Geri Dön

Ve dünya dayanılmaz bir yer oldu

Masallar, mitler, söylencelerle örülü, Doğu sanatından izler taşıyan incelikli yapıtlarıyla tanınan Selma Gürbüz’ün “Dünya Diye Bir Yer” başlıklı sergisi İstanbul Modern’de açıldı. Gürbüz 35 yıllık üretimini kapsayan sergiyi Milliyet Sanat’ın kasım sayısında anlattı...

Ve dünya dayanılmaz bir yer oldu

İstanbul Modern, Selma Gürbüz’ün zamandan ve mekândan bağımsız; masallar, mitler, söylencelerle örülü, incelikle işlenmiş yapıtlarını izleyiciyle buluşturuyor. Küratörlüğünü Öykü Özsoy ve asistan küratörlüğünü Nilay Dursun’un üstlendiği “Dünya Diye Bir Yer” sergisi, sanatçının 35 yıllık sanat pratiğini ve kendine özgü imgeler âlemini görünür kılıyor. 5 Kasım’da açılan ve 31 Mart 2021’e dek sürecek sergide sanatçının dijital çalışmaları da dahil olmak üzere önceden sergilenmemiş yapıtları olacak. Kolektif hafızamızdaki rüyaları, korkuları, iç yolculukları, ölüm ve yaşam temalarını yapıtlarında izleyiciyle paylaşıp; onlarla yüzleşmemizi ve başa çıkmamızı isteyen Gürbüz’le sergisi hakkında konuştuk. 

Serginizin başlığı ‘Dünya Diye Bir Yer’; size göre dünya nasıl bir yer?


Dünya dayanılmaz bir yer oldu. Hep öyleydi ama ders çıkaramadık yapılan yanlışlıklardan. Sevgisiz, fırsatçı, bize ait olmayan doğayı kolaylıkla harcayabilen bu rant dünyası beni ürkütüyor. Bu çirkinliklerden mümkün olduğu kadar kaçıp doğayı izlemeye, o doğanın içinde hayale dalmaya, doğayla aramdaki bağı güçlendirmeye, hayvanları keşfetmeye, onların bir parçası olduğumu hissetmeye, gördüklerimi kucaklamaya, duygularımı sonuna kadar yaşamaya gayret ediyorum. O nedenle hep tanımadığım doğalara kaçarım, her seferinde başka bir deneyim yaşarım. Nefes almanın tadını çıkarırım. Hayatta olmanın mucizesini hissetmeye çalışırım. Evet başka bir dünya var. Dünya diye bir yer var. Onu damarlarıma kadar hissederim, düşünür resmederim, paylaşırım bir belge gibi, her yaptığım yeni bir deneyimdir. Yeter ki beni içine alsın. O en büyük hazdır.

‘Her sergi bir hesaplaşma’

Türkiye’de bir müze çatısı altındaki ilk kişisel serginizde 100’e yakın eseriniz izleyiciyle buluşacak. Nasıl hissediyorsunuz?


Çok müze sergisine katıldım. Büyüklüğü küçüklüğü fark etmez benim için. Evet Türkiye’de ilk kez bu kadar kapsamlı bir sergi açıyorum. Tam olarak bir retrospektif olmasa da gerek eser sayısının çokluğu gerekse farklı dönemlerimden çalışmaları bir araya getiriyor olmasıyla retrospektife en yakın sergim denebilir. İstanbul Modern’in ev sahipliği yapıyor olması ayrıca anlamlı. Benim için her sergi bir hesaplaşmadır, çok heyecanlanırım. Yaptıklarımı izleyiciyle paylaşmak, dünyamı korkusuzca önlerine sermek tarif edilemez duygular... Her sergi aynı zamanda yeni bir düşüncedir, yeni bir duygudur benim içim. O nedenle kendimi şanslı hissederim, çünkü kafamın içi hep doludur. Sonu gelmeyen bir doluluk... Hiçbir sergimin son nokta olmadığını bilirim bu yüzden. Her seferinde yeni bir arayışla, yeni bir yutkunmayla, yeni bir söz söyleme ihtiyacı hissederim.
‘Kültürlerarası sentez’

Bugünün çizgilerinde hayat bulan geçmişin, medeniyetlerin, kültürlerarası sentez arayışının kapsamlı bir sergisi olarak düşünmek mümkün bu sergiyi. Sizin için ne ifade ediyor?

Özellikle bir sentez arayışım yok; o sentez doğallıkla, deneyimler sonucunda resimlerime giriyor. Sanatta bütün gelenekler beni ilgilendiriyor. Geleneğin içindeki duyguyla ilgileniyorum. Bugüne dek Osmanlı sanatı, İran ve Hint minyatürü, Çin ve Japon sanatı doğuyu kavrayışımda belirleyici olmuşlardı. Bu sergiyle birlikte Afrika da sanatıma geniş bir şekilde girmiş oldu. Geçen sene görme fırsatı bulduğum Ngorongoro Krateri yeryüzünde bilinen ilk insan ayak izinin bulunduğu bölge, bir başka deyişle insanın ilk ortaya çıktığı coğrafya. Resimlerimdeki bütün insan figürlerinin köklendiği yer bir anlamda. Orayı görmek, hayvanlarına doğasına ve insanlarına yakından bakmak, bütün bunlara tanıklık etmiş olmak hayal gücümde sonsuz genişlikte ufuklar açtı diyebilirim. Bununla birlikte Masai yerlilerini ziyaret etmek, onlarla tanışmak, yaşam pratiklerine tanık olmak da üstümde sarsıcı etkiler bıraktı. Bir yanda modern hayat, ardı arkası kesilmeyen teknolojik gelişmeler, korkunç bir hız ve tempo; diğer yandan dünya üzerinde Masailer gibi modern hayatla arasında uçurum olan daha binlerce etnik halk ve kabilenin yaşıyor olduğu bilgisi... Bu sergide Afrika’nın da geçmiş çalışmalarıma eklemlenmesiyle, bahsetmiş olduğunuz kültürlerarası senteze bir halka daha eklenmiş oldu diyebiliriz.

‘35 yıllık üretime genel bir bakış’

Yaklaşık 35 yıllık sanatsal üretiminize bir bakış sunuyor bu sergi. Geriye dönüp baktığınızda nasıl duraklardan geçmişsiniz?

Hepsi değil tabii, bu 35 yılın içinde daha epey şey var. Dönüp baktığımda ilk fark ettiğim şey, bunca sene boyunca çok yoğun ve hiç ara vermeden çalışmış olduğum... Hep çalıştım, çalıştıkça da yeni bir şey anlatma ihtiyacı duydum. Geçmiş olduğum durakları dışarıdan bakan birinin tespit edip göstermesi aslında daha doğru olur. Diyebileceğim şu ki; başlangıçta gölgeler vardı. Gölgeleri çok kulandım. Önce iki boyutlu olarak kağıtlara, sonra üç boyutlu olarak heykellerini yaptım. Bu gölgelerden gölge oyunlarına geçtim. Japonya’da, Güney Kore’de, Fransa’da farklı dönemlerde farklı gölge oyunları hazırlayıp kendim de içine girerek sahnede oynadım. Sonra yavaş yavaş minyatürlere doğru ilerlediğimi gördüm. Yani detaycı olmaya başladım. Çünkü tekniğe çok hâkimdim. İnce detayları görmek istedim. Deneyim sahibi oldum. Kendi tekniğimi yıllar içinde geliştirdim. 35 yıl benim gibi hiç ara vermeden üretmiş bir sanatçı için gerçekten uzun bir zaman. Dolayısıyla daha pek çok duraktan, sıçramadan, temalardan, geçişlerden söz etmek mümkün. Sergi sizin de dediğiniz gibi 35 yıla genel bir bakış sunuyor. 35 yıl içinden bir seçki yapmak hiç kolay değildi. Son yaptıklarımla geçmiş arasındaki yakınlığı görmek istedik. Serginin küratörü Öykü Özsoy bu anlamda oldukça titiz bir çalışma yürüttü. Ortaya çıkardığı seçkiyle geçmiş ile günümüzü birbirine çok iyi bağladı. Bu sınırlı alanda amacımıza eriştiğimizi düşünüyorum.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber