Geri Dön
Kültür SanatHayalet katil neredesin?

Hayalet katil neredesin?

Hayalet katil neredesin?

Ortakent gerçekten yarımadanın orta yerindeydi. Yarımadanın güneyinde Bitez ile Yahşi’nin arasındaydı. Buradan nereye giderseniz gidin mesafe hemen hemen aynıydı. Güzel denizi vardı. Ama sahil resmen işgal altındaydı. Gerçi Bodrum’un hemen her sahili işgal altındaydı. Belediye ne kadar çabalarsa çabalasın bu işgali durdurmakta yetersiz kalıyordu. Oysa sahil şeridi halka tamamen açık olmalıydı. Evler, tesisler denize oldukça mesafeli olmalıydı. Bunu herkes biliyordu ama kimse radikal bir çözüm getiremiyordu ne yazık ki… Çözümsüzlüğün nedenini anlamak da çok zor değildi.

Boğma olayında katil maktule arkadan yaklaşıp iple boğmuştu. İp olması daha muhtemeldi. Çünkü boğma telinin suda bulunan birinde daha derin izler bırakması gerekirdi. Çünkü maktul boğma esnasında sudan çıkmamıştı. Katilin suya düşmemek için oldukça fazla güç harcaması gerektiğini düşündüm. Havuzun kenarına gelmişti ve maktul yüzünü sıvazlarken arkadan yaklaşan katil ipi boynuna geçirmiş, çok kuvvetli bir şekilde sıkarak Şevki Kartal’ı boğmuştu. Sonra da ağzını açıp yanında getirdiği yeşil mandalinayı içine sokmuştu. Boğduğu ip ya da tel her neyse bulunamamıştı. Olayda görgü tanığı yoktu. Şevki Bey kamera sistemini sadece kapı girişine koymuştu. Diğer duvarların çevresinde ve iç kısımda kamera bulunmuyordu. Evin sadece alarm sistemi mevcuttu. Dolayısıyla katil bu ortamda rahatlıkla sırra kadem basmıştı. Zaten kamera kaydına bakıldığında herhangi bir şeye de rastlanmamıştı.

Şimdi bütün mesele bu iki cinayet arasındaki bağlantıyı bulmaktı. Enerjimizi ve zamanımızı buna verecektik. Buna hiç kuşku yoktu.

***

“Hayalet katil neredesin?” diye mırıldandım içimden. Zühre’yi yanıma çağırdım. Rutin olarak yapılması gerekenleri sıraladım. Telefon, civarda varsa kamera kayıtları, görgü tanıkları, çevre araştırması falan filan… “Bir müteahhit listesi almalıyız. Yani büyük site yapan ve özellikle mandalina bahçelerini siteye dönüştüren müteahhitlerin ya da inşaat şirketlerinin listesi gerekiyor bize,” dedim.

Zühre’nin gözleri büyüdü. Şaşkınlıkla bana bakıyordu. İş kolay değildi ama gerekliydi. “Bunu nereden bulabilirim ki komiserim?”

Soruda yine sitem vardı. Bugün bu ikinciydi. Sabrım taşmak üzereydi. Ama yine de kendimi kontrol ettim. Yeri ve zamanı değildi. “Bilmiyorum, esnaf odası, ticaret odası, mimarlar odası, inşaat mühendisleri odası, müteahhitler birliği, bak araştır işte…”

Biraz sinirli söylemiştim. Zühre’nin gözleri dolar gibi oldu sanki, ya da bana öyle geldi. “Belediyeye, özellikle imara bakın. Onlar daha iyi bilebilir. İyi ve sıkı bir araştırma yapmalıyız.”

Ceset incelenmesi tamamlanmış, Savcı ile Adli Tabip olay yerinden ayrılmışlardı. Olay Yeri İnceleme ekipleri de ayrılmak için son hazırlıklarını yapıyordu. Evin üst katından deniz çarşaf gibi ayaklar altındaydı.

Tek başına ne yapıyordun bu koca evde Şevki Bey? Narenciye bahçesindeki bu iki katlı muhteşem villada ölmek için daha erkendi be Şevki Bey… Öyle değil mi?

Kendi kendime konuşuyordum. Bir günde iki ceset, iki cinayet. Doğrusu hepimiz için yorucu bir gün olmuştu. Tek dileğim bir başka cinayet olmamasıydı. Sabah raporumu hazırlayıp soruşturmaya başlamayı planlamıştım. Aracıma doğru giderken yine Bodrum mandalinalarının nefis kokusunu alıyordum.

Muğla’ya dönmek üzere arabama bindim. Emniyete yakın bir site içinde geniş bir dairede kiracı olarak oturuyordum. Kendime buzlu bir bardak viski koyup kanepeye rahat bir şekilde yerleşmeye ve günün değerlendirmesini yapmaya hazırdım. Belki yatmadan önce güzel bir film bulursam kafamı dağıtırım, belki de Netflix’te yarıda bıraktığım heyecanlı bir diziye takılırım diye düşünürken telefonum çalmaya başladı. Arayan sabah buluştuğum arkeolog arkadaşım Barbaros Ertem’di. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Muğla Müzesi’ne yeni tayin olmuştu. Bu bölgedeki kazı çalışmalarına katılıyor ve yeni bulunan tarihi eserlerin incelemesini yapıyordu. Bölge Karya bölgesiydi. Bodrum’da olmasının sebebi de buydu. Nasıl ben cinayet nedeniyle Bodrum’a gelmişsem, o da yeni bulunan bir kazı için burada görevlendirilmişti.

***

Barbaros’la bu sabah kahvaltıda görüşmüştük üstelik. Barbaros o kadar dertliydi ki, anlattıklarıyla yediklerim resmen boğazıma dizilmişti. Bir buçuk yaşındaki minik kızı Özge SMA hastasıydı. Spinal Musküler Atrofi olarak adlandırılan SMA, kas kaybı ve zayıflığa sebep olan ve çok sık rastlanmayan bir hastalıktı. Tedavisi, ilacı çok pahalı olan, bir servete mal olan bir hastalıktı. Hatta bazen elinizdeki servet bile bu hastalığın ilacını karşılamaya yetmeyebilirdi. Aslında dertleşmek, biraz olsun moral bulabilmek amacıyla bana kahvaltıda içini dökmüştü. Tabii çok üzücü bir durumdu. Elimden geldiğince ona destek olmaya, mutlaka bir çözümün bulunabileceğini söylemeye gayret ederek, onu teselli etmeye çalışmıştım.

“Ne yapıyorsun?”

“Senden ayrıldıktan sonra iki cinayet…”

“Ne diyorsun?”

“Hiç sorma, bütün gün canımız çıktı.”

“O zaman gel, bir şeyler yiyip içelim. Hem yanımda bir arkeolog arkadaşım daha var.”

“Kim?”

“Dr. David Snyder. Karya uzmanı. Hani hep merak ederdin ya bu bölgedeki antik dönemleri, gel de sana anlatsın biraz, iyi gelir, kafan dağılır.”

“Tanıyor muyum?”

“Hayır sanmam. David de bir arkeolog, yani meslektaş.”

“Pekala, neredesiniz?”

“Marina Yacht Club!”

ARKASI YARIN...

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler