Geri Dön
Kültür SanatAnlayacağınız dünyanın parfümünü yok ettiler

Anlayacağınız dünyanın parfümünü yok ettiler

“Hakaret etmeyin, bu bir suçtur. Lütfen, biz buraya dostça konuşmaya geldik.”

Anlayacağınız dünyanın parfümünü yok ettiler

 

“Tamam tamam, sorun ne soracaksanız.”
Sonra işaret parmağını kaldırarak, “Bir dakika!” dedi. “Hadi yine kibarlık bende kalsın, geçin içeri, ayakta zor duruyorum zaten. Sizin şimdi sorularınız bitmez, bir de böyle adamı didik didik eder, pis pis dikizleyip, ‘Bu adam doğru mu, yalan mı söylüyor’ diye fütursuzca acayip bakışlar atarsınız, sizi gidi düzen bekçileri sizi…”

Güleyim mi kızayım mı bilemiyordum. Aslında adam bizi çok güzel benzetiyordu. Haksız da sayılmazdı ama şimdi onunla bu düzen, rejim, siyaset her neyse bunlarla kaybedecek zamanımız yoktu. Bize bilgi lazımdı; üç cinayetin bilgisi… İçerisi resmen leş gibi alkol kokuyordu. Karanlık ve izbe bir yerdi. Sehpanın üzerinde ne olduğunu çıkaramadığım yiyecekler vardı ve her yere yayılmışlardı. Muhtemelen bir zamanlar çerezdiler.

***

Kurumuş peynir, birkaç ekmek dilimi, kokusundan pastırma olduğunu tahmin ettiğim bir başka yiyecek vs. Koltukların üzerinde de adamın gardırobu yer alıyordu. Popomuzu iliştirecek kadar yer açmayı başarmıştık. “Belki içeri girmeyip ayakta konuşsaymışız çok daha iyi olurmuş,” diye düşünmeden de edememiştim. O da bizi içeri almayıp kapıda konuşmak istemekle ne kadar da haklıymış. Keşke kibarlık yapmayıp kaba davransaymış.

“Siz bu öldürülen müteahhitleri tanıyor musunuz?”

“Kim, isimleri ne bu Allah’ın belası doğa katili müteahhitlerin?”

“Orhan Aksoy Turgutreis’te, Şevki Kartal Ortakent’te ve Metin Caner Yalıkavak’ta öldürüldü.”

“Her semte bir müteahhit ha? Tanımıyorum.”

“Siz bu adamları, site inşa ederken mandalina bahçeleri elden gidiyor diye protesto etmiş; gösteri yapmışsınız.”

“Gitmiyor mu yani, haksız mıyız?”

“Bilemem, belki de haklısınız.”

“O zaman öldürülmüşlerse katillerini bulun. Allah taksiratlarını affetsin ama hiçbir cinayet sebepsiz değildir. Yoksa kim bir insanı neden öldürsün ki, öyle değil mi?”

“Gerekçesi ne olursa olsun kimsenin bir insanı öldürmeye hakkı olamaz. Ama bir sebebi olduğu konusunda haklı olabilirsiniz.”

“Haklısınız, haklısınız, haklıysam neden buradasınız, bana haklı olduğumu söylemeye mi geldiniz? Çıkarın artık dilinizin altındaki baklayı, benim öldürdüğümü düşünüyorsanız, hemen söyleyeyim ben öldürmedim. Ayrıca insanlar cinayet işleyerek doğrudan değil ama dolaylı yollardan her gün öldürülüyor. Cahil misiniz siz?”

“Cinayet saatlerinde nerede olduğunuzu söyleyebilir misiniz?”

“Hah işte, dedektiflerin klasik sorusu geldi nihayet. Sabırla bekliyordum zaten, ne zaman soracaksınız diye. Hangi saatlermiş onlar?”

***

Zühre notlarına bakarak cinayet günlerini ve saatlerini söyledi. Söyler söylemez de adamımız, “Valla nerede olduğumu inanın hiç bilmiyorum, çoook düşünmem lazım. Genelde evdeyimdir ve tek başıma yaşıyorum, yani ispat edecek kimsem de yok. Ne olacak şimdi, beni tutuklayacak mısınız?”

Adam aldığı alkolün de etkisiyle resmen bizimle kafa buluyor, dalga geçiyordu. “Acaba ayıkken de böyle midir?” diye doğrusu merak etmiştim. “Elbette ki hayır, sadece siz de şüpheliler arasındasınız, çünkü bu insanları öldüren kişinin mandalina sever birisi olduğu izlenimi uyandı bizde. Siz de mandalina sever olduğunuza göre, neden olmasın dedik.”

“Aferin, o her kimse ona… Mandalinalar sevilmez mi? Yok ettiler bu deyyuslar güzelim Bodrum’un mandalinalarını, sosyete yavşaklarına ev yapacağız diye… Şimdi de sonradan görme züppelere, kıçımın kenarlarına ev yapıyorlar, siteler inşa ediyorlar. Yani anlayacağınız hala da yok etmeye, katletmeye devam ediyorlar.”

“Neden böyle bir dernek kurdunuz? Sizin de mandalinalarınızı yok mu etmişlerdi?”

“Bak, işte akıllıca güzel bir soru, aferin sana dedektif. Kitaplardaki gibi dedektif… Bir sakınca yok değil mi?”

“Nasıl isterseniz.”

Göz ucuyla Zühre’ye baktım, adamı şaşkınlıkla izliyordu. Sonra bana bakıp elleriye “Ne yapacağız bu adamı?” der gibi bir hareket yaptı, gülümsedim.

“Babamın vardı bahçeleri yıllar yıllar önce, ama bu karaktersiz adiler, isminde meymenet olmayan müteahhit denen bu soysuz, açgözlü, ranttan başka bir şeyi düşünmeyen bu soytarılar, belediyelerdeki soytarı ve açgözlülerle elele verip o güzelim mis gibi kokulu bahçeleri yok etmeye başladılar. Anlayacağınız dünyanın parfümünü yok ettiler. Babamın mandalina bahçesi de böyle gitti. Biz bu derneği kuranların çoğu bahçeleri ellerinden alınan o aslan yürekli, o aşkla işini yapan o güzel, o asil insanların çocuklarıyız. Zaten topu topu beş altı kişiyiz, bütün hikayem bu, başka akıllı sorunuz var mı? Yoksa naş naş… Ayrıca size içki ikram etmiyorum, siz layık değilsiniz, siz güzel adamlar değilsiniz, siz o kötü adamların koruyucususunuz. Hadi tamamsa, rahat bırakın beni şimdi… Yeter bu kadar!”

“Peki sen ve diğer arkadaşlarının bu adamlarla bir hesabı var mı, geçmişte kalan bir hesap?”

“Yani sen şimdi bizlerden birinin mi öldürdüğünü ima ediyorsun? Açık konuş kardeşim, sen ne biçim bir polissin, benim bildiğim polisler bu kadar kibar olmaz, direkt ‘Öldürdün mü ulan?’ diye sorarlar; bir de üstüne okkalı bir tokat atıp, içkimi de fondip yapar ve defolup giderler. Ya da giderken bizi de kelepçeleyip götürürler. Senden Türk polisi olmaz. Bana bak, adam gibi sor da laf ebeliğiyle uğraşmayalım, hadi kardeşim!”

“Cinayet saatlerinde nerede olduğunuzu hatırlarsanız bizi arayın.” deyip bir kart bıraktım. “Bu arada o beş altı arkadaşınızın ismini de verirseniz sevinirim,” diye ekledim.

“Beni ispiyoncu adamınız yapacaksınız demek.”

ARKASI YARIN...

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler