlar!" sesleri katılacaktır.
"1984 denemesi"nde iki lider buluşması da 17 Ocak için planlanmıştı ve böyle sebeplerden gerçekleşememişti. (Bk. Dünkü MİLLİYET). Tuhaf bir rastlantı.
Aynı akibetin tekrarlanması için belli başlı başlı şartlardan biri masanın iki tarafına oturacak temsilcinin ve Ege'nin iki tarafındaki "resmi sorumluluk sahipleri"nin, öncelikle iktidarı elinde bulunduranların bu "uğultu"ya katılmaktan kendilerini sakınabilmeleridir.
Yani "konuşma merakları"nı frenleyebilmeleridir ki beni asıl işte, Ege'nin bu yanındaki durum endişelendirmektedir. Ecevit hala "dünyanın basına en sık konuşan - günde bir kaç defa - Başbakanı" sıfatını taşımaktadır ve performanslarıyla rekorunu tazelemektedir. Son "Sharon Olayı" ile çıtasını bir kere daha yükseltmiştir.

Ecevit ne "kapalı kapılar"ın, ne "kapalı ağızlar"ın erdemini uzun siyaset hayatında anlayabilmiştir. Bu eksiğinin verdiği - ülkeye - zararları çok gördüğü halde.. Ama o hep bunu, "başkaları"na yüklemekle işin içinden sıyrılmaya çalışmıştır. Meşhur MGK toplantısından sonraki - ve ekonomiyi patlatan - çıkışı unutulabilir mi?
Dünyada görülmemiş şekilde "Başbakanlığın kapısına mikrofon koydurtmuş" Ecevit'i, bu yaşında, bir sorumlu devlet adamının ayaküstü sorulmuş soruları cevaplandırmasının sakıncalarını anlamaya davet etmenin faydasızlığını elbette ki biliyorum. Maksadım da o değil. Belki Kıbrıs işinin bu kritik aşamasında kendini tutabilmesinin gereğini hatırlatmaktan ibaret.
Ama asıl, onun bu hastalığının salgın karakter taşıdığına dair endişelerim var. Gürsel'den itibaren - Korutürk hariç - hasretini çektiğimiz bir Cumhurbaşkanı örneği verdiğinden dolayı milletçe baştacı ettiğimiz "Çankaya sakini"nin, belki de "ramp ışıkları"nı paylaşma arzusundan doğan "ayaküstü sorulara ayaküstü cevaplar" vermeye başlamış olması, bu endişenin sebebidir. Hele bunun, "yabancı elçi güven mektubu" alınma töreninde yapılması büsbütün şaşırtıcıdır. Nihayet, başlatılan "telefon diplomasisi" sanmıyorum ki "anayasal cumhurbaşkanı konumu"na pek uysun. Bu, Özal'ın "geri tepmiş" bir hevesiydi.
Elbette ki burada da maksadım eski bir Anayasa Mahkemesi başkanıyla anayasa tartışması yapmak değildir. Benim istediğim, bir görüntüyü aynaya yansıtmaktır.









DİĞER YENİ YAZILAR