Geri Dön

"İnsan anahtarı unuttuğunu söylemekten neden korkar?"

Irmak Zileli geçtiğimiz günlerde yeni romanı Son Bakış'ı yayımlandı. Everest Yayınları'ndan çıkan yeni romanında göçmenlik hallerine değinen Irmak Zileli, İhsan Dindar'ın sorularını yanıtladı.

"İnsan anahtarı unuttuğunu söylemekten neden korkar?"

İhsan Dindar - milliyet.com.tr

 

Bir yıla iki roman sığdırdınız. Öncelikle bu üretkenliğinizle başlamak istiyorum söyleşimize. Bu içinizde birikmişliklerle alakalı bir şey mi?

Bozuk Saat ile Son Bakış yapıları itibarıyla farklılar. Bozuk Saat daha parçalı bir metinken ve çok sayıda hikayeyi içinde barındırırken, bu anlamda da yatay bir yapıya sahipken, Son Bakış tek bir karakterin yaşamı, hikayesi, geçmişi, kökleri, ruhsallığı üzerinden kurulan bir metin. Yani bir karakterde derinleşen daha dikey bir anlatı. Dolayısıyla yazım süreçlerindeki çalışma biçimleri farklı. İkisi de yazarından aynı tarzda düşünme, tasarlama süreci ve konsantrasyon isteseydi bu kadar yakın zamanda üretilemezlerdi. “İçimdeki birikmişlikler” diyerek yazar kimliğimi mistifiye etmektense gerçekçi bir yanıt vermiş oldum böylece. Herkesin iç dünyasında birikmiş hikayeler var, yazmak, bunları bir edebiyat eserine dönüştürmek için bu yetmez, çalışmak, odaklanmak, okumak ve iç dünyanın sunduğu malzemeyle da yetinmemek gerekiyor.


Everest'ten geçtiğimiz günlerde çıkan romanınız Son Bakış'a gelelim. Kuşaklar boyunca süren yargıları, belirlenen değerleri ve bunların bir kadın üzerindeki etkilerini okuyoruz. Romana dair size ilham olan bir olayla birebir karşılaştınız mı?
Çalıştığı evin anahtarlarını unuttuğu için eve çatıdan girmeye çalışan ve düşüp ölen bir göçmen kadının hikayesiyle karşılaştım evet. Bu olay beni etkiledi. Bu kişiyle ilgili hiçbir bilgim yoktu, hala da yok. Yani onu araştırmadım, nereli olduğunu, adını bile bilmiyorum. Fakat “anahtarı unuttum” diyememesi, etraftan yardım isteyememesi, çilingir çağırmak yerine çatıya çıkıp eve girmeye çalışması üzerine günlerce düşündüm. Kadın korkudan ölmüştü. Peki bir insan anahtarı unuttuğunu söylemekten neden korkar? Bu soru bir türlü sönmedi içimde. Ben de onu söndürmeye çalışmak yerine sorunun peşine takıldım ve Son Bakış romanı çıktı ortaya.

İnsan anahtarı unuttuğunu söylemekten neden korkar


Tina, yaşantısının da etkisiyle sürekli olarak "kahretsin" tepkisiyle karşımızda. Bu karamsarlığı nasıl tanımlarsınız?
Tina’nın ölüme gidişi size “ah” dedirtmedi mi? Ah be Tina ne diye bir çilingir çağırmadın, ah be Tina neden çıktın o çatıya... Ah’lar ve keşke’lerle dolu bir hikâye bu. Bazı felaketler gözümüzün önünde gerçekleşir ve engel olamayız hani, öyle bir an vardır, ah deriz, aman deriz ya da bir çığlık atarız, görmek istemeyip yüzümüzü kapatırız. Tina’nın son dakikaları böyle bir ânın ardından geliyor, ah boru koptu ve Tina’nın son yolculuğu başladı! Ama oraya gelene kadar da türlü kazalar, pişmanlıklar var. Sevdiğinden sınırda ayrılışını da son anda düşüverdiği bir boşluğa, bir boşluk ânına bağlıyor mesela Tina. Son Bakış hayatlarımızın bazı talihsiz kararlara nasıl da bağlı olduğunun romanı bu yönüyle. Ama o talihsiz kararın sorumluluğu bir tek kişiye yüklenebilir mi? Tina neden korktu da diyemedi anahtarı unuttum? Neden sınırdan geçerken güvensizlik hissetti de dönüp arkasına baktı? Hatta neden kaçak yollarla geçmek zorunda kaldı bir ülkeden diğerine? Üstelik yalnız Tina değil, babası, annesi, ninesi, büyük büyük annesi... Hepsi birtakım talihsiz kararlar almak zorunda kalmışlar ya da başkalarının kararlarının sonuçlarını yaşayarak acı çekmişler. Peki onları bu kararların ardındaki toplumsal dert ne? Hangi politik gerçeklik yol açıyor tüm bunlara? İdeolojisi değişse de iktidarlar insana ne yapıyor? Son Bakış’ta bunu sorgulamak istedim.


Romanı okuyan pek çok insan kendisinden bir şeyleri orada bulabiliyor. Siz bu romanı birilerine ithaf ediyor musunuz?
Bir roman onda kendisinden bir şeyler bulan herkesindir. Yazarın işi romanı tamamladığında biter, o yüzden kitaplarımı birilerine ithaf etmemeyi tercih ederim. Romanda dikkat çeken noktalardan biri de bir yaşam mücadelesi. Tüm zorluklara ve olumsuzluklara rağmen ayakta kalabilmek sizce nasıl mümkün olabilir? Hayatı zorlaştıran pek çok şey olduğu gibi, bize iyi gelen, şifa veren şeyler de var. İnsanın tutkuyla bağlı olduğu bir şey olmalı. Yazmak, resim yapmak, müzik, bilim, tahta oymak, dans etmek, spor... O her ne ise, yaşama sevincinin ve gücünün kaynağıdır. Bir şeyi tutkuyla yapıyorsanız, bütün diğer şeyler beraberinde gelir; çalışmak, öğrenmek, vazgeçmemek, ısrar ve inat... Buradaki tutkuyu iktidar ya da başarı hırsıyla aman karıştırmayalım. Onlar sevme kapasitesine sahip olmayanların tutkusudur. Ayakta kalabilmenin sırrı başkalarını ezerek bir tutkunun peşinden gitmek değildir, aksine bu tüketen bir şey olmalı insanı.

İnsan anahtarı unuttuğunu söylemekten neden korkar


Türkiye son yıllarda büyük bir göç dalgasıyla karşı karşıya. Dünyada en çok göçmene ev sahipliği yapan ülkelerden biriyiz. Bu noktada toplumun bu konuya ve soruna yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Göç ve göçle gelen sorunlar (bazen de aslında güzellikler) hep vardı ve olacak. Elbette ki bu sadece Türkiye’nin karşı karşıya olduğu bir durum değil. Bütün dünyada insanlar sürekli hareket ediyor, yer değiştiriyor, bunun da pek çok sebebi var. Savaşlar, kıtlıklar, doğal afetler... saymakla bitmez. Toplumun bu konuya yaklaşımı da ekonomik koşullardan, politik atmosferden, tarih boyunca ekilmiş düşmanlık tohumlarından, insan ruhunun karanlık taraflarından, iktidar kurma arzusundan, nefret söylemiyle beslenen ırkçılıktan, sevgisizlikten, empati yoksunluğundan nasibini alarak şekilleniyor. Meseleyi sadece bugünün güncel problemi olarak ele alıp oraya sıkıştırdığımızda çözüm üretmenin mümkün olamayacağını düşünüyorum. Gündelik siyaset kendi işini yapacak elbette, politikacılar konuşacak, toplumu ve öteki siyasetçileri eleştirecek. Bilimin, sanatın ve edebiyatın yapması gereken ise meselenin köklerine inmek, insana ve toplumlara dair daha temel sorular ve sorunlar üzerinden konuyu tartışmak, insanlara kendilerine bakmaları için ayna tutmak, içlerindeki nefret, haset ve iktidar arzusuyla yüzleşmeye çağırmak olabilir. Son Bakış bu yönde bir çabanın parçası olma umuduyla yazıldı biraz da. Biraz da diyorum çünkü roman kahramanı Tina bir göçmen olmakla birlikte son tahlilde Son Bakış bir göçmenin hikayesini anlatırken, insana dair bazı sorular soruyor, göçmenlik halinin içindeki insan bunun için bir vesileye dönüşüyor. Nihayetinde hepimiz bu dünyaya fırlatılmış göçmenler sayılabiliriz değil mi? Ve bu fırlatılmışlıktan gelen sancıyı fark eder ve hatırlarsak, göçmenler ötekileştirmek bugünkü kadar kolay olmayabilir.


Romanda sinematografik bir hava var. Günün birinde beyazperdeye aktarılmasına nasıl bakarsınız?
Roman artık onu okuyanların. Ondan esinlenerek farklı sanatsal alanlarda ürünlere vesile olursa elbette mutlu olurum. Edebiyat ile sinema farklı yapı ve tekniklere sahip iki tür. Son Bakış sinemaya uyarlanacak olursa konuyu işinin ehline bırakır, kenardan izlerim, bir katkı istenirse de elimden gelen bir şey olursa elbette yaparım.

8 Ağustos 2020 Magazin Haberleri Bülteni8 Ağustos 2020 Magazin Haberleri Bülteni

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber