Geri Dön
Kültür SanatBahçelerin içinde büyük servetler yatıyor

Bahçelerin içinde büyük servetler yatıyor

Bahçelerin içinde büyük servetler yatıyor

"Hayır ama öğrendiğim iyi oldu. Teşekkür ederim ben de size bu bilgi için.”

“Rica ederim. Ama inanıyorum ki bir gün o eserler buraya, gerçek yerine gelecek David.”

David bu sözlerime yanıt vermek yerine pis pis sırıtmakla yetinince, elimin tersiyle suratına vurmamak için kendimi zor tuttum. Ancak David’e kızmak çok anlamsız ve yersizdi. Adam bana bilgi vermiş, sadece geçmişte olan biteni anlatmıştı. Benim bu saçma çıkışımın ve anlamsız ulusalcı tavrımın hiç gereği yoktu. Güzel bir gündü ve nefis bir yemekle gün devam ediyordu. Zaten biz bu tarihi değerlerin hiçbir zaman kıymetini bilemedik ki… Tarih bunun örnekleriyle doluydu. Hatta uzak tarihe gitmek de gereksizdi. Aynı ilgisizlik ve tarihe değer vermeyişimiz, günümüzde de aynen devam ediyordu. Şimdi kızmanın hiçbir anlamı yoktu. David de bunu çok iyi biliyordu. Benim söylediklerime içinden kıs kıs güldüğüne de emindim. Zaten anında konuyu değiştirdi.

“Sizin işler nasıl gidiyor Hayri, katilleri yakalayabildiniz mi?”

Barbaros da söze girerek, “Ha sahi, bir kişi daha mı öldürülmüş?”

“Evet, üç cinayet var şu ana kadar.”

“Ne oldu böyle Bodrum’da? Üç cinayet birden…” diye araya girdi David şaşkınlıkla.

“Evet, pek rastlanır bir olay değil.”

“Hepsi de varlıklı kişilermiş, müteahhit falan ha?”

“Evet Barbaros.”

“Peki üç cinayet arasında bir bağlantı var mı?”

Barbaros olayın üstüne gidiyordu. “Şimdi soruşturma sürerken çok fazla konuşmak istemiyorum bu konuda…”

“Neden?” dedi David. Bu David benim gerçekten sinirimi bozuyordu; ama adamın tarzı böyleydi herhalde, sinirlerime hakim olmalıydım.

“Müteahhitler mandalina bahçelerini alıp sitelere dönüştürmüşler, ortak noktaları bu işte…”

“Yani üçü de müteahhit miymiş?”

“Öyle.”

“Bak sen şu işe!”

Birden yan taraftaki barda yaklaşık on kişilik bir grup yüksek sesle şarkılar söylemeye, bağırıp çağırmaya başladı. Oldukça sinir bozucu, etrafı rahatsız edici çirkin sesler çıkarıyorlardı. Arasıra da küfür ediyorlardı. Kimseye aldırdıkları yoktu. Dünyayı kendi çevrelerinde dönüyor sanıyorlardı. Bizim insanımızın özelliğiydi bu, tek başlarına süt dökmüş kuzu olurlar; ama iki, üç hele daha da fazlalarsa kendilerini dünyanın hakimi gibi görmeye başlarlardı. Hele bir de bir iki bardak alkol almışlarsa, işte o zaman da dokunulmazlıklarını ilan ederler; dünyaya kafa tutarlardı. Bunlar da işte tam böyle, biraz cepleri para görmüş, Bodrum’a gelmiş, burayı akıllarınca fethetmiş, kendilerini dünyanın hakimi sanan bir grup serseriydi. Sinirle baktığımı görünce Barbaros bana baktı. “Boşver Hayri! Sakın üzerlerine gitme, kafayı bulmuşlar anlaşılan.

Tabii ki boş veremezdim. Boş verilmemeliydi. Kimsenin kimseyi böylesine rahatsız etmeye hakkı yoktu. Züppelikti.

Demet Hanım’ın anlattıkları geldi aklıma. Sözde aydınlar Bodrum’a gelip mahvettiler; şimdi ah vah diyerek ağlaşıyorlar demişti. Aslında haklı tarafı vardı bu eleştirinin. Che şapkamı takınca dünyayı ben de başka bir gözle görüyordum. Bodrum bir zamanlar aydın geçinen züppelerin yeriyken, şimdilerde lümpen, sonradan görme, kara para aklayanların, haksız kazanç sağlayanların yeri haline gelmişti. Züppelik hiç eksik olmuyordu yarımadada.

Tabii Demet Hanım haksız sayılmazdı ama hepsini de bunun içine katmak doğru olmazdı. Bunların arasında gerçekten memleketini, Bodrum’u düşünen aydınlar da yok değildi. Vur deyince öldürmemek gerekirdi. Ama eğlenen, partiler düzenleyip, içki içip, sarhoş olup memleketi kurtarma naraları atanlar gitmiş, yerlerine sonradan kazandıkları paraları fütursuzca harcayan serseri takımı dadanmıştı Bodrum’a… Bodrum bu yeni züppelerin mekanıydı artık.

Sesler kesilmeyip, herkese kafa tutmaya başlayınca telefonla ekibe haber verdim.  On dakika içinde ekip arabası gelip bunları apar topar alınca, ortam birden sakinleşmişti.

David polislere haber verdiğimi anlamamıştı. Barbaros anlamıştı; “Buna ne gerek vardı?” gibilerinden kafa sallıyordu. Ben de “iyi oldu iyi” gibilerinden başımı salladım ve sohbetimize kaldığımız yerden devam etmeye başladık.

“Bu mandalina bahçeleri yüzünden neden cinayetler işlensin? Anlamadım doğrusu…” dedi David. Konuyu uzatmak niyetinde değildim. “Bu konuda fazla konuşmayalım isterseniz.”

David ısrarcıydı. “Bizden mi çekiniyorsunuz? Yani gidip sizin stratejinizi mi anlatacağız? Katil mi kaçacak, onu mu anlamak gerekiyor bu suskunluğunuzdan?”

“Doğru anlamışsınız David, genelde meslek dışındaki hatta soruşturma dışındakilere pek anlatılmaz bu konular prensip gereği. Deneyimler, boşboğazlıkların soruşturmalara büyük zararlar verdiğini göstermiş, o nedenle de anlatılması sakıncalı kabul ediliyor. Bu kurala ben de uyarım. Bu İngiltere’de de farklı değildir. Doğrusu da budur; şimdi anlatabildim mi?”

“Evet, gayet iyi anladım Hayri, size kolay gelsin o zaman.”

Konuyu değiştirme sırası bendeydi. “Sizin kazı işleri nasıl gidiyor?”

Barbaros, “Fena değil, ağır aksak ilerliyor. Bu bölgede gerçekten nereyi kazsan tarih fışkırıyor,” dedi. “Hatta mandalina bahçelerinden bile…” diye araya girdi David.

“Nasıl yani?”

“İşte şimdi kazılan yer de mandalina bahçesiymiş. Belki evlerin altında, bahçelerin içinde büyük servetler yatıyor olabilir,” diye açıkladı David.

“Bakın bu hiç aklıma gelmemişti.”

“O zaman size bir faydamız dokunmuş oldu; değil mi Hayri?”

“Evet kesinlikle,” dedim. Sonra kadehlerimizi güzel ve aydınlık günlere kaldırdık. Saat geç olmuştu; on bire geliyordu. Yavaş yavaş kalkmalıydım. Sabah erkenden işte olmalıydım. Pazartesi önemli bir gündü bizim için, izin istedim. Barbaros itiraz etti.

ARKASI YARIN...