Geri Dön
Kültür SanatAylin Akbaş senin kardeşin Yasemin mi?

Aylin Akbaş senin kardeşin Yasemin mi?

“Aşağıda bulduğumuz silah incelemeye gittiğinde zaten cinayetleri işlediğin ortaya çıkacak. Kurbanlarının ağzına tıktığın yeşil mandalinaları, üzerlerine bıraktığın ve içinde asların olmadığı iskambil kağıdı destesini, hepsini bulduk. Burada iki yıldır saklanıyormuşsun. Bütün bu izler senin katil olduğunu ispatlıyor Sedat. Bizi aptal yerine koymaya kalkma!”

Aylin Akbaş senin kardeşin Yasemin mi?

 

“Size söylediğim gibi benim burada olmamın nedeni Ömer Akbaş ve adamlarından saklanmak içindi. Babamı öldüren Ömer Akbaş, beni de öldürmek istedi. O yüzden saklanıyordum. Ama duydum ki o da sonunda ölmüş. Şunu bilin ki ben kimseyi öldürmedim.”

“Peki aşağıda bulduğumuz silah ve diğer deliller ne? Üstelik siyah giysiler de bulduk. Cinayetlerde üzerine giydiğin kıyafetler. Nasıl olsa incelemede hepsi ortaya çıkacak.”

“Bilmiyorum, hiçbir fikrim yok.”

“Eğer itiraf edersen suçun hafifler, etmezsen en ağır cezayı alırsın.”

“Umurumda bile değil. Ben adalete olan inancımı zaten çoktan yitirdim.”

“Senin adına para bırakan Yeşim Ayan kim? Hem sevgilin, hem de suç ortağın mı?”

“O Arif Efendi’nin gelini. Sadece bana yardımcı oluyor. Onu karıştırmayın, onun bir suçu yok. Arif Efendi’nin bana yazdığı mektubu okuyun, orada her şey yazıyor. Mektupta her şeyi itiraf etmiş.”

“Bırak palavrayı Sedat! Neden mektup yazmış da polise gitmemiş?”

“Onu ve ailesini öldürmekle tehdit etmişler. Korkudan mecbur kalmış. Mektupta, babamı, parasını aldıktan sonra kardeşimle birlikte öldürüp nasıl intihar süsü verdiklerini, sonra babamın sattığı bahçede kazı yapıp nasıl değerli eserler bulduklarını, büyük servet edindiklerini, sonra da site yapıp sattıklarını, hepsini tek tek anlatıyor. Size vereceğim mektubu, okuyunca anlayacaksınız.”

“Tamam Sedat, okuruz tabii. Ama bunların hepsi nasıl olsa bir bir ortaya çıkar. Şimdi ellerini uzat. Seni merkeze götüreceğiz. Seni altı kişiyi öldürmekten gözaltına alıyoruz. Avukat tutma hakkın var.”

Bu arada telefonum çalıyordu. Arayan site yöneticisiydi. “Memur bey, mal sahibinin kim olduğunu öğrendim,” dedi.

“Kimmiş?”

“Ev Aylin Akbaş üzerine kayıtlı.”

Şaşırmıştım. İsim çağrışım yapmıştı ama birden çıkaramamıştım. Ömer Akbaş’ın kızı Aylin Akbaş’tan söz ediyordu herhalde. “Emin misiniz?” diye sordum. Şaşkınlığım devam ediyordu. “Evet eminim, tapu onun üzerine kayıtlı görünüyor,” dedi yönetici. Birden bir şimşek çaktı. Sanki bütün taşlar yerine oturuyor gibiydi. Kenan’ın biraz önce attığı mesajdaki bilgi olayı aydınlatmıştı sanki.

Ama önce emin olmalıydım. Sedat’a dönerek, “Sedat sana bir şey soracağım,” dedim. Sedat başını salladı, “Dinliyorum,” dedi.

“Senin evinde bir günlük buldum. Senin mi o günlük?”

“Evet benim. Günlüğün sonunda bir şey yazmışsın. Sanki birisini görmüş gibisin ve yazı orada bitiyor. Sonra devamı gelmemiş. Cebimden defteri çıkarıp yazıyı okudum. ‘Birden bir ses duydum. Sese döndüğümde gördüğüm manzara karşısında şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Ağzımdan…’ diye yazmışsın. Ne gördün Sedat, merak ettim?”

Sedat şaşırmıştı. Ne diyeceğini bilemiyordu. “Ne gördün?” diye tekrar sordum.

“Hiçbir şey, öylesine yazmışım…”

“Ben söyleyeyim o zaman.”

“Ne görmüşüm?”

“Kardeşin Yasemin’i mi gördün?”

Sedat birden başını kaldırıp gözlerini gözüme dikti. Seza da dikkat kesilmiş, şaşkınlık ve ilgiyle dinliyordu.

“Kardeşin hayattı mı Sedat?”

“Hayır, o öldü.”

“Emin misin?”

“Eminim tabii ki…”

“Aylin Akbaş, senin kardeşin Yasemin mi Sedat?”

“Bu da nereden çıktı?”

“Bu ev ona aitmiş. Üstelik Ömer Akbaş’ın evinde yaptığımız aramada bir broşür bulduk. Kardeşin görme bozukluğu olan biriydi. O bulduğumuz broşür görme bozukluğu olan hastalıkla ilgili bir broşürdü. Üstelik kardeşinin cesedi de bulunamadı biliyorsun. Sakın Ömer Akbaş, görme özürlü kardeşini gizlice evlatlık olarak yanına almış, sonra onu da babası tarafından öldürülmüş bir kız çocuğu olarak göstermiş olmasın.”

“Hayır, bunlar deli saçması şeyler. Tamam her şeyi itiraf ediyorum artık size. Bütün cinayetleri ben işledim. Katil benim. Baştan beri haklıydınız.”

“Emin misin? Birden ağız değiştirdin, birisini koruyor olmayasın Sedat?”

“Kimseyi korumuyorum.”

“Kardeşin Yasemin’i koruyor olmayasın?”

***

Babamın, annemin, kardeşimin ölümünden bu yana yirmi dört yıl geçti. Şu anda  geçmişten tüm anımsadıklarımı bu günlüğe yazıyorum. Artık Bitez’de kendime ait mütevazı bir mandalina bahçem de var. Birikimlerimi, küçük amcamın, büyük amcamın karısının yani sevgili yengemin de verdiği maddi desteklerle kendi bahçeme nihayet kavuşabilmiştim. Bizim Bodrum’daki çocukluğumuzun bahçesinin ancak beşte biri kadar bir yerdi. Ama hiç olmazsa benimdi. Birkaç gün önce 40 yaşına basmıştım, evlenmedim, tek başıma yaşıyorum. Bahçemin ortasına tıpkı eskiden olduğu gibi yaptırdığım küçük iki katlı evimde yaşamımı sürdürüyorum. Mandalinalar yetiştiriyor ve onları pazarda kendim satıyorum, bazen  toptancılara da veriyorum. Ayrıca mandalinalardan ürettiğim reçel, marmelat, tatlı, lokum, likör gibi ürünleri de marketlere veriyor, pazarda da satışa çıkarıyorum. Tüm bunlar zamanımı alıyor ama ziraat mühendisi olarak ihtiyaç sahiplerine, bahçelere bakıma giderek ilave kazanç da sağlıyorum. Özetle hayatımdan memnunum. İleride babamın kadar olmasa bile en azından onun yarısı kadar daha büyük bir bahçeye sahip olabilmeyi hedefliyorum. Şimdilerde Bodrum mandalinasının yanında, çekirdeksiz mandalina da yetiştirmeye başladım.

Bugün bahçede depolama yeriyle ilgileniyordum. Turunçgiller su oranları yüksek ürünler oldukları için uzun süreli depolamaya yatkın değiller. Bu nedenle de ekonomik anlamda stok yapılamıyor. Mandalinalar turunçgiller içinde en fazla ihracatı yapılan ürün. Depolama, mandalinalar için çok önemli. Depolamanın çok önemli avantajları bulunmakta. Bunlar; ağaç üzerindeki kaliteyi, meyve tüketilinceye kadar korumak, pazara düzenli olarak meyve arz edilerek fiyat istikrarı sağlamak, özellikle ihracat için toplu ve düzenli meyve temin etmek. Bu avantajlardan yararlanabilmek için, meyveler mutlaka, soğuk depolara konularak korunmalı. Mandalinalar adi depolarda bekletilmez. Makine ile soğutulan modern depolara konmadan önce ambalajlanması şarttır. Hastalıklara karşı da mutlaka ilaçlanmalıdır.

Bütün bunları babamdan büyükbabamdan etraflıca öğrenmiştim. Her şeyi ezbere biliyordum. Ben atadan kalma eski yöntemleri yeni yöntemlerle harmanlayarak ürünlerimin kalitesini arttırıyordum. Tıpkı babamın bahçesinde yetişen mandalinalar gibi benim yetiştirdiğim mandalinalar da diri, sulu, nefis kokulu, tatlı oluyorlardı. Herkes tarafından kapışılıyordu. Babam görse benimle müthiş gurur duyardı. Depolama işiyle uğraşırken bahçeye ta babamın zamanında kalma, ama bahçe satılınca bir daha pek görüşemediğimiz emektar Arif Efendi çıkageldi. Elinde bastonu vardı. Avurtları çökmüş, sakalı saçı bembeyaz olmuştu. Oldukça yaşlanmıştı.

“Beni tanıdın mı oğlum?” diye sordu. Hemen tanımıştım tabii, “Tanımaz olur muyum Arif Efendi, aşkolsun, nasılsın?” dedim ben de.  Peltek peltek konuşması hiç değişmemişti. “Eh işte, gördüğün gibi bir ayağım çukurda artık,” diye hayıflandı. “Yaşın kaç oldu?” dedim. Eliyle havayı tokatlayarak, “Oğlum ne sen sor ne ben söyleyeyim. Yaşımı ben bile bilmiyorum artık,” dedi. Gülüştük. Doğru söylüyordu, yaşını bilmediğinden emindim. Ama epey bir yaşı olduğunu tahmin ediyordum. Sonra koyu bir sohbete daldık. Babamın bahçesinde çalıştığı günlerden mutlulukla söz

etti. Oğlunu yedi yıl önce trafik kazasında, kızını da damadı ve torunuyla birlikte İzmir’de meydana gelen depremde kaybettiğini anlattı iki gözü iki çeşme. Çok üzülmüştüm. Oğlunun karısına, yani gelini ile küçük torununa baktığını söyledi. Kendi karısını da oğlunun ölümünden önce hastalıktan kaybetmişti. Babamın bahçeyi sattığı kişinin yanında çalışmış uzunca süre. Sonra bahçe siteye dönüşünce adam onu bırakmamış, yanında çalıştırmaya devam etmiş. Gözlerini gözlerime dikiyor, ben bakınca da kaçırarak sanki bir şey söyleyecekmiş ama söyleyemiyormuş gibi tereddüt eder bir hali vardı. Bir tür içindekini dışa vuramamanın verdiği rahatsızlık vücut dilinden anlaşılıyordu. Onu cesaretlendirmek için,  “Bir şey mi diyeceksin Arif Efendi?” dediğimde, “Yok oğlum, sana bakınca babanı görür gibi oldum bir an,” dedi. Gözlerinden bir iki damla yaş aktı. Elinin tersiyle gözlerini sildi.

Sonra babamı, annemi anlattı.

Onlardan sitayişle bahsetti. Duygulanmıştım ben de. “Ne güzel günlerdi, ne mandalinalar yetiştirirdi babacığın,” dedi. “Sen de çok iyi bilirdin bu işi Arif Efendi,” dedim. Gerçekten Arif Efendi de mandalina yetiştiriciliğinden iyi anlayan biriydi. Babam ile harikalar yaratıyorlardı. “Artık ben gideyim,” dedi ve sonra bastonuna dayanıp doğruldu ve kapıya yöneldi. Birden kapıdan çıkarken durdu ve bana dönüp, “Babanın ölümüyle ilgili senin bilmediğin şeyler var oğlum…” dedi ve gözlerini etrafta gezdirdi. Sanki bir şeylerden çekinir gibi bir hali vardı. “Nasıl yani Arif Efendi?” diye sordum. “Neyse bir gün konuşuruz,” deyince artık dayanamadım, “Hayır, şimdi konuşalım, neler var bilmediğim?” dedim. “Bilmiyorum emme, babanı intihara sürükleyen o bahçeyi satın alan Ömer Akbaş’tır,” dedi.  “Nasıl sürükledi Arif Efendi, dilinin altında gevelemesene…” dedim sinirle. Başımdan aşağıya kaynar sular dökülmüş gibiydi sanki. Yüzümden ateş fışkırdığını hissediyordum. Arif Efendi gözlerini yine etrafta heyecan ve çekingenlikle karışık gezdirdi. Sanki birisini görmüştü. Birden sustu. “Sonra konuşuruz hadi bana eyvallah, şimdi sen benim söylediklerimi unut. Çok üzülmüştü baban, ondan geri almak istemişti, alamayınca yıkıldı, işte o yüzden intihar etti,” diyerek sanki lafı değiştirdi. “Ben hastayım artık oğlum, hafızam eskisi gibi iyi çalışmıyor. Hadi kal sağlıcakla,” dedi ve hızlı hızlı yürüyerek gözden kayboldu.

İçime bir kurt düşmüştü. “Babanın ölümüyle ilgili senin bilmediğin şeyler var oğlum,” lafına fena halde takılmıştım. Ne olmuş olabilirdi? Arif Efendi ağzında ne geveliyordu? Bunu mutlaka öğrenmeliydim. Ertesi gün ilk işim Arif Efendi’nin evinin yerini öğrenmek olacaktı. Evine gidip babama ne olduğunu soracak, ağzındaki baklayı çıkarmasını sağlayacaktım.

Neler oluyordu böyle?

***

Biz konuşmayı yaparken destek ekipleri gelmiş, Sedat’ı kelepçeleyip merkeze götürmek için araca bindirmişlerdi. Olay Yeri İnceleme ekipleri de bulduğumuz delilleri torbalara titiz bir şekilde yerleştiriyorlardı. Sedat, Arif Efendi’nin yazdığı mektubun da yerini göstermişti. Bu da delil olarak incelemeye alınacaktı. Bu arada ekipler, evde başka delil ve ipucu aramak için çalışmalara başlamışlardı. Biz de merkeze giderken Seza merak ettiği soruyu sordu.

“Sence ikisi birlikte mi öldürdü?”

“Evet Seza, benim tahminim o yönde. Öldü sanılan ama aslında Ömer Akbaş’ın evlat edinip büyüttüğü Aylin yani gerçek adıyla Yasemin ile ağabeyi Sedat’ın, birlikte planlayıp bu cinayetleri işlediklerini tahmin ediyorum. Sedat itiraf etti ama kardeşi de işin içinde. Sedat onu koruyor.”

ARKASI YARIN...

bu haberleri kaçırma

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler