Geri Dön
VitrinBjarke Ingels: “Mimarlık amaç değil, amaca ulaşmak için bir köprü...”

Bjarke Ingels: “Mimarlık amaç değil, amaca ulaşmak için bir köprü...”

Yalnız günümüz dünyasının değil, gelecek nesillerin de mimariden neler bekleyeceğini iyi analiz edebiliyor olması, her daim değişimi hissederek çalışmalarına uygulamayı başarabilmesi ve mimarlığa duyduğu derin aşk sayesinde sahip olduğu başarıyla tüm zamanların en etkili mimarlarından biri olarak gösterilen Bjarke Ingels ile Milano Tasarım Haftası’nda konuştuk...

Bjarke Ingels: “Mimarlık amaç değil, amaca ulaşmak için bir köprü...”

Yasemin Şener, Mimar

-YASEMİN ŞENER: Kendi mimarlık yapma biçiminizi nasıl tanımlıyorsunuz?

-Bjarke Ingels: Mimarlık, şehirlerimizin ve binalarımızın hayatımızı yaşamak istediğimiz şekle uymasını sağlama sanatı ve bilimidir. Hayat her zaman evrilir ve hayat geliştikçe şehirlerimiz ve binalarımız da gelişmelidir ki, değişen yaşam biçimlerimize uygun olsunlar. Gerçekten büyük resimde, Darwinci yaklaşımla dünya gezegenindeki yaşam, çevreye uyum sağlayarak milyonlarca yıl içinde evrimleşmiştir. Böylece, farklı yaşam formları, farklı ekolojik nişlere uygun nitelikler geliştirmiştir. Hayat, her zaman fiziksel çevreye uyum sağlamıştır. Teknolojiyi, araçları ve mimariyi icat ettiğimizde bu durumu tersine çevirdik ve fiziksel çevremizi kendi yaşam formumuza uyarlamaya başladık. Bir ağaçta yaşamak ya da bir mağarada yaşamak yerine kendi ağacımızı yapmaya, kendi mağaramızı inşa etmeye başladık. Yaşamın dünya tarafından şekillendirilmesinden ziyade, dünyayı yaşam etrafında şekillendirme olanağına ve sorumluluğuna sahip olduk. Bu anlamda, içinde yaşamak istediğimiz dünyayı yaratmaktan sorumlu olmak inanılmaz bir güç ve inanılmaz bir sorumluluk. İnsanlar olarak dünyayı olduğu gibi kabul etmek zorunda değiliz. Hayallerimizin dünyasını yaratabiliriz. Hayat geliştikçe binalarımız ve şehirlerimiz de gelişmeli; bu nedenle, geçmişin vadesini doldurmuş yapılarının bize dayattığı şekillerde yaşamaya zorlanmak yerine, ideal yaşam tarzlarımıza uygun fiziksel bir çevre yaratmalıyız. Mimarlık amaç değil, amaca ulaşmak için bir köprüdür. Amaç, insan yaşamının kalitesini en üst düzeye çıkarmaktır. Ve kendi mütevazı yöntemlerimizle yapmaya çalıştığımız şey tam olarak bu.

Bjarke Ingels: “Mimarlık amaç değil, amaca ulaşmak için bir köprü...”

-YŞ Bu denli büyük bir mimarlık ofisini yürütüyor olmak ne tür bir yaklaşım gerektiriyor?

-BI Bir mimarlık ofisi kurmak evrimsel bir süreçtir. Ofis geliştikçe rolünüz de sürekli değişir. Her üç ayda bir, üç ay önce yaptığım şeyi artık yapamayacağımı anlıyorum. İşleri farklı yapmak zorundayım; çünkü ofis büyüdü ve buradaki rolüm sürekli gelişiyor. Bir ofis yaratmanın en önemli yanlarından biri, istediğiniz çalışma ortamını yaratma fırsatına ve sorumluluğuna sahip olmanızdır. Çünkü başkası için çalışıyorsanız, olmak istediğiniz rolde olmadığınızı hissetseniz bile belirli bir kültüre uyum sağlamak zorunda kalabilirsiniz. Kendi ofisinizi oluşturduğunuzda, tonu belirlemek, insanların birbirleriyle konuşma, meslektaşlarıyla iş birliği yapma ve birbirlerine yardım etme kültürünü ve şeklini belirleme sorumluluğunuz vardır. Kültürü ve çevreyi oluşturmanın inanılmaz derecede önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca ofisinizde çok fazla zaman geçireceksiniz, bu yüzden zevk almazsanız orası sizin için cehennem olacaktır. Ne yapmaktan hoşlandığım ve becerilerimin en güçlü olduğu yerler konusunda her zaman çok bilinçli oldum. Her zaman hayalimdeki işe sahip olmamı sağlayan bir ofis kurmaya çalıştım. Örneğin, BIG’den önce kurduğum ofis olan PLOT günlerinde ilk yarışma projemizi kazandığımızda, bir inşaat projesinin lideri olacak deneyimim yoktu. Tasarımcı olmak istiyordum. Bu yüzden, yeterince olgun olmadığım veya ilgilenmediğim bir rolü yerine getirmesi için benden daha deneyimli birini işe aldım. Sanırım o zamandan beri de bunu yapmaya devam ettim. Sonunda, en iyi yaptığım işi yapmakla baş başa kalma fırsatı buldum. Ofisimin de herkesin en sevdiği rolü oynayabileceği bir organizma gibi olmasını sağlamak için sürekli olarak pozisyonlar yaratıyor veya insanlara kendi pozisyonlarını yaratmaları için yardımcı oluyorum.

-YŞ Tıpkı ziyaretçilerin çatısında kayak, yürüyüş veya kaya tırmanışı yapabildiği, atıkların enerjiye dönüştürüldüğü bir tesis olan CopenHill örneğindeki gibi, genellikle kente doğayı ve kamusal unsurları fütüristik yollarla kazandıran yapılar tasarlıyorsunuz...

-BI Evet. Ne zaman yeni bir proje yapsak, elbette geleceğin bir parçasını hayal ediyor, çözüyor ve inşa ediyoruz diye düşünüyorum. Böylece toplumun veya şehrin o küçük bölümünü yaşamak isteyeceğimiz türden bir şehre bir adım daha yaklaştırmaya çalışıyoruz. Ve bence CopenHill örneğindeki mucize şu ki, santralin içinde kullandığımız teknoloji, onu dünyanın en temiz santrali yapıyor, yani bacadan hiçbir toksin salınmıyor. Böylece dünyaya temiz teknolojinin, temiz endüstrinin, temiz gücün sadece çevre için iyi olmadığını, aynı zamanda çevresinde, yanında veya üzerinde yaşayan insanlar için de harika olabildiğini gösteriyoruz. Çevresel olarak ilerici bir geleceğin sadece çevre için değil, aynı zamanda onunla yaşayan geri kalanımızın hayatı için de daha iyi olduğu herkes için aşikar hale geliyor.

-YŞ Bir keresinde, bu ileri görüşlü yapıları tasarlamanın şu temel soruyu gündeme getirdiğini söylemiştiniz: "Eğer bunu yapabiliyorsak, neden diğer binalar üst üste yerleştirilmiş kutulardan ibaret olsun ki?" Benzersiz bina tasarlama tutkusunun, kişisel olarak sizin için çıtayı sürekli yükseklere çıkarttığını söyleyebilir miyiz?

-BI Bence yeni bir şey keşfetmenin yollarından biri, daha fazlasını talep etmektir. Bir projeye başlarken, müşterinin bazı gereksinimleri var veya imar tarafından belirlenen kurallar var, yerçekimi var. Bu durumda “standart çözümü” oluşturmak nispeten basittir. Ancak bu standart çözümün zulmünden kurtulmanın yolu kendimize şu soruyu sormaktır: “Standart çözüm neyi yapamıyor?” New York'taki XI adlı yeni binalarımızda olduğu gibi, kolayca iki kule yapabildik, biri High Line, diğeri nehir manzarasına sahip. Ama iki kule birbirlerine ve çevrelerine dikkat ederse, açılmak veya  geri çekilmek için kendi yollarından çıkarlarsa, aniden daha fazlasını yaratabiliyoruz. Bazen, sorunu çözmeyi zorlaştırarak heyecan verici bir şey yapmayı kolaylaştırabilirsiniz. Normalde gittiğiniz yol her ne sebeple olursa olsun kapandığında ve üzerinden geçemediğinizde etrafından dolanmanız gerekir ve kendinizi yeni bir bölgeyi keşfederken bulursunuz. Bazen beklenmedik, yenilikçi ve heyecan verici bir şey bulmanın en iyi yolu, normalde yaptığınız şeyi basitçe yasaklamak veya normalde gittiğiniz yoldan gitmekten kendinizi alıkoymaktır.

-YŞ Teknolojinin ilerlemesi mimaride ne tür heyecan verici ve yenilikçi fikirlere kapı aralıyor?

-BI Kente entegre olmuş tarımın şehirlerimizin görünümünü ve hissini değiştireceğini düşünüyorum. Uçakla bir şehre geldiğinizde genellikle endüstriyel çorak arazilerden geçersiniz. Bunun yavaş yavaş kristal bir şehre dönüşeceğini hayal ediyorum. Hala bu endüstriyel manzarayı içerebilir, ancak bir tür birleşik fotovoltaik panellerin ve seraların kristal kabuğuna sarılmış olabilir. Vancouver'da Creative Energy için bir biyoyakıt kojenerasyon tesisi tasarladık. Ancak çok temiz bir enerji santrali olması için yapıyı seralara sarmaladık ve yan ürünün bir parçası olan az miktardaki karbondioksit borulardan akıtılarak bitkilere verildi.

Bjarke Ingels: “Mimarlık amaç değil, amaca ulaşmak için bir köprü...”

-YŞ Bu tür gelişmiş fikirleri uygulayabilmek için yalnızca risk almaya istekli bir işveren değil, aynı zamanda güçlü bir finansman da gerekiyor. Bu koşulların sağlanmış olmasının mimarları daha ayrıcalıklı bir yere koyduğunu söyleyebilir miyiz?

-BI Elbette, statükoyu sorgulamanın ve aynı zamanda ekolojik açıdan en faydalı olanın aynı zamanda ekonomik açıdan da en faydalı olduğu örnekler sunmanın mimarın işinin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Günün sonunda zorunluluklar, ekonomik fizibiliteler, karlılıklar, maliyetler ve daha birçok nedenle pek çok karar verilir. Bu yüzden bir şekilde ekonomik olanı ekolojik olanla aynı hizaya getirmenin yollarını bulmalıyız. Ekonomi ve ekoloji neredeyse oksimoron gibi algılanıyor. Çoğu kez ekolojik olanın daha pahalı olduğunu düşünme yanılgısına kapılıyoruz.

-YŞ Karlı veya uygun maliyetliyse de çevre için kötü olduğu düşünülür...

-BI Aynen öyle ama ekoloji ve ekonomi aynı madalyonun iki yüzüdür aslında. Uzun vadeli sürdürülebilir ekonomik ve ekolojik kalkınma istiyorsanız, bu ikisinden birini tercih edemezsiniz. Çünkü ekonomik olarak sürdürülemez olanın bir süre sonra fonları tükenecektir. Aynı zamanda, doğal çevremizin ve kaynaklarımızın yıpranmasına veya tükenmesine dayanan herhangi bir ekonomik gelişme de başarısız olmaya mahkumdur. Bence mimarlar olarak bu ekoloji ve ekonominin başarılı bir şekilde birleştiği somut örnekler gösterme sorumluluğumuz var.

-YŞ Bu tür yeniliklerin gelecekte daha yaygın hale geleceğini düşünüyor musunuz?

-BI En sevdiğim yazarlardan biri olan William Gibson’ın -siberpunk'ın büyükbabalarından biri- şöyle güzel bir sözü var: "Gelecek zaten burada, sadece yeterince eşit şekilde dağılmamış." Bence bu, gelecekte dünyamızı şekillendirecek birçok şey için inanılmaz derecede doğru. Gelecekte dünyamızı oluşturacak şeyleri aslında şu anda şekillendiriyoruz.

-YŞ Danimarka’da büyümüş olmanın bir mimar olarak size neler kattığını düşünüyorsunuz?

-BI Danimarka, birçok yönden çok başarılı bir kültür. Derinlere kök salmış bir eşitlik duygusuna sahip. Herkes aynı imkanlarla doğar; eğitim bedavadır. Sosyal güvenlik ağı mevcuttur ve sağlık hizmeti ücretsizdir. Ailem iyi eğitimli ve ben Kopenhag'ın kuzeyindeki sahilde yer alan çok güzel bir mahalleden geliyorum. Ama ben sadece devlet okullarına, devlet hastanelerine, devlet üniversitelerine gittim. Yani temelde herkesle aynı fırsata sahip oldum. Bu harika bir şey. Bence Danimarka'nın hala yeniliklerin beşiği olabilmesinin sebeplerinden biri, orada kimsenin milyarder olmayı beklememesi. Çünkü gelirinizin üçte ikisini vergi olarak ödüyorsunuz, bu yüzden milyarder olmak istiyorsanız gerçekten bir miktar fazla değer üretmeniz gerekiyor. Kimse milyarder olmadığı için mutsuz değil ama başarısız olmaktan da korkmuyorlar. Sanat Akademisi'nden mezun olduğumda, en sevdiğim mimarlardan biri olan Rem Koolhaas ile çalışmak için Rotterdam'a gittim. Bu o zamana kadarki en çılgın hayalimdi ve gerçekleştirdikten sonra kendi işimi kurmak dışında yeni bir hedefim yoktu. Bunu yapmak için de Kopenhag'dan daha iyi bir yer hayal edemiyordum. Ne kadar başarısız olursak olalım, orada açlıktan ölmeyeceğimizden emindim. Başlangıçta, ilk birkaç yıl, bunu başaracağınızı hayal etmek çok zor olabilir. Çılgınca ve saatlerce çalışıyorsunuz, tüm bu yarışmalara katılıyorsunuz, bunun için para almıyorsunuz ama elbette avuç avuç para harcıyorsunuz. Gerçekten buna değip değmeyeceğinden şüphe ediyorsunuz. Ve sonra, bir noktada şunu fark ettim: Tayland'daki Ko Phi Phi'de bir tatildeydim ve burada dalış eğitmenliği kursuna gitmiştim. Kendini Ko Phi Phi'de bulan Avustralyalı bir adam vardı. Adadan yerli bir kızla tanışmış ve evlenmişti, birkaç çocuğu vardı ve hayatımda gördüğüm en güzel mercan resiflerinde dalış eğitimi veriyordu. Bir gün yaptığım işte başarısız olursam, son paramı her zaman Ko Phi Phi'ye gitmek için bir uçak bileti almaya harcayabileceğimi, lisansım sayesinde dalış eğitmenliği yapabileceğimi, temel gereksinimlerimi karşılayacak kadar para kazanarak rahatça yaşayabileceğimi hep aklımda tuttum. Üstelik ben dahil hemen herkes için cennet gibi bir hayat hayaliydi.

-YŞ OMA'da geçirdiğiniz süreç size ne tür bir deneyim kazandırdı?

-BI Ne derler bilirsin, ne dilediğine dikkat et çünkü dileğin gerçekleşebilir! OMA fikrine çok aşıktım. Rem Koolhaas'ın söylediği veya yazdığı her şeyi okumuştum. Ve nasıl biri olduğuna dair oldukça sabit bir fikrim vardı. OMA'daki herkesin neredeyse bir tür mitolojik yaratık olmasını umuyordum. İçine girdikten sonra çok farklı yerlerden geldiklerini ve buraya gelmek için türlü sebepleri olduğunu fark ettim. Birisinin daha önce Daniel Libeskind için çalıştığını, birinin Peter Eisenman için çalıştığını hatırlıyorum. Böylece OMA'nın aslında çok heterojen bir organizma olduğunu fark ettim. Hiç de tek yönlü bir hareket değildi. Baş küratör Rem Koolhaas'ın tesadüfi girdileriyle bir şekilde yönlendirilen çok daha karmaşık bir organizmaydı. Fark ettiğim şeylerden biri de üretimin önemiydi. O zamanlar muhtemelen çok daha zekiydim ve projeler çok net olduğu için onların öncelikle düşünce olarak geliştirildiğinden, düşünce tamamen olgunlaştıktan sonra fiziksel forma dönüştürüldüğünden emindim. Oysa ofiste çalışırken bunun tam tersi olduğunu fark ettim: Tüm bu üretimler durmaksızın devam ediyordu, bazen neredeyse amaçsız fikir ve form üretimleri de yapılıyordu. O işleyişin düşünceden uzak olması konusunda hüsrana uğradığım zamanlar da oldu. Ancak zamanla anladım ki fikrin nereden geldiği veya neden önerildiği gerçekten önemli değil; önemli olan neden seçildiğidir. Neden daha fazlasını veya daha azını üretmeyi seçiyoruz? Yön veren, yaratma anı değil, seçim anıdır. Darwinci evrimde, her yeni birey, doğan her çocuk, rastgele mutasyonla birleştirilmiş anne ve baba DNA'sının tesadüfi bir karışımıdır. Yaratılış anı asla hiçbir şeye yönelik değildir. Doğada evrim yavruların yeterince uzun süre hayatta kalmasını sağlayan seçilim baskıları yoluyla olur. Yani yine yaratıya yön veren seçimdir, çevrenin dış baskılarıdır.

Bjarke Ingels: “Mimarlık amaç değil, amaca ulaşmak için bir köprü...”

-YŞ Hayatınızın ve projelerinizin ana teması gibi görünen değişim fikrine geri dönecek olursak Kopenhag’dan ayrılıp Barselona'ya taşınmak sizin için nasıl bir deneyimdi ve size neler kazandırdı?

-BI Göç, esasen habitat değişikliğidir. Dünyadaki hemen hemen tüm yeniliklerin kaynağıdır. Zamanda geriye gidersek, karada mahsur kalan balığın tüm bu yeni yetenekleri keşfetmeye başladığı andır. Maymunun ormandan çıkıp savanaya adım attığı anda uzak ufuklara bakabilmek için arka ayakları üzerine kalkarak dengede durabilmesi gerekiyordu. Her göç ettiğinizde, yeni şeyler gelişir. Bir insan olarak, gerçekten inandığım şeylerden biridir; -sadece oğluma bakarak da söyleyebilirim ki- başlangıçta bir bebeğin gerçekten benlik duygusu yoktur. Ve benlik duygusu, aslında derinden ve kişisel bir şey değil, derinden ve sosyal bir şey. Anne, baba, aile, çevre ile etkileşimde olan bir şey. Hermeneutik öğretisinde bir yorumlama ufkuna, bir anlama ufkuna sahip olmaktan bahsedilir. Kendinizi anlamanız etrafınızdaki dünyayla ilişkilidir. Ama kendi anlayış ufkunuza daldığınız için onu göremezsiniz. Çünkü bu, diğer her şeyi gördüğünüz arka planın ta kendisidir. Bu yüzden yabancı şeyleri görmek çok kolay ve her gün olan şeyleri keşfetmek çok zordur. 21 yaşındayken bir seneliğine orada yaşamak için Barselona’ya taşındığımda olduğu gibi başka bir ülkede yaşamaya başladığınızda kendinizi tamamen farklı bir kültüre kaptırırsınız. Barselona’ya gittiğimde hiç kimseyi tanımıyordum. Zamanla Alman, İsviçreli, Şilili, Korsikalı kişilerle de tanıştım. Bu insanların geldikleri kültür itibarıyla bazı şeyleri benden daha fazla hafife aldıklarını keşfettim. Düşündüğüm ve hissettiğim bazı şeylerin Danimarka kültürünün icatları olduğunu fark ettim. Ne zaman bir habitat değişikliği yapsan, değişmek için bir kapı aralarsın. Başka bir kültüre geçmek uyum sağlamanıza izin verir. İnsanın çevresi aslında onu esir tutandır. Kendinize hiç benzemeyen biri gibi davranmaya başladığınızda “Ne yapıyorsun? Bu çok tuhaf!” yorumlarıyla karşılaşırsınız. Barselona'ya gitmeden hemen önce, 1996 yılında Kopenhag’da film temalı bir parti yapmıştık. Danny Boyle'un ilk filmlerinden biri olan Trainspotting'e delicesine aşıktım. Ben de filmdeki Sick Boy karakterine bürünmek için saçlarımın rengini beyazlaşıncaya kadar açtırmıştım. Bu yüzden Barselona'ya tamamen ağartılmış saçlarla gelmiştim. Eskisinden tamamen farklı bu halim bir grup insanı cezbetmişti. Böylece harika bir şeyi fark etmiştim: Yeni bir yere vardığınızda, insanlar seni o an olduğun kişi olarak görecekler ve o anda ne söylediğini duyacaklar. Çünkü seni kolayca etiketleyecekleri, birlikte geçirilmiş onlarca yıllık bir geçmişiniz yok. Geçmişte kim olduğunuzu bilmeden, o anda kim olduğunuzu görecekler. Bu aslında şu an olduğunuz kişi olmanızı sağlar ve bir yıllık bir ara bile aslında geçmişinizi aşmanıza ve yeni siz olmanıza izin verir. Hayatım boyunca bunu birçok kez yaptım. Sonra bir buçuk yıllığına Hollanda'ya göç ettim ve Danimarka'ya geri döndüm; sonra Amerika'ya göç ettim. Geçen seneyi Barselona'da geçirdim. Ne zaman bir habitat değişikliği yaparsan, değişmek için bir kapı aralarsın!

-YŞ Günümüzün hiper-dijital dünyasında teknolojinin son on yılda bize sunulma biçiminin bizi doğadan uzaklaştırdığını düşünüyor musunuz?

-BI Sanırım fiziksel alana geri adım atmak üzere olduğumuz bir yeni çağın şafağındayız. Son kırk yılda Silikon Vadisi'nde çok fazla icat, çok fazla yaratıcılık, çok fazla yatırım dijitale, sanal ortama ve ölçekleri küçültmeye odaklandı. Birinci küresel platform tüm bilgileri birbirine bağlayan internet, ikinci küresel platform ise insan ilişkilerini alıp birbirine bağlayan ve algoritmaların gücüne tabi kılan sosyal medya ise üçüncü platform tüm bunların birbirine bağlandığı yer olan fiziksel dünyadır. Bir şekilde dijital ve fiziksel dünya yeniden bir araya gelecek. Sadece bazı istatistiklere bakarsanız 2007'de iPhone'un ilk kez piyasaya sürüldüğü yıllardan bu yana yalnızlık duygusunun nasıl hızla yükselmeye başladığını ve katlanarak devam ettiğini görürsünüz. Dijital olarak bağlı olmak, sosyal ve fiziksel bağlantımızı koparıyor ve bence pandeminin ardından fiziksel alanda buluşmanın önemini yeniden keşfetmek ve yeniden icat etmek için büyük bir fırsat var. Fiziksel mekanda ve kamusal alanda kolektif yakınlığın yeniden keşfedilmesi mümkün. Gördüğüm başka bir şey de şu: Manhattan'da son on yılda gerçekleşen en heyecan verici projelere baktığınızda -Hudson River Park, The High Line, Brooklyn Bridge Park gibi- temelde şehri içinde yaşayan vatandaşlar için daha yaşanabilir hale getirdiğini ve bir şekilde doğayı yeniden kazandırdığını görebilirsiniz. Navy Yard'daki bir deponun çatısında Brooklyn Grange var. New York eyaletindeki en büyük çatı çiftliği. Bence doğa, tarım, bunların hepsi şehre geri dönüyor. Kır ve şehir arasındaki dikotomi ortadan kayboluyor. Diyelim ki New York City'de büyüyen bir çocuğunuz var, ona kaldırımda yürümesi, yaya geçidinde durması, yeşil ışığı beklemesi gerektiğini öğretmelisiniz. Şehirler o kadar fazla kodlanmış ortamlar ki, sadece yapmanız gerekeni yapabilirsiniz. Eğer çocuksuz bir yetişkinsen, oyun alanlarında takılamazsın çünkü o zaman potansiyel bir pedofilsindir. Şehirlerde yapman gereken kadar yapmaman gereken de bir sürü şey var. Oysa doğada kodlar yok, her şey yoruma açık. Bazı yönlerden doğa, yetişkinlerin oyun alanıdır. Aslında doğada ne istersen yapabilirsin. Bir kayaya tırmanabilirsin, bir ağaca tırmanmaya çalışabilirsin, düşebilirsin, bataklıkta yürüyebilir, ayaklarını ıslatabilirsin. Bir şehirde gerçekten yapmayacağın şeylerin hepsini yapabilirsin. Bu anlamda doğa, kentsel ortamda bir şekilde kaybettiğimiz rastgele deneyimleri ve hareket serbestliğini yeniden keşfetmemizi sağlayan bir kodlama özgürlüğüne de sahiptir.

YŞ BIG Group olarak endüstriyel tasarım projeleri içinde de yer alıyorsunuz. Ürün tasarımına ne kadar zaman ayırıyorsunuz?

 BI Tasarım sektörüne ortağım Jakob Lange liderlik ediyor. Benim katkım daha çok “sohbet etmek” ölçeğinde. Bana göre ürün tasarımı aynı zamanda bir binanın veya mekanın fonksiyonunu onu işgal eden nesnelerle geliştirme olasılığı anlamına geliyor. Lange’in ekibi şu sıralar yapay zeka ve robotik alanında üretim yapan bir şirketin genel merkezi için bir mobilya serisi geliştiriyor. Mobilyalarla konuşabilir, onları istediğiniz gibi biçimlendirebilirsiniz. Bir mekana girip “oditoryum!” dediğinizde tüm mobilyalar hareket ederek bir oditoryum ortamı yaratabilir. Ya da içeri girdiğinizde bir sandalye tıpkı bir centilmen gibi sizi karşılayarak oturmanız için eşlik edebilir. Bu, binaların daha misafirperver olmasını sağlar. Tıpkı “Beauty and the Beast” filmindeki büyülü şatoda hareket eden mobilyalar gibi... Robotik mobilyalar bugün kulağa aşırı gelebilir ancak ilerleyen yıllarda çok mantıklı olabilir. Elektrikli Audi arabamın sanal yan aynaları var, yani arabanın dışında televizyon ekranlı küçük bir video kamera. İlk başta bunun kolay kırılabilecek bir şey olduğunu düşündüm, ama asla problem olmadı. Gece sürüşlerinde, yağmurlu veya sisli havalarda görüntü gayet net ve arabanın sensörleri görmediyseniz arkanızda bir bisiklet olup olmadığını size söyleyebiliyor! Önce gereksiz bir şey olduğunu düşündüm ama şimdi tamamen mantıklı olduğunu anlıyorum. Tıpkı telefonlarımıza yüz tanıma özelliği eklendiğinde bunun gereksiz olduğunu düşünmemiz gibi. Benim için tasarım henüz formu olmayan bir şeye şekil vermek ve bunun için de teknoloji harika bir kaynak.

YŞ Son olarak mimarlık eğitimi almak isteyen birine neler önerirsiniz?

BI Tıpkı bilimde olduğu gibi, mimarlık da varsayımsal bir tümdengelim deneyidir. Düşüncenizi analiz etmek, önermek ve kavramsal bir çerçeve oluşturmak için kullanırsınız. Ve daha yükseğe ulaşamadığınızda, ancak sezgisel bir sıçrama veya bir tahmin yapabilirsiniz. Bir şeyler önerebilir ve bunları test edebilirsiniz. Ama atlamadan önce ne kadar yükseğe çıkarsanız o kadar yükseğe ulaşabilirsiniz.