Su bardağındaki fırtınadan sonra

Su bardağındaki fırtınadan sonra


       Siyaset tarihimize "Kanun Hükmünde Kararname (KHK) krizi" olarak her halde geçecek "bir bardak suda fırtına" - gemici deyimiyle - mayna edildi. Yani, yelkenler indirildi. Ama anlaşılması asıl güç husus bunların niçin - gene gemici deyimiyle - vira edilmiş bulunmasıydı. Yani, çekilmesiydi. Acemi kaptan bilinen özel meharetiyle bunları "yandaş basın" rüzgarıyla dolduruca zaten dalgalı denizde tekne az kalsın alabora olacaktı.
       O ne şiddetli rüzgardı, Ecevit'in estirdiği ve bunu üfürürken sesi nasıl titriyordu, kendisi renkten renge giriyordu.. Ağızından çıkanı kulağı mutlaka duymuyordu; çünkü Cumhurbaşkanını kastederek söylediği sözler ne ona, ne de kendini bilen bir Başbakana yakışacak şeylerdi.
       Üstelik böyle bir feveranın hiç lüzumu yoktu. Belki bundan dolayıdır ki televizyon ve fotoğraflarda pek sağlıklı bir görünüm vermeyen Başbakanın acaba bu tarz bir sebepten mi itidalini kaybettiği pek çok kimsenin hatırına gelmiştir.
       Fakat kendisini daha önceden tanıyanlar bu ihtimali çabuk elediler: Ecevit ilk marifetinde değildi. 12 Marttan sonra "Bu hareket bana karşı yapılmıştır" diye gürültüyle ortaya çıkmıştı. Ama asıl, 1970 sonlarındaki Başbakanlığı sırasında Yunanistan Başbakanı Karamanlis ile Montreux'de yaptığı konuşmadan ayrılırken, daha kapıda öyle bir patırdı koparmıştı ki herkesin ağzı açık kalmıştı. O sefer işin bir de "milletlerarası uzantısı" vardı; Türkiye Başbakanı, Dışişleri Bakanı gayet masum bir demeç verdi diye Amerika'yı yerin dibine batırıyor, onu Türk - Yunan ilişkilerine karışmakla suçluyor, "Gölge etme, başka ihsan istemem!" diye bağırıyordu. O kadarla kalsa, gene iyi! Ecevit Türkiye'yi alıp "öteki taraf"a götürmekle Amerika'yı ve Batı'yı tehdit ediyordu. Bunu yapmak için, başkaları gibi, bir duvar atlamaya da ihtiyacı yoktu: Kapının tokmağını çevirse, yeterliydi. Gösterecekti, onlara.
       O gün de, bugün gibi herkes şaşmıştı; "Buna da ne oluyor?" sorusu gene dudakların uçuna gelmişti. Ama sonuç aynı olmuştu: Yelkenler mayna edilmiş, her şey normal mecrasına girmişti. Gerideki, Ecevit hakkında büyük bir soru işaretiydi: Bunun güvenirliliği nedir?
     
Bugünkü gibi.

"Dizenformasyon"

       Bardaktaki fırtına dindikten sonra ortada kalan, Ecevit ile birlikte, "bir kısım basın"dır. Bunun içindeki "Ecevit'e adanmışlar", gerçeklerin görünmemesi için onun hazırladığı sis bombalarını günler boyu fütursuzca atmışlardır. Bunlar tesirsiz kalmış da değillerdir. Mesela, Hasan Pulur'un deyimiyle "Hakimbey" - Cumhurbaşkanı - görüşünü söylemek için "ilgililer" ile önceden temas etmiştir! KHK, ilk MGK toplantısı yapılmadan Çankaya'ya gönderilmiştir. Cumhurbaşkanı orada bunu Anayasaya uygun görmediğini, dolayısıyla imzalamayacağını açıklamıştır, onun yerine kanuna başvurulmasını salık vermiş, ona itirazı bulunmadığını bildirmiştir; tedbirlerin lüzumuna inançını da belirtmiştir.
     Başbakan buna rağmen ve bunu bilerek meşhur yaygarasını koparmış, Cumhurbaşkanını dehşet estirerek yola getirebileceğini sanmış.. ve "sıfıra sıfır, elde var sıfır" ile ortada kalıvermiştir.
       Kaybettiği prestiji, cabasıdır.
       Ama bu hengamede ciddi bilinen bir TV'nin bir kaç kere yaydığı haber "meşhur basın hikayeleri" arasına girecektir. Habere göre Cumhurbaşkanının Genelkurmay Başkanıyla "mutad görüşme"sinde Kıvrıkoğlu, Sezer'den kararnameyi imzalamasını istemiştir. Sezer, bunun Anayasa Mahkemesinden döneceğini söylemiştir. Genelkurmay Başkanının cevabı: "Canım, onlar sizin arkadaşlarınızdır. Siz söylerseniz, sizin hatırınızı kırmazlar!"
     
Bu, kendisine duyurulduğunda Cumhurbaşkanı bile "Pes!" dedi.
     Genelkurmay Başkanı da..


Yazara E-Posta: m.toker@milliyet.com.tr