Geri Dön
EgeHıdır

Hıdır

Hıdır

İnsan bir şeyi sevmeden tanıyamaz.

Goethe

Hıdır kardeşim, neredesin? Malatyalıydı Hıdır. Adamdı, askerdi, iyilik meleğiydi. Polatlı Topçu Okulu Yedek Subay Alayı’nda bizim koğuşun bakımından sorumluydu. Esmer, yağız, tok sesli, saygıda kusursuz, vericilikte sonsuz bir Anadolu güzeli... Cumartesi öğleden sonra okuldan ayrılıp pazar akşamına değin izinliyiz. Dönüşte yatakhanedeki ranzamın önüne geliyorum, eğitim giysilerim yıkanmış, postallarım boyalı, pırıl pırıl. Bir gün de derdim, sıkıntım var de be Hıdır. Bir şey iste. Olmadı, varsa bir derdini anlat. Ketum mu ketum, dövsen şikâyet etmiyor. Tam 6 ay baktı bize Hıdır. Yakınmadan, istemeden, bir derdini yansıtmadan, dağılan halimizi hep toparladı Hıdır...
Bir keresinde bir olaya karıştım. Karışmadım, olayın içine çekildim. Bizim takım subayı asteğmen ile sözlü bir kapışmamız oldu. Üste hakaretten haliyle suçlu olduk. Doğrusu da oydu. Polatlı Topçu Okulu’nun bizler için ayırılmış bir tutukevi vardı. Tüm yedek subay öğrencilerinin yemekhane yolu üzerinde. Kafesteki maymunlar gibi. At muzu yesin, kabukları senin suratına fırlatsın. Alay komutanı rahmetli Ruşen Beyazıt, kafese göndermeden önce odasına istetti beni. “Anlat bakalım ne oldu?” dedi. Hatta ayakta kalma, otur da anlat dedi. Ben de umutlandım otur deyince, albayım şimdi üstüne bir de çay söyler mi diye. Dinledi dinledi ve sonunda “Atın şunu içeriye” diye buyurdu. Götürdüler maymun kafesine. Ders arası olsa da arkadaşlar muz getirse diye bekliyorum. Tabur komutanımız Lütfi Gökbay binbaşım, kurabiye gibi yumuşak bir insandı. O günlerde de yıllık izinde. Yerine yedek subay teğmen Şerafettin bakıyor. Hukukçu... 15 dakikada bir emir erini yolluyor, “Git bak, savunması hazır mı? Sana versin” diyor. Ben de her defasında kafayı bulacağım ya “Avukatımı bekliyorum” diyorum ere. Şerafettin teğmen, genç yaşta saçları dökülmüş. Bir miktar iletişim sorunları olan, itici bir tip. Ben de ne yapayım, zaten canım sıkkın. Kafa buluyorum onunla. Uzatmayalım. Kodeste akşam oldu, ne gelen var ne giden. Belli ki yatıya kalacağız derken tabur komutanımıza bağlı sevimli bir yedek teğmen vardı ismini anımsayamadığım. Akşama doğru geldi. Haliyle esas duruşa geçtim. Gülümseyerek ‘Rahat’ komutunu verdi. Başladık söyleşiye. Teğmen, “Ya Bülent, niye böyle oldu? İşi biraz ağırdan alamaz mıydın? Bak nerelere taşındı, büyütüldü mesele.” Ben de, “İşte oldu be Teğmenim. Sözler ağzımızdan çıktı bir kere. Geriye çekemedik” dedim. “Takma kafayı fazla. Hadi çıkıyorsun, koğuşuna gideceksin” dedi. Ve arkasını döndü. Benim Hıdır, omzunda yatak takımım, teğmenin karşısında. Teğmen Hıdır’a, “Hayrola Hıdır, bunlar ne böyle?” deyince Hıdır, “Teğmenim, Bülent Abim buralara layık değil. Bunlar da onun yatak malzemeleri” dedi. Ve ben elbette dağıldım bu yanıt karşısında. Hoş bir insandı teğmen. “Tamam Hıdır, tamam. Götür onları koğuşa. Bülent Abin çıkıyor” dedi. Koğuşa dönmekle bitmedi bizim hikâye. Önce domino taşını taktık omza. Asteğmen olduk. Kuralar çekildi, Tekirdağ Malkara 15. Topçu Taburu’nda Batarya Subayı olarak görevlendirildim. Orada da yaşadığım sorun peşimi bırakmadı. Konuyla ilgili Genelkurmay Disiplin Mahkemesi’nden yazılı savunmam istendi. Verdik savunmayı, gönderildi. Onun üzerinden 6 ay sonra, İstanbul-Selimiye 1. Ordu Komutanlığı’nda Harekât Başkanı Feyzi Aysupaşa’nın emir subayı olarak tayinim çıktı. Savunma oradan da istendi. Neyse ki Selimiye Disiplin Mahkemesi’ndeki albayım hasta Fenerbahçeliydi. Öğle paydoslarında da briç oynuyorduk karşılıklı. Fenerli albayım savunmayı aldı. Direkt telefonla Ankara’yı aradı. Neticede uzatmayalım, 150 lira para cezasıyla yırttık.
Polatlı Topçu Okulu’ndan bu günlere kadar ilişkimi sürdürdüğüm, yaşamı paylaştığım Yalçın Arıkan, Atakan Köse ile hâlâ konuşup eski günleri anıyoruz. Ama bir eksiklik var ki içimde. her anımsayışımda fena oluyorum. Polatlı Topçu Okulu’ndan ayırılırken Hıdır’dan. onunla ilişki kurabileceğim ne bir telefon numarası ne bir ikametgâh adresi aldım. Affedilmez bir yanlışlık, eksiklikti. Ve bugün hâlâ Hıdır nerede, ne yapıyor acaba? Anımsadıkça özlemim katlanıyor.
Esen kalın, mutlu yeni yıllar...  

Kurtuluş Savaşı Destanı

Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki,
Şayak kalpaklı adam,
Nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
Güzel, rahat günlere inanıyordu
Ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında
Birdenbire beş adım sağında onu gördü
Paşalar onun arkasındaydılar

O, saati sordu.
Paşalar “Üç” dediler
Sarışın bir kurda benziyordu
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı
Yürüdü uçurumun başına kadar
Eğildi durdu
Bıraksalar ince uzun bacaklarının üstünde
Yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı

Nazım Hikmet

Altın sözler

- İki bacağı olmayan ama yine de gülümseme gücüne sahip bir adam görene kadar yaşamam için bir neden olmadığını düşünüyordum. Dale Carnegie

- İnsanın amacı dinlenmek değildir. Beden formda olursa, zihin ondan geri kalır mı? Dr. George Sheehan

-  Hayat, bir bileği taşıdır. Ve bu bileği taşı sizi unufak mı edecek yoksa bileyip parlatacak mı; buna sadece ama sadece siz karar verirsiniz. Cavett Robert

-  Anı yazmak, ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır. Andre Gide

bu haberleri kaçırma

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler