Geri Dön
Kültür SanatYazılar Ömer Akbaş’a aitse bu D kim olabilirdi?

Yazılar Ömer Akbaş’a aitse bu D kim olabilirdi?

Katil her kimse bu acımasız adamın biletini kesmişti. Tabii yasalar ve uygar dünya, biletlerin bu şekilde katiller tarafından kesilmesine karşıydı.

Yazılar Ömer Akbaş’a aitse bu D kim olabilirdi?

Biz polisler de, biletleri yasa dışı yollardan kesenlere karşı oluşturulmuş güvenlik güçleriydik. Yani yasa koruyucularıydık bir bakıma… Peki yasalar kimi koruyordu? Paranla yasaların, polislerin, hemen herkesin satın alınabildiği bir dünyada yaşıyorduk ne yazık ki… O zaman Mandalinaları Yaşatalım Derneği Başkanı Münir Sarıcalı’nın dediği gibi, biz bu haksız düzenin bekçileri, koruyucuları mı oluyorduk?

***

Çekmeceleri karıştırmaya başladım. Sağ taraftaki ilk iki çekmecede kayda değer bir şey yoktu. Sadece ıvır zıvırla doluydu. Ama üçüncü çekmecede bir şey dikkatimi çekti. Büyükçe ve dolgunca bir sarı zarftı bu.

Zarfın içini yavaşça ve dikkatlice açtım. İçinden birtakım fotoğraflar ve kara kalem çizilmiş planlar ile birilerinin elinde birtakım heykeller olan birkaç adet fotoğraf kartı yer alıyordu. Değişik açılardan çekilmiş fotoğraflardan birinin arkasında kurşun kalemle “Bodrum Halikarnas Mozolesi’nin üstünde bulunan Araplar Sokak’taki site inşaatı kazısına başlanırken” yazısı vardı. Ama fotoğraflardaki görüntüler bir inşaat kazısından daha çok arkeolojik bir kazıya benziyordu. Kazı alanının ya da inşaat alanının çevresi görünmeyecek şekilde metal ve plastik perdelerle örtülmüştü. Ayrıca “Akbaş Müteahhitlik ve Mimarlık A.Ş. Site İnşaatı” yazılı bir de tabela görünüyordu. Bir diğer fotoğrafta ise arka planda bahçenin bir köşesine mandalina ağaçlarının acımasızca kesilerek katledilerek konulduğu bir yığın göze çarpıyordu. Aynı fotoğrafın ön planında ise iki kişi çömelmiş, arkeolojik kazı yapar gibi toprağı eşeliyordu. Bir başka fotoğrafta ise bir adamın elinde parlayan altın sarısı iki heykelcik, yanında sandık benzeri bir kutu, onun içinde de yine sarı renkte bilezik, kolye, yüzük benzeri parlak birtakım takı malzemeleri yer alıyordu. Ben takı malzemelerine benzetmiştim ama başka değerli bir şey de olabilirdi. Hatta sikkeye benzeyen yuvarlak malzemeler de göze çarpıyordu. Kısaca sanki adamlar bir hazine bulmuş gibiydi. Çünkü diğer adam da elinde yine parıldayan birtakım eşyaları tutarak yanındakine gösteriyordu. Elinde heykeller olan adam gülümsüyordu. Bir başka fotoğrafta ise heykelle gülümseyen adamın yanında Ömer Bey olduğunu tahmin ettiğim bir adam vardı. Ömer Bey de ağzı kulaklarına varmış şekilde gülüyordu. Ancak adamlar objektife bakmıyorlardı. Sanki fotoğraflar gizli çekilmiş gibiydiler. Hafif de fluydular. Bunlardan heykeli tutan adam fotoğrafının arkasında bir not vardı. Notta, “Bu D çok tehlikeli bir adam, dikkat etmek lazım. Bu günün birinde bizi bile ortadan kaldırır,” yazıyordu.

Yine bir başka fotoğrafın arkasında, “Bu fotoğraflar ne olursa olsun saklanmalı, atılmamalı, elde koz. Gün gelir lazım olur,” notu düşülmüştü.

Bu notu yazan Ömer Bey olmalıydı. Mutlaka bir yazı uzmanına gösterilmesi gerekiyordu. Kara kalem çizimlerde de sanki site planı değil de bir arkeolojik kazı alanı çizilmişe benziyordu. Tabii yanılıyor da olabilirdim.

Bu arada başka fotoğraflar daha görmüştüm. Bu fotoğraflarda ne olduğunu anlamak mümkün değildi. Çünkü bunlar uçaktan çekilmiş yeraltı radar görüntüleriydi. Fotoğrafların arkasında “Uçaktan yeraltı radar görüntüleri” diye bir not yer alıyordu.

Sol taraftaki ikinci çekmecede ise bir broşür gözüme çarpmıştı. Yabancı bir hastanenin broşürüydü. Broşürün üzerine de ataşla bir not kağıdı tutturulmuştu. Not kağıdının üzerinde “CCL” diye bir yazı vardı. Haluk’u yanıma çağırıp bulduklarımı ona gösterdim. Delil olarak alınmasını istedim. O da, “Sen önemli diyorsan alıyoruz o zaman Ayvaz Komiserim,” dedi. Sonra beyaz üniformalı uzmanlardan birini çağırıp zarfı içindekilerle birlikte delil torbasına koymasını istedi. “Broşürü alıyor muyuz?” diyen uzmana karşı kararsız kaldım. Sonra da “Ona gerek yok,” dedim. Bilgisayarı unutmamalarını söyledim. Bu arada ben de cep telefonumun kamerasıyla fotoğrafları çekmiştim. Arkasında yazılı olanları da unutmamıştım.

Eğer bu yazılar Ömer Akbaş’a aitse, bu D kim olabilirdi? Anlaşılan D ona göre tehlikeli bir adamdı. Benim aklıma “yok artık” dedirtecek bir isim geliyordu gelmesine ama bu kadar da tesadüf olabileceğini doğrusu düşünemiyordum.

Fotoğrafta gördüğüm, yani olasılık olarak D olduğunu düşündüğüm adam, bana kimseyi çağrıştırmamıştı. Yani fotoğraf çok iyi çekilmediği için adamın kim olduğunu anlamak oldukça zordu.

***

Yazının Ömer Akbaş’a ait olup olmadığı da mutlaka araştırılmalıydı. Ayrıca bu Araplar Sokak’ta, eskiden fotoğraflardan da anlaşıldığı üzere mandalina bahçesi olduğu belli olan sitenin Sadık Girit’e ait olup olmadığının da titizlikle araştırılması gerekiyordu. Bunları notlarıma yazmıştım.

Seza ile Zühre dışarıda beni bekliyordu. Ali de hızlı adımlarla yanıma geliyordu. Tahmin ettiğim şeyi söyleyeceğinden kuşkum yoktu. “Komiserim kamera kayıtlarına baktık ama hiç bir şey yok,” dedi.

“Ne diyorsunuz? diye sordum Seza ile Zühre’ye bakarak. İkisi de aynı anda dudaklarını büktü. Sanki ikiz kardeş olmuşlardı. Onların bu hali bende nedense gülme isteği uyandırdı. Ama gülmedim. “Korumalar doğru söylüyor, onlar şaşkın,  üzüntülü ve mahcuplar,” dedi Seza. Bu sözleri Zühre de başıyla onayladı.

“Hadi gidip bir şeyler yiyelim. Ali sen burada kal. Önemli bir şey olursa bizi ara,” dedim.

ARKASI YARIN...

bu haberleri kaçırma

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler