Psikoterapi ve İyileşme

22 Ağustos 2019

Son yıllarda yapılan araştrmaların ortaya koyduğu en çarpıcı bulgulardan birinin de terapi sürecinde terapistle kurulan ilişkinin çok ciddi oranda iyileşmeye katkıda bulunmasıdır. Biraz daha açacak olursak ilişki bağlamında kişinin kendini yeniden tanıması, tanımlandırması ve yapılandırması söz konusu olabilir. Bu ilişkinin temel özelliklerine baktığımızda yargılamayan, aşağılamayan, korkutmayan, varoluşa saygılı, kabul eden, onaylayan bir ilişki profili olduğu ortaya çıkıyor.

Bir bebeğin ilk yıllarına gittiğimizde anne-bebek ilişkisi bağlamında bebeğin ruhsal ve fizyolojik ihtiyaçlarını gidermesi gerekmekteyken anneden, çevreden veya başka bir sepebten bu ihtiyaçların karşılanamaması halinde bebeğin ruhsal dünyasında bir takım kırılmalar, takılmalar veya eksiklikler meydana gelmektedir. Bu bebek bir yetişkin olduğunda bedenen büyüse bile ruhsal olarak takıldığı o yaşta kalır. Yani aslında karşımızda yetişkin görünümünde ruhsal bir bebek vardır. Bu bebek anne tarafından karşılanmayan ihtiyaçlarının eksikliğini gidermek için çeşitli yollara başvurur. Bu yollar zaman zaman işe yarar veya yaramaz.

Kişi eğer farkında değilse ki çoğu insan farkında olmadan yaşıyor ve ihtiyaçlarını bastırarak yok sayma yoluna gidiyor. Fakat bu ihtiyaçlar dayanılmaz bir hal aldığında bazı yollardan bizimle iletişime geçiyor. Bu bazen bir depresyon, bazen obezite, bazen alkol bağımlılığı bazen cinsel bozukluklar olarak ( bu liste uzayıp gider) karşımıza çıkıyor. Yani psikojenik alt kökenli bu problemler bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Kişi ruhsal olarak son raddeye geldiğini hisettiğinde bir arayış içerisine giriyor. Bu arayışın nihai sonucu da psikoterapiye çıkıyor. Bu anlamda psikoterapi kişinin takılı kaldığı ruhsal evreyi saptayıp, o evrenin ihtiyaçlarını gidererek kişinin bir sonraki evreye geçmesini ve ruhsal gelişimini tamamlamasını hedef alır.

Psikoteapi için ruhun yeniden doğuşu diyebiliriz. Bu doğumun sancılı ve acı veren tarafında terapistin hasta ile kurduğu güvenli ilişki Psikoterapiyi iyileştirici hale getirmektedir. Yine bebeğin ilk yıllarına gittiğimizde kendini tanımlaması ve kendilik aktivasyonunu gerçekleştirmesi bir ilişki üzerinden gerçekleşmektedir diyebiliriz. Bebek kendini bakım verenin(annenin) bakışları davranışları, konuşmaları, dokunmaları üzerinden tanımlar. Bir diğer deyişle kendini anne üzerinden var eder. Psikoterapi de kişinin kendini bu ilk ilişkiye benzer bir ilişki bağlamında var etmesine olanak sağlar.

Psikoterapi için yeniden doğuş diyebiliriz. Terapi odasını bir annenin rahmine benzetecek olursak, kişi kedini orada yeniden doğurur. Bu doğumun ardından kişinin kendini tanımlaması, hayatı tanımlaması ve çevresindeki ilişkide olduğu insanları tanımlaması yeniden anlam bulur, değişir ve iyileşir.

Yazının devamı...

Deri-Ben ve Şifalı Cinsellik

22 Haziran 2019

Yazıma Psikanalizin duayenlerinden Tevfika İkiz’in sözüyle giriş yapacağım;

‘BİZE İLERİDE İKİ BİLİM KALACAK, BUNLARDAN BİRİ KESİNLİKLE PSİKOLOJİ OLACAK.’

Şu anda geldiğimiz noktada ise bütün fizyolojik rahatsızlıkların altından bozulmuş bir ruhsal işleyiş çıkmakta. Ruhsallık bozulduğu anda, ya da daha en başından bir şeyler ters gitmiş ve işleyiş düzgün sağlanamamışsa beden er ya da geç hastalanmaya mahkum oluyor. Psikofizyolojik bir gözlükle baktığımızda ise beden hastalık yoluyla bizimle konuşmaya çalışıyor. Eğer ona kulak verir ve takip edersek ruhsal olarak nerede ve nasıl takıldığımızı ve hastalandığımızı bize anlatıyor. Tam bu noktada uzun zamandır dikkatimi çeken bir kuramı ve onun üzerinden ise bedenin nasıl hastalandığını ele almak istiyorum.

Deri-Ben

Kuramın babası Didier Anzieu, annesinin trajik öyküsü nedeniyle psikanalize yönelmiştir. Başlarda Psikolog olarak çalışırken aynı zamanda dermotolojide de staj yapmıştır. Kuramcıların ortaya attığı kuramlar, kuramcıların kendi hayatları ile yakından alakalıdır. Kuramı ortaya atan kişiyi, acısını sanata dönüştüren bir sanatçı gibi düşenebiliriz. En nihayetinde bu alanda çalışan terapist, psikolog, psikanalistlere ‘yaralı şifacı’ demek yanlış olmaz.

Deri-Benin İşlevleri;

1) Deri dış dünya ile bizim ilk iletişim aracımızdır. Şöyle ki; anne karnına düştüğümüz andan itibaren kayıt tutan, bize dış dünya ile ilgili ilk uyaranları ileten deridir. Bu anlamda çok önemli ve hayatidir. Bebek dünyaya geldikten sonra da deri yolu ile birçok fikre sahip olur. Nasıl bir ortamda olduğunu, nasıl bir anneye sahip olduğunu deri yolu ile algılar.

2) Deri vücudu saran sarmalayan işlevinin yanı sıra toparlayan, şekil veren kapsayandır. İç organların bir arada durmasını sağlar ve zarar görmesini engeller. Bu derinin somut işlevidir, soyut anlamda ele aldığımızda ise derinin ruhsallığı bir arada tutan işlevi ile tanışmış oluruz. Tıpkı bedeni bir arada tutma işlevi gibi ruhsal bütünlüğü de sağlama işlevi vardır. Didier Anziue bunu şu şekilde açıklar;

Yazının devamı...

Kadın ve Kayıp Cinsellik

22 Ocak 2019

Montaige şöyle der; ''Cinsel eylem ne kötülük etti ki kimse utanmadan söz edemiyor ondan, yoksa onun sözünü ağzımıza ne kadar az alırsak düşüncesi kafamızda o kadar büyütmeye hak mı kazanıyoruz? Suskun dokunulmazlığın içine kapatmışız bu eylemi. Adalet dokunmayı, bakmayı suç sayıyor bu suçluya!''

Cinselliği konu aldığım ilk yazımla karşınızdayım. Cinsellik konusunun bu ülkede ne kadar hassas bir konu olduğunu, bu topraklarda yetişmiş bir kadın olarak çok iyi biliyorum. Ve cinselliğin kanayan bir yara olduğunu, bu yaranın tedavi edilmek şöyle dursun üstünün kapatılıp yok sayıldığını da biliyorum. Sonuç olarakta kadınlar bu yaradan nasibini fazlasıyla alıyor. Kadın olamayan kadınlar, bedenini reddeden kadınlar, kadınlığından utanan kadınlar diye liste uzayıp gidiyor. Yakın tarihe kadar cinsel hazzın sadece erkeklerin hakkı olduğu düşünülüyordu. Yani cinsel birleşmede kadın, erkeğe sadece haz vermekle görevliydi. Bu düşüncenin günümüzde çok ta değiştiğini zannetmem. Çünkü cinsellikle ilgi bir yazı okumak istediğimde veya bir araştıma yapmak istediğimde konu hep erkekler üzerinden ele alınıyor. Bir kadının bu konuda konuşması, okuması, yazması hala gereksiz, hatta çirkin bulunuyor. Ve üzülerek belirtmeliyim ki çok fazla kirli ve yanlış bilgi ile insanlar yanlış yönlendiriliyor. Bu durumda bilgi sahibi olmak isteyen bir kişinin doğru bilgiye ulaşıp gerçekleri öğrenmesi çok zor hale geliyor. Hal böyle olunca ben de kolları sıvadım. Çünkü öğrenmemiz gereken çok şey var. Toplumun bilinçlenmesinin ilk koşulu kadının bilinçlenmesinden geçer.

Cinsellik kavramına dair

Cinsellik ve seks kavramları genellikle birbirine karıştırılır. Cinsellik denildiğinde akla seks gelir ama bu doğru bir tanım değildir. Çünkü cinsellik, seksi de içine alan daha geniş bir kavramdır. Cinselliğin psikolojik, fizyolojik ve sosyolojik yönleri vardır. İnsanın doğuştan getirdiği cinsiyetine dair özelliklerinin tümünü kapsar. Kişinin cinsiyeti, cinsel kimliği, görünüşü, cinsel davranışları cinselliğinin bir parçasıdır.

Yazının devamı...

Etkili İletişimin Pusulası: Duygular

14 Ekim 2018

Her insan, içinde varolan duygu sistemiyle dünyaya gelir. İnsan, içinde var olan duygu sistemi gereği, belli duyguları arar, belli duygulardan kaçar. Duygular ''öteki’nin varlığı ile çeşitlenir ve devamlılığını sürdürür. Bir bebek anne karnından çıktığı andan itibaren bir diğerinin varlığı ile yüz yüze gelir. Fiziksel gelişim evrelerinin yanında bir' de ruhsal ve duygusal evrelerin gelişimi vardır ki, bu ancak bir başkasının varlığını tanımak ve kabullenmekle gelişip, değişebilecek bir süreçtir. İnsan ilişkilerinin merkezinde duygular vardır.

Güvenli Bağlanma

Deneyim ancak ''öteki''nin varlığı ile edinilebileceği için, ''ötekinin'' konumu kişinin kendi konumunu bulmasında belirleyici rol oynayacaktır. Bir insan için duygusal ve ruhsal yönden gelişmiş olmak çok önemlidir. Çoğu zaman kurduğumuz ilişkilerde ki problemler altta yatan duygusal gelişmemişlikten kaynaklanmaktadır. Çocuğun gelişim evresinde ebeveyniyle kurduğu bağ bu gelişime katkı sağlar. Anne-babanın tutum ve davranışına göre bebeğin ruhsal ve duygusal evreleri şekillenir ve gelişim gösterir. Ebeveynin tutum ve davranışına göre bebek bir bağlanma tarzı oluşturur. Bu bağlanma biçimlerinden en sağlıklı olanı ''güvenli bağlanma''dır.

Güvenli bağlanma tarzında kişi kendini değerli, diğerlerini güvenilir olarak tanımlar. Bağlantı kurduğu kişi ile birlikte olduğunda kendini rahat ve güvende hisseder. Güvenli bağlanma ve diğer bağlanma stilleri, anne-baba ya da o dönemde bebeğin bakımını üstlenen kişiyle arasında olan ilişkiye dayanır ve ileriki dönemlere aktarılır. Bu aktarım kişinin hayatını etkileyecek düzeyde önemlidir. Ancak kişinin ileride ebeveyninden ayrı, bir başka ''öteki'' ile kuracağı romantik ilişki, sağlıksız bağlanma stilini ve duygularını yeniden düzenlemesine olanak sağlar.

Bu açıdan bakıldığında evlilik, kişiye kendisini keşfetmesi için verilen ikinci bir şans gibidir. İnsanın gelişim evreleri olduğu gibi, bir ilişkinin de gelişim ve değişim evreleri olacaktır. Aslına bakıldığında her evrenin değişimi sancılı bir süreçtir.

Duyguların Düzenlenmesi

Kişi ancak düzenli ve sağlıklı bir duygu sistemine sahipse ötekinin varlığını sağlıklı şekilde konumlandırabilecektir. Duygu odaklı terapiye göre; kişinin duygularını yeniden düzenlemek kaydıyla ilişkiyi de yeniden yapılandırabiliriz. Burada yoğunlaşılması gereken, kişiler arasında ki duygusal bağda meydana gelen problemlerdir.

Duygu, çok katmanlı ve çok boyutlu bir yapıdır; insanlar arasında birleştirici bir göreve sahiptir. Duygular, ilişkileri yönetmede çok önemli bir rol oynamaktadır. Bu anlamda duygu odaklı terapi intrapsişik ve etkileşimsel olanı bir araya getirir. İntrapsişik yapı; kişinin, bebeklik döneminde kendisine bakım verenlerle yaşadığı deneyimin, beyninde kodlanması sonucu oluşan duygulanımları içerir. Oluştuğunda, intrapsişik yapı bireylerin başkalarıyla olan ilişkilerinde kendilerini algılama biçimlerini düzenler.

Yazının devamı...

Mutlu Ebeveyn, Başarılı Çocuk

13 Temmuz 2018

Her anne-baba çocuğunun başarılı ve mutlu bir hayat sürmesini ister. Anne-babalar bu haklı isteklerinde kendi paylarını çoğu zaman göz ardı edebiliyor maalesef ki. Yapılan araştırmalar bize gösteriyor ki mutlu bir ailede yetişen çocuk, mutlu ve başarılı olabiliyor. Huzurun eksik olduğu, kavga ve gürültünün sık yaşandığı bir evde çocuk hayata daha negatif ve depresif yaklaşma eğiliminde olabiliyor. Böylesine huzursuz bir ortamda büyüyen bir çocuğun yaşamda başarılı olması beklenmemeli. Anne-babanın bu noktada dönüp kendilerini sorgulamaları gerekmektedir. Öncelikli hedef; kendisiyle mutlu, öz-saygısı, öz-sevgisi yüksek, mutlu bir çocuk yetiştirmek olmalıdır. Böyle bir çocuk zaten yaşamda başarılı olmanın yollarını mutlaka bulacaktır. Çocuk bütün bu değerleri ailede öğrenir. Kendini sevmeyi, saygı duymayı, mutlu olmayı anne ve babasından görerek öğrenir. Kendisi ile barışık ve mutlu bireyler ancak mutlu bir çocuk yetiştirebilir. Bu noktada Anne-babanın önce kendilerini ve ilişkilerini sorgulamaları şarttır.

Anne-Baba olmadan önce ‘EŞ’ olmayı öğrenebilmek…
Yapılan en sık hatalardan birisi; çocuk aileye dahil olduktan sonra eşlerin ‘eşlik’ rollerini bir kenara bırakıp, tamamen ‘anne-baba’ rolüne bürünmesidir. Hatta burada yapılan daha kötü bir hata da, eşlerin birbirine de anne-babalık yapmasıdır. Aileye yeni katılan küçük bireyin şunu bilmeye ihtiyacı vardır; Annem ve babam birbirlerine ‘güvenle’ bağlanmışlar ve birbirlerini seviyorlar. Çocuk ileriki yaşamında kurduğu her ilişkide anne ve babasının arasında ki ilişkiyi modelleyerek, yani ne gördüyse aynısını uygulayarak ilişki kurar ve devam ettirir.

Bu anlamda anne-baba olmadan önce eşlerin kendi aralarında ki ilişkiyi sorgulaması gerekmektedir. Bu ilişkide çatlaklar ve sıkıntılar var ise düzeltilmeli hatta profesyonel yardım alınmalıdır. Eşler birbirlerine güvenli bağlanabilmişlerse, ki bu sağlıklı ilişki demektir, o zaman bu aileye doğacak çocuk kendini seven, mutlu bir birey olma adayıdır. Eğer anne-baba arasında ki ilişkide güvensiz bağlanma söz konusu ise bu aileye doğacak olan çocuk yaşama ve insanlara daha güvensiz ve tedirgin yaklaşmayı öğrenir. Anne-babasının arasındaki güvensiz ilişkiden güvensizliği ve tedirginliği öğrenir. Bu anlamda çocuğun üç ebeveyni vardır diyebiliriz; Anne, baba ve anne-baba arasında ki ilişki…

Yazının devamı...

Başarılı Evliliğin ‘5’ Özelliği

28 Mayıs 2018

Elbette ki her evlilik kendine has koşullarda, kendine has özellikler barındırır. Bu tıpkı parmak izinin biricikliği gibi tek ve özeldir. Bunun yanında başarılı ve mutlu evliliklere baktığımızda, hemen hemen hepsinin ortak paydada buluştuğu bir takım özellikler de çıkıyor karşımıza.

Evlilikte, her iki tarafın da ilişki bağlarını güçlü tutmak adına üzerlerine düşen görevleri yapmaları gerekmektedir. Mutsuzluğun hakim olduğu evliliklere bakıldığında, çiftlerin kendi davranışlarının sorumluluklarını almaktansa, sürekli olarak karşı tarafı suçlama ve eleştiri yoluna gittikleri gözlemlenmektedir. Suçlama ve eleştiri, yetişkin egosuna ait bir davranış değildir. Çocuk egosunda olan bir birey davranışlarının sorumluluğunu üstüne almaktan kaçınır ve suçu hep karşı tarafa atar. Yetişkin ego ise ilişki bazında kendi katkılarını sorgular ve sorumluluk alır. Ortada bir problem varsa suçlamaz ve kaçınmaz, bunun yerine çözüm üretme yoluna gider.

Mutlu bir evlilik için ilk şart; her iki tarafında yetişkin ego düzeyinde olması gerekmektedir. Çocuk ego düzeyinde takılı kalmış, ilkel savunma düzeneklerini kullanan bireyler, evliliklerini kaosa çevirmek için adeta ellerinden geleni yapar. Her iki tarafında, oluşturdukları kaosta kendi katkılarının fark edebilecek düzeyde olması gerekmektedir. Çünkü, ilişkide etki-tepki yasası işler ve çiftler davranışları ile bir döngü oluşturur. Bu döngü, olumsuz bir davranışla başlamışsa olumsuz olan bütün davranışları içine alarak büyür ve devam eder. Tam tersi olarak, olumlu bir davranışla da olumlu bir döngü yakalamak mümkündür.

Eşinize İzin Verin!
Evlendikten sonra yapılan hatalardan birisi de, her iki tarafında bireyselliğini kaybetmesidir. Evlilikte ‘Biz’ olmak çok önemlidir. Öte yandan ilişkinin tutku ve heyecanını kaybetmemesi için her iki tarafında bireyselliğini kaybetmemesi gerekmektedir. Bir ilişkinin sağlıklı ilerlemesi için sağlıklı bireylere ihtiyaç vardır. Eğer eşler kendi kimliklerini ilişki içerisinde eritip yok ediyorsa bu ilişki sağlıklı bir ilişki olmaktan çıkar. Kendiniz gibi var olabildiğiniz, aynı zamanda eşinizin de kendi gibi var olmasına izin verdiğiniz ilişkiler kurmalısınız.

Eşinize Zaman Verin!

Yazının devamı...

Evliliğin İlk Zamanları: Kritik Zamanlar

7 Mayıs 2018

İçinde yaşadığımız kültürde, çiftler evliliğe karar verdikten sonra bir sürü formalite aşamadan geçerler. Kız isteme, söz, nişan ve nihayet düğün… Bu aşamalar iki tarafı da adım adım evliliğe doğru götürür. Zaman zaman kaoslar meydana gelse de hepsi güzel birer anı olarak kalır hafızalarda. Bu aşamaların bir diğer işlevi de, çiftlerin evlilik yolunda birbirlerini daha iyi tanımalarını sağlamasıdır. Fakat yanıltıcı bir tarafı da vardır. Evlilik ne söz, ne nişan, ne de düğün süreci gibi bir süreç değildir. Bütün bu aşamalar geçtikten sonra mutlu sona, yani düğün gününe erişen çift, mutluluklarının nirvanasında dolaşırken nihayet bütün bir kalabalıktan ayrılarak, kapılarını dış dünyaya kapatırlar. Artık baş başa yeni bir dünyaya merhaba demek zorundadırlar. Bu dünya da bu iki kişiden başkasına yer yoktur. Sorumluluklar vardır, çaba vardır, emek vardır. Yapılan onlarca araştırma da evliliğin ilk yılları ‘kritik yıllar’ olarak geçmektedir. Bunun başlıca sebepleri vardır;

İlki, evlilikle gelen sorumluluklardır. Kişi evlenmeden önce başka bir ailenin parçasıdır. Ve o ailede bir anne ve baba vardır, yani sorumluluğu üstlenen kişiler vardır. Kişi evlenene kadar nasıl bir sorumluluğu üstlendiğinin pek farkına varamayabilir. Fakat o büyülü kapının ardında kendisini bir hayli sorumluluk beklemektedir.

İkincisi, her şeyin yeni olması insanda tedirgin duygular oluşturabilir. İnsan yapısı gereği alışkanlıklarını sürdürmeyi her zaman daha güvenli görür. Evliliğin ilk zamanlarında ise her şey yenidir; bulunduğunuz yerden tutunda eşyalara, ıvır zıvıra kadar her şey.. Bu kadar yeniliğin arasında her iki tarafta kendini güvende hissetmek için eskiden ait oldukları aile düzenine daha çok sarılabilirler. Bundandır ki bazı bireyler evlenince anne ve babalarına daha duyarlı hale gelebilirler. Bu durum, kişinin eski düzenini ve alışkanlıklarını bırakmak istemeyişi ile yakından alakalıdır.

Üçüncüsü; Evliliğin ilk zamanlarında eşler birbirlerini daha yakından tanıma imkanı bulurlar. Birbirlerinin huylarını, alışkanlıklarını, karakter ve kişiliklerini çözümleme sürecinden geçerler. Aynı zamanda da aynı evin içerisinde birbirlerine uyum sağlamak durumundadırlar. Bu süreçte kişi, kendi alışkanlıklarını eşinin alışkanlıkları ile uyumlu hale getirme çabası içerisinde zorlanabilir. Kişinin hem kendini hemde eşini yeniden tanımladığı, sorguladığı, anlamaya çalıştığı bir geçiş dönemidir.

Peki Bu süreci Kolay Atlatmak İçin Neler Yapılabilir ?

1) Her iki tarafında öncelikle unutmaması gereken mesele, bu sürecin geçici olduğudur. Yeni bir düzenin kurulması elbette ki bir takım zorluklar getirecektir fakat bu zorluklar kalıcı değil, geçicidir.

2) Diğer yandan bu süreçte eşinizle sık sık durum değerlendirme konuşmaları yapabilirsiniz. Böylece eşinizin hangi süreçlerde ne gibi kaygılar yaşadığını öğrenebilirsiniz.

3) Son olarak, bu süreçte hem kendinize hem de eşinize karşı daha esnek, hoşgörülü ve anlayışlı yaklaşırsanız süreci daha kolay atlatabilirsiniz.

Yazının devamı...

Öfke Yönetimi; Çatışmada Duygusal İstikrar

3 Nisan 2018

En bilge kişi, duygularını aklın emrine nasıl tabi tutacağını bilen kişidir. Her insan öfkelenebilir ama öfke ile kör olan bir aptal onun kölesi olur. Öfke sıcakken ne yaptığını bilmeyen kişinin o andaki tüm davranışları kişinin kendi aleyhinde olur. Öfke ve öfke ile bağlantılı tüm duyguları atalarımızdan mirastır. Başka bir formda saldırganlık, tüm hayvanlarda hatta iyi tür bir hamster da bile doğaldır. Bu, türlerin hayatta kalmasına yardımcı olan, kendilerini ve yavrularını koruyan temel içgüdü düzeyidir.

Ünlü Filozof Gnev Livost’a göre kişi sürekli bir öfke halinde ise altında yatan başlıca sebep; önemli bazı ihtiyaçlarının tatmin edilmemesi ve karşılanmamasıdır. Dal’ın sözlüğünde öfke, kişiye çok miktarda enerji veren yıkıcı bir duygu olarak yorumlanır. Negatif enerji, kelimenin tam anlamıyla uç noktaya saplanmaya başlar. Bilincin daralması, gerçekliğin çarpıtılması, gerçekliğin yeteri kadar algılanamaması söz konusu olur. Modern toplumda gitgide artan ‘öfkeli insan’ modeli, ihtiyaçların hızla arttığı, var olan kayağın yetersiz kaldığı, insanın giderek daha da yalnızlaştığı yenidünyanın ürünüdür. İnsan, bu güvensiz dünyada öfke kalkanını geçirerek kendini güvene alma çabasındadır. Belki başka hiçbir durumda, öfkeli olduğu anda ki kadar cesur olamamıştır insan. Öfke içindeki kişi, yüzünün yanmakta olduğunu, kanının kaynadığını, kaslarının gerginliğini hisseder. Kişinin bütün bunları hissetmesi onu eyleme iter.

Öfke İçin Üç Sebep

Öfke karşılanmamış ihtiyaçları bir sonucudur. Öfkeyi ifade etmek için içsel ‘izin’, bu duygunun dışarı çıkması için yeşil ışık verir. Bu nedenle öfke üzerinde ki kontrol, ilk oluşum anından itibaren gereklidir.

Sebep 1: Öfke, oluşan acıya bir tepkidir. Bu, evrimin otomasyona getirdiği bir tepki programıdır.

Sebep 2: Öfke birincil duyguların devamıdır. Korku, hüzün, suçluluk gibi duyguların üstünü örten ikincil bir duygudur. Öfke için ‘dağınık bir yatağın üstünü örten battaniye’ benzetmesini yapabiliriz. Altında çok farklı, türlü türlü saklanması gereken, o an görmek istenmeyen bir sürü eşya olabilir. Fakat bir battaniye bütün bunların üstünü örter. Unutulmaması gereken şey ise, varlıklarını yok etmediği, sadece örttüğüdür…

Sebep 3: Öfke, durum değerlendirmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Eğer ortada bir haksızlık veya değerlere aykırı bir durum varsa, öfke ortaya çıkar.

Öfkenin olumlu işlevi: Öfke karşılanmamış ihtiyaçlar sonucu ortaya çıktığı için bu ihtiyaçların karşılanmasını sağlar. Yani öfke, bir sonuç elde etmek için insanı harekete geçirir. Bu ihtiyacın karşılanması için harekete geçiren ‘yoğun duygusal enerji’ nin serbest kalmasının bir diğer adı öfkedir diyebiliriz.

Yazının devamı...