Geri Dön
Kültür SanatKendi kanının içinde bu dünyayı çoktan terk etmişti

Kendi kanının içinde bu dünyayı çoktan terk etmişti

Para kazanmak, spor yapmak ve yelkenliyle denize açılmak onun en büyük tutkularındandı. Her sabah spor yapar, haftanın iki veya üç günü de hava şartları uygunsa yelkenlisiyle denize açılmayı severdi. Gençliğinde antik Yunan felsefesine olan merakı yüzünden sitenin çeşitli yerlerine ünlü Yunan düşünürlerinin büstlerini serpiştirmişti. Villaları da yaparken Yunan mimarisinden etkilenmişti. Sitenin girişinde sütunlu yapılar, mermerler, ev girişlerinde aşınmış siyah çakıl taşları kullanılmış, desenler ise beyaz çakıl taşlarından oluşturulmuştu. Ev önlerindeki teraslar Yunan mimarisinin en belirgin özelliklerini almıştı.

Kendi kanının içinde bu dünyayı çoktan terk etmişti

 

Ayrıca sitede küçük bir de amfitiyatro bulunuyordu. Site ile ilgili toplantılar burada yapılırdı. Hatta bu küçük amfitiyatro eğlence amacıyla da kullanılabiliyordu. Kısaca müteahhit sitelerini Yunan sitelerinin minik bir kopyası gibi inşa etmeyi seviyordu anlaşılan.

Çok istemesine rağmen ne felsefe, ne sanat tarihi okuyabilmişti. Mimarlık okumuş ama onu da tamamlayamamıştı. Sonra tüm bunları birada yapabileceği müteahhitlik mesleğine soyunmuştu. Ama onun bu sanat tarihi, mimarlık ve felsefe gibi merakları hep yüzeysel kalmış, birçok kimse tarafından özenti olarak değerlendirilmişti. Bu siteyi kendisi de oturduğu için tüm bu yüzeysel bilgilerinin sergileyeceği bir yer olarak görmüş ve kendince özene bezene yaptırmıştı.

Ama şimdi 62 yaşındaki müteahhit işadamı, özenerek yarattığı bu sitede kendi kanının içinde bu dünyayı çoktan terk etmiş görünüyordu.

Anlatılanları sindirmeye çalışıyordum. Zühre bu kadar kısa zamanda bu kadar derin bilgileri nasıl elde etmişti, doğrusu şaşırmıştım. Bu kız da iş var diye düşünürken, yeniden Zühre’nin sesiyle kendime geldim.

“Komiserim kimse ne bir şey ne duymuş, ne de görmüş.”

“Kimlerle görüştün?”

***

Sitede sekiz villa var ama şu anda altısı dolu. Birisinde zaten maktul oturuyormuş ve yalnız yaşıyormuş. Karısından iki yıl önce ayrılmış. Karısı İstanbul’da oturuyor. İki yetişkin çocuğu varmış. İkisi de Amerika’da yaşıyorlarmış kendi aileleriyle. Diğer beş villada ikişer kişi oturuyor ve hepsi karı koca. Diğer iki sitenin sakinleri ise bir ay kadar önce kışlıklarına gitmişler.”

“Bir şey diyorlar mı cinayet hakkında?”

“Çok şaşırdıklarını söylediler. Böyle bir şeyi hiç beklemiyorlarmış. Düşmanı olup olmadıklarını bilmediklerini söylediler. Ters tarafları da varmış ama genelde sakin, kendi halinde, sabahları spor yapan, geç saatlere kadar çalışan, sonra eve dönen, arada bir de teknesiyle denize açılan birisiymiş.”

“Peki birlikte olduğu birisi, bir kadın falan?”

“Kimse bir kadından, gidip gelen bir sevgiliden, arkadaştan söz etmedi. Zaman zaman birkaç denizci arkadaşıyla gelip yemek yiyorlarmış, oyun falan oynuyorlarmış.”

Bakışlarımı yeniden denize çevirdim. Zühre de bana uyarak denize bakmaya başladı. Bir süre ikimiz de sessiz kaldıktan sonra Zühre sordu.

“Ne yapalım komiserim?”

“Bahçıvanla görüşeceğim, sen de sitedekileri bir araştır bakalım, bir şeyler bulabilecek miyiz? Kimliklerini öğren ve bir araştırma yapalım, kimlermiş, neyin nesilermiş.”

Zühre tam ayrılıcakken onu elimle durdurarak, “Bir dakika Zühre, maktulün karısını ve çocuklarını da araştır, cinayet sırasında nerede olduklarını öğren.” dedim.

***

“Komiserim site sakinleri, benim gördüğüm kadarıyla üst düzey insanlara benziyor. Zengin görünümlü, kültürlü, kibarlar. Hepsi de orta yaşlı ve orta yaşın üzerindeler.”

“Anladım, sen yine de iyice araştır. Hatta yanına Cengiz’i de al, birlikte soruşturun. Tekrar evlere gidin ve bir yere ayrılmamalarını, ifadelerine başvuracağımızı söyleyin.”

Zühre onu deneyimsiz bir polis memuru yerine koyan bu isteğimden pek hoşnut kalmadığını belirten bir bakış fırlattı ve gözlerini devirerek, “Tamam komiseril,” dedi. Yüksek sesle oflamasına ramak kalmıştı.

İki sörfçüden birini göremiyordum. Dikkatli bakınca yelkenin ve sörfçünün suya düşmüş olduğunu, diğer arkadaşının da ona yardıma geldiğini gördüm. Sörf bir deniz dansıydı bana göre. Vücut yelken ve rüzgarla uyum içinde olmalıydı. Danstaki müziğin ritmini, rüzgarın ritmi alıyordu. Bu ritme ayak uyduramazsanız kendinizi suyun içinde buluyordunuz.

Bahçıvan Mustafa Mercan site girişindeki küçük odada beni bekliyordu. Bu oda güvenlik odası olarak inşa edilmişti. Ancak öldürülen Orhan Aksoy güvenliğe gerek duymamıştı. Site sakinleri de aynı zamanda sitenin yöneticisi olan Orhan’ın bu kararını desteklemişlerdi. Sitede güvenlik kamerası sadece dört numaralı villada vardı. O kamera da ne yazık ki sadece dört no’lu villanın girişini görüyordu. Bu kadar zengin insanın oturduğu bir sitede güvenliğin neden bu kadar cılız olduğuna anlam verememiştim. Bu zenginlerin işine de akıl sır ermiyordu.

Bahçıvan beni görünce ayağa kalktı. Oturmasını söyledim ve hemen konuya girdim.

“Anlat bakalım cesedi nasıl buldun?”

Bahçıvan anlatırken vücut dilini izliyordum. Konuşmasını da dikkatle dinliyordum. Bahçıvanın hareketlerinde şüphelenecek herhangi bir durum bulamamıştım. Heyecanlıydı ama kendinden de emindi.

“Peki kim öldürmüş olabilir Orhan Aksoy’u? Fikrin var mı?”

Bilemediği için neredeyse suçlu bir ifade oluştu yüzünde. Bu ifade beni güldürecekti. Kendimi tuttum. Saf ve temiz insanlara özgü bir suçluluk hali.

“Maalesef yok komiserim.”

“Orhan Bey’in geleni gideni yok muydu?”

“Bazen arkadaşları gelirdi ama çok gelmezlerdi. Arada sırada…”

“Peki mandalinayla bir ilgisi var mı? Ya da mandalina işi falan yapıyor muydu, biliyor musun?”

ARKASI YARIN...

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler