Kadınları baş tacı edelim

Şayet günümüzde sonu ölümle biten kadına şiddet vakaları varsa bu sorunun temel kaynağı, insanlığın tarihi ve inançların Yaradan’dan ne kadar uzak olduklarıyla ilintilidir

İnsanlığın uygarlaşma serüveni (tarihi) boyunca kadınlar, önce doğurganlığı akabinde besleyici rolleriyle kutsal bir konumdayken, çağdaş denilen şimdiki zamanda, toplum hayatının dışına dinsel gerekçelerle itilmişlerdir. Kadına şiddet, sadece fiziki anlamda düşünülmemelidir; sosyal hayatın her alanında kadınların özgürlüklerini ne gerekçeyle olursa olsun dar sınırlarla belirleyen tüm düşünce ve uygulamalar, ilkel düşünce yapısının en    temel göstergesidir.

İnsanlığın yaratıcısı olan yüce Yaradan nezdinde kadın erkek diye bir kategorize yokken, nasıl oluyor da kadından hiçbir farkı olmayan ne fazla ne de eksik tarafı bulunan erkekler, kadınlara yüz yıllardan beri bu zulmü ediyor? Bunun tek bir cevabı vardır: Kutsal kitabı okuyup ama anlayamayan cehalet.

İlk Çağ’dan günümüze kadar hemen hemen bütün kültür ve inançlarda kadınlar, ne yazık ki her türlü kötülüğün kaynağı olarak erkeğin söylemlerinde konu edilmişlerdir. Havva ve Pandora, akla gelen ilk örneklerdir. Bir anlamda insanlık tarihine doğurganlığı, besleyiciliği, şefkat ve merhametiyle yön veren kadın, kültürel hayata geçilince erkeğin dilinde mitolojik olmaktan kurtulamayacaktır.

Bu sürecin başlangıcında, kadının erkeğin kaburgasından yaratılması ifadesi vardır. Bu ifade Yaradan’a ait değildir elbette; din adına kendisini iktidar zanneden, ama özünde kompleksli bir erkek söyleminden ibarettir. Ve bu erkek egemen toplum, dizginleri ele geçirince, kadını akıldan yoksun, kirli ve her türlü beladan sorumlu tuttu ve hiç korkmadan yüce Yaradan’ı da kaynak göstererek binbir günaha girdi. Şaşırtıcı olansa kadınlar semavi dinlerde de kalıplara sokulacak ve asla erkekler tarafından belirlenen sınırlarından çıkmalarına müsaade edilmeyecektir.

Birbirine eş kıldı

Şayet günümüzde sonu ölümle biten kadına şiddet vakaları varsa bu sorunun temel kaynağı, insanlığın tarihi ve inançların Yaradan’dan ne kadar uzak olduklarıyla ilintilidir. Yaradan, şefkat ve merhametiyle kendi kendisine “kün” ol dedi ve bütün âlemleri yarattı. Mükemmel olan Yaradan, mükemmelliği gereği yarattığı her şeyi birbirine eş kıldı. Ve onların her birini yaratıcılık vasıflarıyla donattı. Birini diğerine üstün kılmadı; birbirlerini tamamlasınlar ve nimetlerinden faydalanarak hem mutlu yaşasınlar hem de kendisine şükretsinler diye kadını erkeğe, erkeği kadına eş olarak yarattı. Allah birdir; birlikte olmamızı ister. Kadın erkek diye her kim bir ayrıştırma içindeyse o kişi varlıktan habersizdir ve tek varlık olan Yaradan’dan habersiz olanlar da “yok olsun”. Bu yok olsun bir beddua değildir, aksine duaların en güzellerindendir bu tür insanlar için. Yok oluşundan kastımız; benliklerinden, kibirlerinden, nefislerinden yok olsunlar da yüce varlığın şefkati, merhameti, tevazusuyla tanışarak bir başka türde var olsunlar.

Dişil enerji

Yaradan ile her birimiz ruh “can” olarak birlikteyken, Yaradan bizi bu bedenlerle tecelli ettirdi. İçimizden bir can, Yaradan’a dedi ki: “Ya Rabbim, biz sana yanındayken cananımız, Yaradan’ımız diye sesleniyor, şükrediyoruz. Dünyada tecelli ettiğimizde sana ilkin hangi isminle sesleneceğiz merak ediyoruz?” Yüce Yaradan da o can’a dedi ki: “Doğar doğmaz yani bu ruhun o bedenle buluştuğunda ve ilk konuşmaya başladığında anne diyeceksin; yani annen nezdinde ben olan Yaradan’ına.”

Değerli dostlar! Her kadın bir annedir; doğum yapmış olsa da olmasa da. Nezaket, zarafet ve sanat dişil enerjiye gereksinim duyar. Yaratıcılığın en önemli vasıfları olan bu enerjiden mahrum kalmamak, istifade edebilmek için kadınları baş tacı edelim.