Geri Dön
VitrinMelike Altınışık: “Mimarlık pratiğimi, doğa ve teknoloji arasında insana dokunan bir gerçeklik yaratmak olarak tarifliyorum.”

Melike Altınışık: “Mimarlık pratiğimi, doğa ve teknoloji arasında insana dokunan bir gerçeklik yaratmak olarak tarifliyorum.”

İstanbul’un 369 metre yüksekliğindeki fütürist TV ve Radyo Kulesi’nin ve robotik teknolojilerle inşa edilen Seul Robot ve Yapay Zeka Müzesi’nin tasarımcısı Mimar Melike Altınışık ile AA serüvenini, Zaha Hadid’in mentörlüğünde başlayan kariyer yolculuğunu ve insan, doğa ve teknoloji üçgeninde dokuduğu bugünkü mimarlık pratiğinin çocukluğunda atılan ilk ilmeklerini konuştuk.

Melike Altınışık: “Mimarlık pratiğimi, doğa ve teknoloji arasında insana dokunan bir gerçeklik yaratmak olarak tarifliyorum.”

Yasemin Şener, Mimar

YASEMIN ŞENER Sizi mimarlık mesleğine yönlendiren sebepler nelerdi? Aile geçmişinizin, çocuklukta yaşadığınız evlerin, edindiğiniz deneyimlerin bu seçimlerde ne tür etkileri oldu?

MELIKE ALTINIŞIK Renkli bir ailede dünyaya geldim. Bu bağlamda şanslı bir geçmişim var. Özünde mühendis bir babanın kızıyım. Babam, bilime ve sanata aşık bir kişiliğe sahipti. 1980 yılında Adapazarı'nda, Sakarya'da doğdum. Aile büyüklerim uzun yıllar İstanbul'da yaşayıp daha sonra, 1930’lu yıllarda oraya yerleşmişler. Çocukluğumdan hatırladığım, benim için çok önemli yerler ve duraklar var. Geçmişe bakıp yolculuğumu tasvir ederken bu durakları “kapılar” diye tarifliyorum. Bu kapılardan en önemlisi 12 odalı bir konak. 1980'lerde Ermeniler tarafından inşa ediliyor. 1920'lerde ise Altınışık ailesine geçiyor. Büyük babamın babası orayı ailesi için satın almış. Daha sonra nesiller boyunca hep o evde yaşamışlar. O ev benim için çok büyülü bir yerdi. Kapısından içeriye girdiğinizde bir orta salon vardı. 2 katlı bir yerdi, her katta 6 odası vardı. Odaların hepsi o salona açılırdı. Çocukken kuzenlerimle birlikte evi keşfe çıkardık. Benim için mekanın büyüleyiciliği çok değerliydi ama asıl önemli olan o kapıların açıldığı insanlar ve zihinlerdi. Yani hayatımda temas ettiğim kişiler. Bunların değerini şimdi geçmişe baktığımda anlıyorum. Hayatımdaki ilk yol gösterici babaannemdi. Onun düşüncelerini, okudukları ve öğrendikleri üzerinden bana aktardıklarını dinlemeye bayılırdım. Dünyayı dolaşma fırsatları olmuştu. Gittikleri her seyahatin ardından dizinin dibine oturup, o seyahatleri dinlemek, hayaller kurmak… Kısaca, özünde hayaller kurmanın öğretildiği bir aile geçmişim var. Baba figürü de benim için çok önemliydi. Babamın mühendislik geçmişine rağmen sanata olan ilgisi, büyüdüğüm yıllarda bana çeşitli malzemeleri test etme fırsatı sundu. Örneğin, biz kardan adam yapmazdık da kardan aslan yapardık. Olay orada farklılaşmaya başlıyordu zaten. Herkesin alıştığı ezber üzerinden ilerlemeyen, onun yerine ilgi alanlarınızla şekillenen bir gerçeklikten söz ediyorum. Orada henüz 4-5 yaşlarındayken karı bir malzeme olarak kullanıp heykel yapmayı öğreniyorsunuz aslında. Yardım ediyorsunuz, asistanlık yapıyorsunuz, usta-çırak ilişkisinin baba figürü üzerinden geliştiği bir gerçeklik var. Babam tarihe meraklı biriydi. Bildiğimiz gazbeton malzemeyi yontarak Bergama, Altar Tapınağı'ndan bir fresk sahnesini soyutlayarak canlandırmıştı. Ben de ona asistanlık yapıyordum. Yeri geliyor işte oymaya yardım ediyorsunuz, yeri geliyor zımparalıyorsunuz. Malzemeye dokunmak, ona temas etmek, bir yandan üçüncü boyutta düşünme becerisi orada gelişmeye başlıyor. Bir katkıları var yani. Zaten ben de yalnız bıraktıklarında bebeklerle değil, puzzle'larla oynayan bir çocukmuşum. Bugünkü Melike'yi incelediğimde, problem çözerken parçadan bütüne giden çözüm arayışlarımda çocukluğumun puzzle dünyasını görüyorum. Önünüze bir kaos konuyor ve siz o kaosta yolunuzu bulmaya çalışıyorsunuz. Puzzle öyle bir dünya çünkü. Bir yandan da 12 yaşıma gelinceye kadar bir çiftlikte büyüdüm. Altınışık Çiftliği diye geçiyordu. Doğayla olan temasımın temelleri de orada atıldı. Şu an kendi mimarlık pratiğimi “doğa ve teknoloji arasında insana dokunan bir gerçeklik yaratmak” olarak tarifliyorum. Bu yaklaşımımda, çocukluk yıllarımda hem kentin merkezinde olup hem de bir çiftlikte büyüme şansına sahip olmamın, doğanın içinde ve hayvanlarla çevrili olmamın çok önemli katkıları olmuştur. Pandemiyle yüzleştiğimiz bu süreçte kendime gelecek adına sorduğum sorulardan biri de “Acaba MAA'nın çiftliğini yapabilir miyim?” oluyor. Kendimi, mimarlık pratiğini doğanın içinde kurguladığımız bir üretim ve tüketim merkezinde yapabilir miyiz, diye sorgularken buluyorum. Bilgisayarlar ve artırılmış gerçekliklerin teknolojisiyle iç içe, ayaklarımızın toprağa dokunduğu, hayvanlarla iç içe olduğumuz bir çalışma ortamımız olabilir mi? Kendime gelecek adına geçmişinden ilham alarak sorduğum sorulardan biri bu. Böylesi bir çocukluğun ardından mimar olma isteğim ortaokul ve lise dönemlerinde netleşmeye başladı. Üniversite sınavının ardından İstanbul Teknik Üniversitesi'ne dahil oldum. Taşkışla binasından içeri girdikten sonra artık beni bambaşka bir dünya bekliyordu.

Melike Altınışık: “Mimarlık pratiğimi, doğa ve teknoloji arasında insana dokunan bir gerçeklik yaratmak olarak tarifliyorum.”

YŞ İstanbul Teknik Üniversitesi’nde mimarlık eğitimi almak vizyonunuzu nasıl yönlendirdi? Taşkışla’nın ruhu, genç bir mimar adayı olarak sizi nasıl etkiledi?

MA Bence çok değerli bir süreçti. Henüz hocalarla ve arkadaşlarla tanışmadan önce mekanla tanışıyorsunuz, Taşkışla Binası'nı keşfederek başlıyorsunuz mimarlık eğitimine. O koridorlar, o orta avlu, boşluklar... Yapının size sunduğu keşif imkanının yaratıcılıktaki etkisi çok büyük. Bir yandan da okulda çok önemli zihinler var. Hocalarımız çok değerli kişilerdi. İTÜ'nün farklılaşan bir eğitim görgüsü vardı o yıllarda. Sizin önünüze bütün olasılıkları sunuyorlar ve o olasılıklar diyarında sizi yalnız bırakıyorlardı. Siz o yalnızlık içerisinde kendi özünüzü keşfedip yepyeni bir yolculuğa çıkma serüveni yaşıyordunuz. Çok zor bir yolculuktu elbette. Sürekli olarak kaosla karşılaşıyordunuz ve bir yol haritası çıkartmanız gerekiyordu. Hocalarımız bizi elbette yönlendiriyordu ama hiçbir zaman tek bir rota sunmuyorlardı. Bence bu yaklaşım çok değerliydi ve elbette hocalarım vizyonumu çok çeşitli şekillerde açtılar. Mimarlığı daha iyi kavramamız, anlamamız için yaptırdıkları projeler, düşündürdükleri şeyler, sordukları sorular... Yani asıl olay orada başlıyor: Size nasıl sorular soruluyor? Siz nasıl cevaplar veriyorsunuz? İstanbul Teknik Üniversitesi'nde başarılı bir öğrenciydim. Bölümü birincilikle bitirme şansını elde etmiştim. Akabinde yolculuğuma nasıl devam edeceğimi sorgulamaya başladım. Farklı bir şeyler keşfetmem gerektiğini fark ettim. Belki başka bir kentte yaşamam gerekiyordu. Sonrasında yolculuğum, hocalarımın da tavsiyeleri ile Londra'ya, Architectural Association'ın (AA) kapısından içeri girmeye doğru ilerledi.

YŞ AA’de nasıl bir eğitim atmosferiyle karşılaştınız? Türkiye’deki mimarlık eğitim sistemiyle karşılaştırdığınızda ne tür farklılıklar gözlemlediniz?

AA ile birlikte yepyeni bir dünyayı, bir kere başka bir kenti ve ülkeyi deneyimleme fırsatım oldu. İTÜ'de okuduğum yıllarda okulumuzda neredeyse hiç yabancı öğrenci yoktu. AA'de ise durum tam tersiydi. Bakıyorsunuz çevrenizde hemen her ülkeden birileri var neredeyse. Aslında bunu bilerek gidiyorsunuz ama içinde olma hali başka bir durum. Bu yeni duruma adapte olma süreciniz söz konusu oluyor. İTÜ'de kütüphanelerde, kitaplarda tanıdığım mimarları -o yıllarda internet günümüzdeki kadar yaygın değildi- konferans salonunda dinleyebilmemin, jürilerimizde görebilmemin ya da onların derslerine girebiliyor olmamın elbette ki mimari bakış açımın gelişmesine çok büyük katkıları oldu. Türkiye’de daha çok “yere” ait konuları tartışıp çözümler üretmeye çalışırken, okulun kozmopolit dokusunun etkisiyle de olabilir, orada biraz daha yerden bağımsız, sistemler üstü bir arayış içerisine soktular bizi. Aslında bize öğretilen tasarım metodolojileriydi. Yeni bir dil yaratırken o dilin en iyi üreticilerden olan doğayı baz almak bizim için büyük önem taşıyordu. Yani bilime daha çok yaklaşmak, teknolojiye daha çok yaklaşmak, doğaya daha çok yaklaşmak ve onlardan öğrendiklerimizi mimarlık üzerinden kavramsallaştırıp kurumsallaştırmak. Bu bakış açısı AA'ın bize açtığı önemli bir düşünsel kapıydı.

Melike Altınışık: “Mimarlık pratiğimi, doğa ve teknoloji arasında insana dokunan bir gerçeklik yaratmak olarak tarifliyorum.”

YŞ Bitirme jürinizde star mimarların karşısına çıkma deneyimi yaşadınız. O dönemki heyecanınızı hatırlıyor musunuz? Zaha Hadid ile yollarınız da böyle bir jüriyle kesişti sanıyorum ve kendisinden iş teklifi aldınız.

MA Evet, Zaha Hadid ve benzeri pek çok kişi jürilerimize katılıyordu. Öyle bir gerçeklik ki bir yandan inanılmaz heyecanlanıyorsunuz; öte yandan da o insanların aslında dokunabileceğiniz kadar yakınınızda olduğunu, görüşlerini alabileceğinizi ve onlardan alacağınız ilhamla neler yapabileceğinizi hayal etme fırsatı elde ediyorsunuz. Zaha'nın bizim jürilerimize gelmesinin önemli nedenlerinden biri kendisinin de AA'de eğitim almış olmasıydı. Şu an ofisin hala ortağı olan Patrik Schumacher ise master eğitimimi tamamladığım Architectural Association Design Research Laboratory (AADRL) master programının kurucusuydu. Ben o programa 8. yılında dahil olmuştum ve hocalarımız network’lerindeki herkesi bu eğitim ağının içire dahil ediyorlardı. AA'den mezun olanların bir kısmı da zaman içerisinde Zaha'nın ofisine dahil olabiliyordu. Mimarlıktan da bağımsız olarak benzer akıllar birbirini çeker, diye bir gerçeklik var. Zaha ile benim tanışıklığım da işte o jüriler aracılığıyla başlamıştı. Özünde onların ofisine dahil olma gibi bir hayalim yoktu. Okulda onların bulunduğu ortamda olmak bile yetiyordu bana.

YŞ Sonra iş teklifi aldınız ve Zaha Hadid ile birlikte çalışma süreciniz başladı...

MA Evet. Diploma jürisi bizim en önemli jürilerimizden biriydi. Projenizin şovunu yaptığınız, çok değerli bir son an. O jüri sonrasında ilk teklifimi aslında Ross Lovegrove’dan almıştım. 3 kişilik bir ekiptik. Jürimiz tamamlandıktan sonra diğer arkadaşlarımızın sunumlarını izlerken Ross Lovegrove yanımıza gelip, kartını çıkardı ve “Çok esaslı bir proje yapmışsınız; beni ararsanız memnun olurum” dedi. Çok mutlu olduğumuz, hayatımızın çok değerli anlarından biridir. Jürinin hemen akabinde de bu sefer Zaha Hadid’den haber geldi: “Sizi ofise, görüşmeye bekliyorum” dedi. Ofise gittik, görüşmemizi yaptık, zaten kabul edilmek için çağırılmışız. 2006 yılı Mart ayı itibarıyla resmi olarak hayatımın çok değerli bir dönemi böylece başlamış oldu. Kariyerimin 6,5 yıllık en önemli yıllarıydı diyebilirim. Hem Zaha ile birlikte olmak hem Zaha'nın kurduğu Zaha Hadid Architects’te (ZHA) olmak müthişti. Zaha bizim için bir yol gösterici, bir rol modeldi; benim tabirimle de mentörümdü. Bir yandan da ofiste inanılmaz zihinlerle çevrilisiniz. Bunların birçoğu mimardı; bazıları da başka disiplinlerden katmanlı eğitimler alarak gelen kişilerdi. Bugün konuşulan bu kolektiflik konuları aslında benim o yıllarda keşfetmeye başladığım şeylerdi. Matematik ve mühendislik okumuş, üzerine mimarlıkla ilgili bir eğitim almış ve ofiste çok ilginç işler yapıyor, mimarlara katkı sağlıyor. Bu ne demektir, nasıl işler? Ekipte nasıl rol alıyorlar? Bunları keşfetmek benim için çok önemliydi.

Melike Altınışık: “Mimarlık pratiğimi, doğa ve teknoloji arasında insana dokunan bir gerçeklik yaratmak olarak tarifliyorum.”

YŞ Zaha Hadid’in ofisinde çalıştığınız bu süreçte hangi projelerde rol aldınız? Sizin için dönüm noktası teşkil eden işler hangileriydi?

MA Aslında beni dahil ettikleri ilk proje Kartal Masterplan projesiydi. 2006 yılında İstanbul'da Kartal için uluslararası ölçekte, bir kentsel tasarım yarışması açılmıştı. Zaha Hadid de oraya davetli mimarlardan biriydi. Master eğitiminde ekip olarak birlikte gerçekleştirdiğimiz bitirme projesi çok ilgilerini çekmişti. Çünkü ister istemez kent üzerinde sözler söyleyen tartışmalar yapmış, bununla ilgili yazılımlar geliştirmiştik. Master tezim dolayısıyla Kartal Masterplan yarışmasını kazanan projede ilk firkin oluşumuna çok önemli katkılarım olmuştu. Ofiste bir chalet yapılmıştı. Her birinde bir senior ve bir junior’ın bulunduğu 20 tane grup oluşturulmuş, yaklaşık 36-48 saat arası bir vakit verilmişti. O 20 ekip arasından bizim sunduğumuz proje tercih edildi; benim için çok değerli bir andı. Proje o fikir üzerinden, Zaha'nın da katkılarıyla geliştirildi. 2006-2009 yılları, ofiste Dubai, Abu Dabi, Tripoli gibi bölgelerde işlerin çok arttığı yıllardı ve bulunduğum ekiplerle birlikte bu projelerde rol aldık. Bir ara Michigan, ABD’de bir sanat müzesi projesinde yer aldım. Dubai'deki projeler bir yandan çok hararetli bir şekilde ilerliyordu. Tripoli'de bir konferans merkezi projesi üzerinde yaklaşık iki yıl çalıştık. 2010 yılı itibariyle Çin'de projeler yapmaya başladık. Benim son olarak içinde yer aldığım projelerden biri de Çin’deki Nanjing Youth Olympic Centre projesiydi. 400 bin metrekarelik çılgın bir projeydi. Ben ZHA’dan ayrılırken 2012 yılının sonunda projenin inşa süreci başlamıştı. O dönemde artık yolumu başka türlü ilerletmenin kararını almıştım. Çok zor bir karardı. Ya orada kalacaktım ve özgün projeler üzerinden çalışmaya devam edecektim ya da sıfırdan kendi beyaz sayfamı açacaktım. Zoru tercih ettim.

YŞ Zaha Hadid'in o kendine has çalışma tarzı, mimarlığı yapma biçimi bugünkü Melike Altınşık'ın mimari varoluşunu nasıl etkiledi? Özellikle şunları oradaki çalışma disiplininden edindim diyebileceğiniz somut unsurlar var mı?

MA Orada keşfettiğim, öğrendiğim, daha sonra geliştirmeye çalıştığım konular genelde organizasyonel ve sistemsel şeylerdi. Ekip olmanın gücünü, nasıl kişilerle birlikte çalışmam gerektiğini, üretim metodolojilerini nasıl yapılandıracağımı öğrendim. Tasarım dilini geliştirirken beyaz sayfadaki bir eskizle başlayan sürecin dijitalleşmeyle birlikte nasıl kendine başka var oluşlar bulacağının metotlarını geliştirmek... O yıllarda bu yaklaşımları keşfetmeye başlamış, geliştirmeye çalışıyorduk. Girdiğimde 80 kişilik bir ofisken çıkarken nüfus 400 kişilere varmıştı. Bu büyüme dengesi içerisinde Zaha'nın rolü de değişmişti. Zaman kavramı da değişmişti. İşte o zaman ekiplerin önemi ortaya çıkıyor. Benzer DNA'larda fikir üretebilecek bireylerin bir araya gelebiliyor olmasının önemi anlaşılıyor. Bir yandan mimarlığın kavramsal yönünü diğer yandan da diğer disiplinleri entegre ettiğiniz süreçleri tasarlamak. Bunlar benim için çok önemli öğretilerdi. Bu düşünce ve yaklaşım tarzı şu anda da bizim bir parçamız. O şekilde düşünüyor, o şekilde üretiyoruz. Zaha’nın yurtsuz olması ve o yurtsuzluk içerisinde ofis ortamını kozmopolit bir dünya laboratuvarına dönüştürme gerçeği söz konusuydu. MAA’nın da kozmopolit olmasını arzuluyorum ama bazen ülkenin bürokratik engellerine takılabiliyorsunuz. Bunlar hep gelecekte üzerinde düşünmemiz gereken konular olacak.

YŞ Size İstanbul’a dönme kararını aldıran nedenler nelerdi? Londra’da kalıp kendi ofisinizi orada kurmayı düşünmediniz mi?

MA Cevaplaması çok kolay değil. Kariyer tarafında çok katmanlı konular içerse de işin içinde duygusallık da var elbette. 2004'ten 2013'e kadar Londra'da yaşayıp, orada master eğitimi almış, çok önemli bir ofisin bünyesinde kariyer basamaklarını tırmanmaya başlamış, dünyanın çeşitli yerlerinde projelerde yer almış bir mimardım. Londra'da da kalabilirdim. İmkanlarım vardı ama ben İstanbul'da olmak istedim. Bu, aileye yakın olmakla ilgili olabilir. Bir yandan da dünya değişmişti. Yani ben Londra'ya gittiğimdeki dünya ile 2012'de bana bu kararı aldıran yolculuktaki dünya aynı değildi. Benim adresim İstanbul olabilirdi artık. Ama bu demek değil ki ben sadece İstanbul ile kısıtlı kalacaktım. Adresiniz İstanbul olur ama siz dünyaya seslenebilirsiniz. Bunu da yıllar içerisinde yapmaya çalışıyoruz. Bugün baktığımızda bizim Seul'de, Güney Kore'de bir mimarlık ofisimiz bulunuyor. Yakın gelecekte Londra'da da açacağız. Böyle adım adım büyüyecek. Sonra Amerika'da Los Angeles'ta hedeflerimiz var. Böyle hedefler koyuyoruz kendimize yıllar içerisinde. Tabii ki imkanlara, ilişkilere ve proje edinmeye ihtiyacınız var. Ama ben şunu biliyorum, bulunduğumuz çağ bize bu imkanı veriyor ve ben buna inanarak İstanbul'da olmayı tercih ettim. Mutlaka Londra'da olmam gerekmiyor, dedim. Ve çok özlemiştim. En özünde konuyu duygusal yapan neden bu olabilir. Dünyanın çok yerinde bulundum. İş dolayısıyla seyahat edip çalışma fırsatı buldum. Ama hiçbir zaman burada hissettiğim gibi hissetmedim. Burada olmak başka bir frekans veriyor herhalde, enerji olarak.

Melike Altınışık: “Mimarlık pratiğimi, doğa ve teknoloji arasında insana dokunan bir gerçeklik yaratmak olarak tarifliyorum.”

YŞ Döndüğünüzde sizi nasıl bir İstanbul karşıladı? Çalışma hayatına nereden başladınız? Uyum sorunu yaşadınız mı?

MA Gelmeden önce çok plan yapmadım. Genelde bu tip durumlarda hayatı biraz akışına bırakırım. AA'a girmem de planlı değildi, ZHA'ya dahil olmam da. O kapılar açıldıkça zaten kendi imkanlarını yaratıyordu. Şuna inanıyorum: Çok planlarsanız, kendinize engeller koyabiliyorsunuz. Aslında o kapıları açık bırakıp, keşfedip, fırsatlar sizi bulduğunda karar verirseniz hayat çok daha akışkan olabiliyor. Size düşünmediğiniz yönleri gösteren yolculuklara çıkabiliyorsunuz. Tabii ki hayaller ve gerçekler arasında her zaman farklılıklar var. 2008’de Londra'dan İstanbul'a baktığımda mimari bağlamda herkesin gündeminde olan, konuşmaya başladığı bir şehirdi İstanbul. 2013 yılı ise tam bir eşik noktasıydı. O eşikle birlikte ben sisteme, burada dahil oldum. En azından burada çabalamaya başladım. Kolay olmadı elbette. Bir yandan ekonomisinden tutun siyasetine kadar birçok bağlamda pek çok konunun tartışmaya açıldığı, zorlukların yaşandığı yıllar ve hala da hepimizin bildiği gerçeklikler var. Kolay değildi ama hep şuna inandım: Benim yolculuğum bir şekilde mimarlık üzerinden fikirlerimizi geliştirmek. Kendi ajandamız olmalı ve biz bu ajandayı adım adım geliştirmeliyiz. Bu süreç bazen uzun. MAA aslında ömür boyu sürecek bir ajanda. Kendimize ait bir rotamız var. Tam tariflemediğimiz ama sürekli eklemlenerek gelişen, araştırmaya önem veren, birbirlerini geliştiren projelerle türetmeye ve karşılaştığımız engelleri adım adım aşmaya yönelik bir anlayışımız var.

YŞ Yarışmalar mimarlık ortamında yaygın olarak kullanılan bir iş edinme yöntemi. Sizin yarışmalara bakış açınız nasıl?

 MA Yarışmalar çok önemli. Zaha da kendi mimarlık ofisini kurmadan önce o kadar çok yarışma projesi yapıyor ve o kadar çok kaybediyor ki. Ama sonunda bir-iki tanesini kazanıyor ve böylece bilinirlik yolculuğu başlıyor. Yıllar içinde katıldığınız yarışmaların tipleri ve tipolojileri değişiyor. Önce açık yarışmalara katılıyorsunuz. Daha sonrasında davetli yarışmalar başlıyor. Yarışmalarda aslında karşınızda bir işveren var, fakat o işveren sizin tasarlama sürecinize dahil olmuyor. Problemi önünüze koyuyorlar ve siz orada bir fikir ya da manifesto geliştirebilecek özgürlüğe sahip oluyorsunuz. Benim için yarışmaların önemi buradan kaynaklanıyor. Yarışma projelerine dahil olduğumuzda genelde jüride kimlerin olduğunu öğrenmem. Proje ilgimi çekiyor mu, o proje bizim ajandamızda değerli bir yere sahip olacak mı, bunları önemserim. Üzerine düşünerek, araştırarak kendimize bir katkı sağlayabilecek miyiz diye bakarım. Birincil önceliğimiz budur. Daha sonra kazanırsak elbette çok mutlu oluruz ve yolumuza da bir sonraki projeyle devam ederiz. Bu dönemde öğrenci olan genç arkadaşlar çok şanslı. O kadar çok yarışma var ki, bizim öğrencilik yıllarımızda yoktu. Malzeme araştırmalarından tutun, mimari ölçeğe ya da kentsel ölçeğe kadar çok farklı tipolojilerde yarışmalara katılabilme fırsatları var. Yarışmaların önemi fikir geliştirmek için vesile olmaları ve üretmeye teşvik edici olmalarından kaynaklanıyor. Yarışmanın size koyduğu zamansal bariyer, sizin kısa bir süre içerisinde fikrinizi olgunlaştırıp bir karar vermenize ve o kararı da temsil etmenize vesile oluyor.

YŞ Siz de Çamlıca TV Kulesi projenizi bir yarışma ile elde ettiniz değil mi?

 MA Çamlıca TV Kulesi için açılan yarışmaya 2011 yılında henüz Türkiye’ye dönmeden önce katılım sağlamıştım. Uygulanıp uygulanmayacağı belli olmayan bir fikir projesi yarışmaydı. Heyecanlanmıştık ve onun bir parçası olmak bizim için değerliydi. Bir telekomünikasyon projesinden bahsediyoruz. Aslında bu tarz tipolojiler -genelde hep söylerim- mühendislerin sanat eseri olarak bilinirler. Mimarların geliştirdiği fikirden öte mühendislik kısmı ön plana çıkar. Bu bağlamda beni en heyecanlandıran kısmı daha o zamanlarda yarışmaya katıldığımızda, mimar ile mühendisin birlikteliği üzerinden türeyebilecek, bugünü ve bu çağı gelecek üzerinden konuşabilecek bir proje üretebilme olasılığıydı. Bu amaçla katıldığımız, daha sonra ödül grubuna giren, akabinde de 2014 yılı itibariyle yapımına karar verilen bir yarışmaydı.

YŞ Projenin uygulanma kararı verildiği andan itibaren nasıl bir süreç yaşadınız?

MA Zor bir süreçti elbette. İstanbul’a yeni dönmüştüm. Bir yandan eğitim vermeye çalışıyorum. Buradaki akademik dünyayla olan ilişkimi güçlendirmeye çalışıyordum. Bir yandan yarışmalara katılıyordum; çünkü geçmişten gelen önemli bir bilgi birikimine sahiptim ve onu kullanmak istiyordum. Kule projesinin uygulanacak olması benim için büyük bir imkandı. Geçmişte edindiğim bilgi birikimini burada gösterebileceğim bir altyapıya sahiptim. Sahip olduğum bilginin gücünü dönüştürmek elbette çok kolay olmadı. Hikaye öncelikle doğru ekibi kurmakla başladı. Yani siz mimar olarak varsınız ama diğerleri kimler? Bu projede yer alacak mühendisler, danışmanlar kimler olacak? Teknik şartnameden başlayarak katman katman planlanması, Türk mühendisler ve danışmanların yanı sıra yabancı mühendis ve danışmanların olacağı bir grubun oluşturulması, mimari ekibi bu uzmanlıkta kişilerle donatmak kolay değildi. Genç bir ofistik, bugün geriye dönüp baktığımda nasıl yapmışız, diyorum. Demek ki o yola ilk adımı atmalısınız. Bildiğiniz şeyi yüzde yüz bilmeyebilirsiniz ama bir yöntemi biliyorsunuzdur. Bir prensibi biliyorsunuzdur. Önünüzü açabilecek olan ilk adımı atabileceğiniz veriye sahipsinizdir. O adımı attıktan sonra ikincisini keşfeder, iş üzerinde öğrenir ve kendinizi geliştirirsiniz. Çamlıca Kulesi, Türkiye'deki kamu sistemini anlamaya, bu kapsamda bir projenin hakkını verebilecek ekipleri entegre edeceğimiz bir sistemi oluşturmaya, süreç içerisinde karşımıza çıkan bütün zorlukları adım adım nasıl aşabileceğimize cevaplar bulmaya çalıştığımız, zorlu ama bence çok değerli bir projelendirme süreciydi. Yapım sürecinde ise biz fahri olarak yer aldık. Çünkü, resmi olarak bizi dahil etmediler ama ben fahri olarak her bağlamda projenin takibi içerisindeydim. Elimden geldiğince takip ederek, belli yerlerde uyararak, projeye uygun şekilde yapılmasına çabaladım diyebilirim. Bu da sistemin keşfettiğimiz bir başka gerçekliğiydi. Önümüze konan o engelleri aşabilmemiz ise başka bir gerçeklik oldu.

YŞ Geçtiğimiz Mayıs ayında temel atma töreni gerçekleştirilen Seul Robot ve Yapay Zeka Müzesi’nin hikayesini dinleyebilir miyiz?

MA Bu uluslararası yarışmadan 2018 yılının sonlarında haberimiz oldu. Güney Kore'de, Seul Büyükşehir Belediyesi'nin açtığı bir proje yarışmasıydı. Bir robot müzesi yapılmasını diliyorlardı. Çok heyecanlandım. Robotlardan, bilimden, müzeden bahsediyorlar. Bugüne kadar tartıştığımız, sözünü ettiğim MAA ajandasının kavramsal duruşunu açıklayabilme gücüne sahip konuları bir arada içeriyor. Katıldık ve seçilen 5 finalist projeden biri olarak Seul’e çağrıldık. Yüz yüze yaptığımız sunumun ardından MAA'nın projesi birincilikle yarışmayı kazandı. Bizim için tabii bambaşka bir serüven başladı. Bu projeden önce, MAA İstanbul'u kurduk; ikinci ofisimiz tabii ki geçmiş tecrübelerime istinaden MAA Londra olur diyordum. Bir anda kendimizi Uzakdoğu’da, hiç düşünmediğimiz bir yerde bulduk. Bu nedenle de söylüyorum: Siz kapıları açık bırakın hayat yolculuk içerisinde kendi serüvenini zaten kuruyor. Öncelikle bizden bir ofis kurmamız talep edildi ve Güney Kore'de bütün o ilişkileri kurmaya başladık. Bir yandan da yerel bir ofisle çalışmamız istendi. Çünkü hiçbir zaman tek başınıza sözleşme yapmanıza izin vermiyorlar. Hepsini adım adım aştık ve proje süreci başladı. Sonra projeyi geliştirdik, üzerine çalıştık, araya pandemi girdi. Pandeminin bütün engellerine rağmen 13 tane kurul görüşmesini aşabildik. O görüşmelere şahsi olarak benim de katılmam bekleniyordu. Pandemi öncesinde iki ayda bir yaklaşık 2 haftam Güney Kore’de geçiyordu. Pandemiyle birlikte süreci oradaki yerel ofisimizle birlikte online olarak yürütmeye devam ettik. 2021 Mayıs itibarıyla da artık projemizin inşa süreci başladı. Robotlar eşliğinde bir temel atma töreni gerçekleştirildi. Bu proje, MAA'nın düşünsel manifestosunu yapıya dönüştürme şansı bulabileceği bir altlık niteliğindeydi. Çünkü bu müzede sadece robotlar ve yapay zeka teknolojileri sergilensin istemedik. Serginin de ötesine geçerek yapı, bu teknolojileri mimari ölçekte de kullanılabilir mi sorusunu sormak istedik. Robot teknolojileri, peyzaj betonunun dökülmesinden tutun da üç boyutlu yazıcılarla üretilen cephe panellerinin takılmasına kadar yapım aşamasında görev alabilir mi diye düşündük. Ve bunların bir kısmı şu an gerçekleştirilebildiği için bu proje portföyümüzde çok özel yeri olan işlerden biri. MAA’nın da global olarak sesini duyurmasına vesile oldu diyelim. Şu anki planlamaya göre yapının inşaatı 2023 Temmuz ayında tamamlanmış olacak.