93 Harbi’nden Darülaceze’ye

17 Ocak 2021

Yurdumuzun her yerinde yaşlı, bakıma muhtaç her kim varsa; onların en yakınında bulunanlar, birer Darülaceze gibi onlara destek olmalıdırlar

1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nda, yaklaşık 600 yıl dünya siyasi, ekonomi ve askerî tarihine yön veren Osmanlı İmparatorluğu en ağır yenilgilerinden birini alır. Bu savaş “93 Harbi” diye bilinir ve yaygınlıkla aynı isimle anılır. Bu savaştan kısa süre sonra da asıl büyük yıkım olan Birinci Balkan Savaşı’nda, Edirne dahi Osmanlı topraklarından çıkar. Küçük Balkan devletleri, Osmanlı’dan kopardıkları yerleri aralarında paylaşırken çıkan sorundan iyi yararlanan Enver Paşa, manevi başkentimiz Edirne’yi yeniden Osmanlı topraklarına katar.

93 Harbi sırasında alınan ağır yenilgiden sonra başta Bosna olmak üzere birçok Balkan şehir ve kasabalarından ana kara olan Anadolu’ya yaklaşık 400 bin göçmen gelir. Büyük bir sefalet içinde ve psikolojik yıkım altında anayurda gelen bu insanlar arasında yaşlı, bakıma muhtaç çok sayıda insan için devrin padişahı II. Abdülhamid Han elbette kayıtsız kalmaz ve bu insanlar için barınacakları, bakımlarının sağlanabileceği bir tesis için gerekli buyruğu verir. Hatta kendi değerli eşyasından bir bölümünü satışa çıkararak 7 bin altın değerinde elde edilen meblağı bağışlayarak yardım kampanyası başlatır. Malum olduğu gibi birinci sınıf bir marangoz ustası olan II. Abdülhamid, kendi yaptığı eserleri satarak kişisel masraflarını devletin hazinesine dokunmadan sağlamaya özen gösterirdi.

Bakıma muhtaç, düşkünlerin evi anlamına gelen Darülaceze’ye kabul edilenler arasında ırk, dil, din ve sınıf farkı asla gözetilmez

Darülaceze kuruluyor

Yardım kampanyasından sağlanan 40 bin altın tutarındaki destekle Darülaceze adlı onur kaynağımız olan müessesenin inşaatı başlatılır ve 31 Ocak 1896 tarihinde resmen açılır. Çok daha önce hizmete girmesine rağmen, resmî açılışı yukarıda verdiğim tarihte yapılır. 200 yataklı bir yatakhane kapasitesine sahip Darülaceze’de kadınlar için iki, erkekler için iki olmak üzere dört bina inşa edilir. Bunların yanına bir hastane, bir hamam, bir çamaşırhane ve fırın ilave edilir. Bakıma muhtaç, düşkün, acizlerin evi anlamına gelen Darülaceze’ye kabul edilenler arasında ırk, dil, din ve sınıf farkı asla gözetilmez; kurum, halen bu disiplin ve yüksek ahlakla hizmetine devam etmektedir. Öte yandan Darülaceze yapı topluluğunun içinde cami, kilise ve havra mevcut olup; Osmanlı’nın inançlara gösterdiği üstün saygısının en iyi örneği olarak karşımızda durur.

İronik bir durum

Yazının devamı...

Sinan’ın disiplini

10 Ocak 2021

Mimar Sinan yeri geldiğinde yerel, kimi yerde bölgesel, birçok yapısında ulusaldır; evrensel ölçekle tescillenmiş bir başmimardırAntik Çağ’dan beri görülen kubbe mimarisinin ilk görkemli örneği elbette Ayasofya kubbesidir. Avrupa kubbe mimarisi üst üste iki kubbe sistemini benimser. Katedrallerin çoğunda bu görülür. Yani dış kubbe iç kubbenin yeterli etki bırakmayan şeklini kapatır. Mimar Sinan ise tek kubbeyle hem iç mekânı örter hem de dış görünüşün ana hatlarını belirler. Bir anlamda kubbeyi dışarıdan gören birisinde uyanan hayranlık hissi onu iç mekâna davet eder; akabinde de benzer hayreti iç mekânda kubbenin altında yaratılan büyük boşluk içinde hayranlığı devam eder.

Edirne’nin simgesi Selimiye dışarıdan zariftir, estetiktir; gereklidir ve faydalıdır. Zaten bir şey hem gerekli hem de faydalıysa güzeldir. Bu bağlamda Selimiye çok güzeldir. Dışarıdan zarif, iç mekânda ise geniştir. Ekrem Akurgal’ın ifadesiyle “mimarinin içi Roma (hacimsel büyük yapılar), dışı ise üçgen alınlıklı ve ince işçilikle zarif sütun başlıklarıyla Yunan’dır. Dışarıdan zarif görünmekle birlikte içeride oluşturduğu genişliğin bir arada verilmesiyle mimarinin içi ve dışı tek bir binada verilir ve bu Selimiye’dir.

İmparatorluk şehir mimarisi

Mimar Sinan Süleymaniye Külliyesi’ni inşa ederken âdeta Osmanlı’nın imparatorluk şehir mimarisini de belirler. Birçok yapı topluluğunu ideal bir şekilde alana yerleştirmekle şehir planlaması da uygular. Bu bağlamda Konstantiniye kokan şehri, Süleymaniye Külliyesi ve akabinde payitahta yaptığı diğer onlarca eserle İstanbul yapan Sinan’dır. Mimar Sinan, imparatorluğun her yerinde eserler veren bir başmimardır, ama aslında ona İstanbul mimarı demek daha doğrudur. İmparatorluğun her önemli yerindeki Sinan eserlerinin sayısı 400’ü bulur. Bu eserlerin yarıya yakınının günümüze kadar işlevsellikleriyle ulaşması da büyük bir başarıdır. Dünyada Sinan’dan başka bir mimar yoktur ki, eserlerinin sayısı bu kadar çok, bu denli çeşitli disiplinlere ait olsun ve 500 yıldan beri başta deprem olmak üzere çok sayıda doğal afete maruz kalmasına rağmen günümüze kadar gelebilsin. Hem de tüm işlevsellikleriyle…

En büyük aşama

Sinan başyapıtları haricinde, sadece Mağlova Su Kemeri’ni inşa etmekle yetinseydi bile, mimarlık tarihinde adı “büyük mimar” diye anılırdı. Öte yandan 16’ncı yüzyılın en büyük projesi olan Kırkçeşme su yolu üzerinde birçok su kemeri yapmakla birlikte suyu şehrin maslaklarına 55 kilometre uzaklıktan takdire şayan bir hesaplamayla ulaştırır. Günümüzde bu yollarla getirilen sular halen çeşmelerden akmaktadır.

Sinan, Selimiye’de de külliye inşa eder aslında. Ama cami ön planda kalsın diye külliyenin diğer unsurlarının ölçeğini küçük tutar. Süleymaniye deyince akla topyekûn külliye, Selimiye deyince aklımıza sadece cami gelir.

Simge eseri

Yazının devamı...

Aydınlama yolunda yeni adımlar

3 Ocak 2021

2021 öyle bir yıl olsun ki ne affedelim birisini ne de af dileyelim birisinden2020 yılının yıkıcı bütün etkilerini geride bırakmak için aceleyle 2021 yılını bekler olduk. Benim gibi birçok insan, belki de ilk kez bir an önce içinde bulunduğu yılın bitmesini bekledi. Düne ait güzel anılar, neşeler, değerli paylaşımlar geride bırakılırken hüzünlenirdik; 2020 senesi için bu duygular içinde değiliz!

“Her şerde vardır bir hayır” der eskiler; ancak nereden baktığınıza da bağlıdır bu elbet. İnsan olarak kendimizle büyük sorunlarımız var. Birçoğu da geçmişten gelen arkaik karmaşıklıklar. 2021 yılında, başta bu yazıyı yazan fakir olmak kaydıyla aydınlanma yolunda adımlar atmak zorundayız.

Psikolojik eşikler önemlidir yeni başlangıçlar için. Eskiyi öldürüp yeniyi doğurmalıyız. Dünde bırakmak istediğin şeyler, insanlar, senin arzunla kaldılarsa affet onları ki bu erdemdir; şayet bırakmak zorunda kaldığın ve senden kaynaklanan hatalarla mahcubiyet hissettiğin insanlar varsa da onlardan af dilemeliyiz.

Sevgi kutsaldır

Işık ancak affedersen ve af dileyebilirsen yanar; tüm bedeninin bir alev topu olmasını istiyorsan yanmaya gücün yetebilmeli. Yanmaya tahammül edemeyenin ışığı olamaz. 2021 öyle bir yıl olsun ki ne affedelim birisini ne de af dileyelim birisinden. İyi olalım kendimize, doğaya, eşlerimize, dostlarımıza tüm canlılara. Yaradan 2021 yılında herkesi iyilerle karşılaştırsın. Aslında Yaradan karşılaştırır birbirlerine en iyi gelecek insanları, ama ne yazık ki biz bilmiyoruz birbirimizin kıymetini. Ne acıdır keşke demek; şayet bana bizim için bir dua edin deseniz; size hayat boyu hiç keşkeniz olmasın diye dua ederim. Bilirim ne kadar acı olduğunu da ondan size dua etmek isterim.

Sevgi, şefkat, sır, aşk kutsaldır ve bizler bu kutsallara hayran olmalıyız. Ne güzel nimetlerdir bunlar insanı kendi gözünde ve başkasının gözünde yükseltir. Kadir ve kıymet bilelim her zamankinden daha çok bu yeni 2021 yılında ve tüm hayatımız boyunca. Kaybedince anlamayalım kaybetmiş olduğumuzun değerini. Onu aramaya başladığında ise çok geç dememen için de size dua ediyorum.

Pişelim pişelim olgunlaşalım

2021 vefa, vicdan, cömertlikle doldursun hepimizi. Vefa ona yaklaştırır bizi onun olan her şeyin kıymetini bilerek; vicdan ise sesten ibarettir. Keza vicdanının sesi Yaradan’ın sesidir. Cömertlik ise o ne kadar ben ben dese de; sen sen ol da ben yerine sen diyebilmektir.

Yazının devamı...

Kybele’nin gizemi

27 Aralık 2020

Kybele, Frig medeniyetinden de eski çağlardan gelen ana tanrıça algısının inançsal düzeyde dile dökülmesi, belli kalıplarda yazıya aktarılması ve önemlisi de son derece kanlı bir şekilde ritüellerin oluşturulmasıydı

Kybele, ana tanrıçadan daha çok bir gizem diniyle ön plana çıkar. İnsanların inanç isteklerini doyurmak amacıyla ortaya çıkan gizem kültleri içerisinde Mitras ve Dionysos kültleriyle birlikte önem arz eder. Başta Kybele ve Mitras gizem dinlerinin inananları için amaç, gizemlere eren insana kültün tanrısı/tanrıçasının yaşadıklarını duyumsatmak ve onu zorlu bir geçiş döneminden sonra tanrı/tanrıça ile bir olabilmenin büyük coşkusuna ermektir.

Kybele, Frig medeniyetinin kült tanrıçasıydı. Onu kayalıklar, yabani hayvanlar en iyi ifade eden göstergelerdi. Günümüzde Eskişehir, Kütahya ve Afyon bölgesini kapsayan coğrafya Frigya olarak anılırdı. MÖ 8’inci ve 7’nci yüzyıllarda üstün bir medeniyet olan Friglerin inanç sisteminin en zirvesinde ana tanrıça Kybele yer alırdı. Ve bu tanrıçanın kült merkezi Pessinus adlı şehirdi. Günümüzde Eskişehir’in Sivrihisar ilçesi yakınında bulunan bu antik şehir Kybele’ye adanmıştı. Kybele, Frig medeniyetinden çok daha eski çağlardan gelen ana tanrıça algısının inançsal düzeyde dile dökülmesi, belli kalıplarda yazıya aktarılması ve en önemlisi de son derece kanlı bir şekilde ritüellerin oluşturulmasıydı.


Yazının devamı...

Nardugan aydınlığı

20 Aralık 2020

Türkler, 21 Aralık’ı, “güneşin ağacı” veya “doğan gün” anlamına gelen “Nardugan” isminde özelleştirir. Ağaç kültü altında tanrıya hediyeler sunma ritüeli ise yüzyıllar sonra Hristiyan Batı toplumuna Noel ağacı adıyla geçer

İnsanların, doğanın döngüsü ve gökyüzündeki değişimlerin anlamına yönelik sorulara buldukları cevaplar, nihayetinde inançsal takvim günleri ve bununla ilişkili ritüeller oluşturmalarını sağlar. Tarıma ve hayvancılığa dayalı ekonominin meydana getirdiği Türk kültür tarihi boyunca güneşin egemenliğinin doruk noktası 21 Haziran ne kadar önemliyse gecelerin egemenliğinin zirve zaman dilimi olan 21 Aralık daha da önemlidir. Çünkü beklenen; gündüzün egemenliğinin başlangıç günüdür. En uzun gecenin; karanlıkların son bulduğu, uzamaya başlayan gündüzün ve dolayısıyla ışığın egemenliğine doğru yönelişin ilk adımıdır.

Türkler, 21 Aralık sonrasında karanlıkların yerini aydınlıklar alacağı için, bugünü “Nardugan” isminde özelleştirir. “Güneşin ağacı” veya “doğan gün” olarak tercüme edebileceğimiz bugün boyunca birçok ritüel gerçekleştirilirdi: Tanrı Ülgen’in güneşi ve aydınlığı yeniden insanlara bağışladığı inancıyla gökyüzüne uzanan bir ağacın altında toplanır, kansız adaklarını, Tanrı Ülgen’in kendilerini bir araya getirdiği ağacın altında ona sunarlardı. Bu ağaç çam veya kayın ağacı olabilirdi.

Nardugan’dan Noel’e

Ağaç kültü altında tanrıya hediyeler sunma ritüeli, yüzyıllar sonra Hristiyan Batı toplumuna Noel ağacı adıyla geçer. Bugün boyunca Türkler nar meyvesini kırıp etrafa saçarlar ki, gelecek yıl binbir türlü bereketli olsun diye. Aynı ritüeli İranlılar da yapar, ancak yüklenilen imge farklıdır: “En uzun gece gibi ömrümüz, bahtımız uzun olsun derler”; geceden şikâyet etmez, onun uzunluğundan çıkarsamalar yaparlar. Çünkü İran ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalı değildir.

Bir toplum kültür hafızasını canlı tutabilirse yılın birçok günü festivallerle geçer.  Edebiyat ve sanatın arkasındaki gerçeklikler mitlerden ibarettir. Geçmişi her haliyle bilenler, anlayabilir ve onu korumanın yanı sıra aktivite ederek insanları bir sebeple birleştirir. Bu bağlamda Bodrum’un cennet köşesi Gündoğan’da, 21 Aralık’ta Nardugan Anıtı’nın açılışı yapılacak. Kültür tarihimizin bu özel günü için hayatta iken büyük emek vermiş, bugünü insanlara anlatabilmek için çaba sarfetmiş merhum Arif İsmet Vidinli’nin tüm arzularını saygıdeğer ailesi, Nardugan Anıtı’nı yaptırarak taçlandırmıştır.

Bodrum’da Nardugan Anıtı

Yazının devamı...

Dionysos’un şifreleri

13 Aralık 2020

Sahne sanatlarının demokrasinin ortaya çıkmasını sağlayan tanrısal figürüdür Dionysos. Sanat, kültür ve edebiyat dünyasını da zaten söylenceler, hayaller besler

Bu hafta bir Anadolu tanrısı olan Dionysos ile “merhaba” demeyi sürdürelim; onun mevsimi olan sonbaharda şarap ve eğlence tanrısını irdeleyip, inceleyelim. Mitolojinin Egeli tanrısı Dionysos ile ilgili söylenceler çok çeşitlidir. Dionysos insan ile doğa arasında bir köprüdür. Roma inanç dünyasındaki adıyla Baküs, yani bizim anlı şanlı Dionysos, ona inananları bu amaçla taşıyan bir tanrıdır.

Antik dünyanın en büyük Dionysos tapınağı, Teos (İzmir, Seferihisar, Sığacık) şehrindeydi. Mitlere göre doğum yeri ise Nisya (Aydın yakınlarında) şehriydi. Sahne sanatlarının, demokrasinin ortaya çıkmasını sağlayan tanrısal figürdür Dionysos. Bu tanrı için yapılan törenlerde rahipler, satir kılığına girer, türlü alaycı komiklikler yapıp müzik eşliğinde keçi türküleri söyler ve dans ederdi. Rahiplerin kolları omuzlarından yukarı doğru aheste aheste kalkarken bacaklarıyla dar bir alanda zıplar, dizlerini sırayla yere çarparlardı. (Günümüzün halk oyunu zeybek, kökenini bu Dionysos rahiplerinin tören danslarından alır). Nihayetinde tamamen kendinden geçme durumu ortaya çıkınca beraberlerinde getirdikleri keçi ve oğlakları kurban ederlerdi. Bu törenlerde ortaya çıkan trajedyanın keçi türküsü anlamına geldiğini bilmemiz gerekir.

Dionysos törenleri kısa zaman içerisinde, giderek iktidarın hicvedildiği bir gösteriye dönüşür. Tavuk kılığına giren bir mürit, politikacıları alaya alırdı. Toplumsal nitelikte ve muhalefet görevi üstlenen bu törenler sıklıkla yaşanmaya başlar. Bir anlamda kılık değiştirilerek dans edilen bu eleştirel durumdan komedya sanatı doğar. Komedya günümüzdeki anlamıyla eğlendirici bir tür değil son derece ciddi bir eleştirel yöntem olarak ortaya çıkmıştır.

İktidarın hicvedildiği gösteri

Dionysos, dansın ve tiyatronun koruyucusu olarak da gösterilir. Seyirlik oyunlar Antik Çağ’da toplumsal tapınmanın bir parçası olarak görülür. Kızgın tanrıları yatıştırmak için çoğu defa afet zamanlarında oyunlar tertip edilir. On gün süren Dionysos festivalleri, sonbaharda yapılmakla birlikte inançsal takvim günleri 6 Ocak’tır. Şarap tanrısı olduğu için asma ağacı kült ağaçlarıdır. Roma’nın Hristiyanlığı benimsemesinden sonra İsa’nın doğum gününün uzun tartışmalar sonucunda 6 Ocak olarak kabul edilmesinin bir önceki din olan Paganizmin şarap tanrısı Dionysos ile bağlantısı kolayca kurulabilir. İsa’nın da sembolü asma ağacıdır. Hatta Dionysos festivallerinde rahipler nehre gidip şarap testilerini suyla doldurup getirirdi. İsa’nın davet edildiği düğünde havarilerini nehre gönderip su getirttiğini ve akabinde suyu şaraba dönüştürdüğünü “İncil”lerden okumaktayız.

Bütünsel anlamda özgür olabilmek

İsa ile Prometheus ve Dionysos arasında kurmaya çalıştığımız bağlar, bir önceki din ile yeni din arasındaki söylence türünden birçok izleri kolayca gündeme getirir. Haddizatında bu normal bir durumdur. Yeni din eski dine ödünler vererek yayılma, tutunma imkânı elde eder. Aslında her çağa göre modern insanın bir yaratımı olan mitler, tüm canlılığını devam ettirir. Sanat, kültür ve edebiyat dünyasını söylenceler, hayaller besler. Hayal kuran herkes nihayetinde ona ulaşır. Hayaline odaklanmak yeterlidir...

Yazının devamı...

İstanbul’u aşk ile hissedin

6 Aralık 2020

Tüm şehirlerin en görkemlisi, en güzeli, en anlamlısı. Edebi olarak düz yazıyla söze gelirken içinde keyifle yürüdüğümüz, şiir diliyle de yedi tepesinden ayrı ayrı göklere koşarcasına yükselerek seyreylediğimiz şehirdir İstanbulYeryüzünde hem coğrafi güzelliği hem de tarihsel kültürel miras eserleriyle bütünleşmiş ve bu muazzam birlikteliğiyle açık ara tüm şehirlerden ayrışmış bir şehir varsa, orası doğrudan İstanbul’dur. “Tek başına” bir şehirdir. Bir İstanbul şairi ve düşünürü olan Yahya Kemal Beyatlı der ki, “Yeryüzünde birçok şehir birbirine benzer. Ancak yalnızca İstanbul kendisine benzer.”

Her yılın dört mevsiminde yaşatan bir şehirdir. İlkbaharı, Boğaziçi’nde erguvanlarla başlatır; yaz mevsiminde şehri çevrelemiş ormanlarıyla serinletir; sonbaharda yerler sarı ve yeşil, gökyüzü beyaz mavi olur; kış mevsiminde geceleri uzundur ama karanlıklar altında değildir, gündüzleri ise çarşı pazar çeşitliliği ve dinlenme noktalarının bolluğuyla kısa değildir.

2 bin 500 yaşında olan bu kadim şehri kendisinden dinlemeli, anlamalı ve anlamlandırmalıyız. Tarih, coğrafya şehri olmakla birlikte, onun aslının aslını edebiyat ve şiir dile, söze getirir. Tüm kadim şehirler, orada yaşayan insanlardan kendi karakterine uyum sağlamalarını bekler. Bir şehrin kimlik ve karakterine uyum sağlayanlar o şehri muhafaza ederler. Şayet şehri anlayamamışlarsa o şehri tahrip eder ve kimliğine zarar verdikleri gibi kendileri de kimliksiz bir kişiliğe bürünürler.


Yazının devamı...

İnsan ve insanoğlu

29 Kasım 2020

Doğrulanmış olanı takip edenler özgür, neşeli ve üretken topluluklardır; olasıyı, olabilirden ve olabiliri de hayal ürününden ayrıştıramayanlar ise bağımlı kalmış insanlardırDoğrulanmışı olasıdan, olasıyı olabilirden, olabiliri de hayal ürünü olan şeylerden ayırt etmek hem çok zordur hem de bir o kadar keyiflidir. İnsanın tarihi yüz binlerce yıl sürer. Avcılık ve toplayıcılık yapan ve temel amacı hayatta kalabilmek olan insanın bu tarih sürecinde bir gelişim gösterdiğini görmek olanak dışıdır. İnsanoğlunun tarihi, yerleşik hayata geçilmesiyle başlar. Eski Çağ için gösterilen Paleolotik, Mezolotik, Neolitik zaman evreleri ile yakın zamanların İlk Çağ, Demir Çağı, Bakır Çağı, Tunç Çağı, Orta Çağ gibi isimlendirmeler bunun birer doğrulanmış kesitleridir. Ancak tarıma ve hayvancılığa dayalı ekonomiler ile birlikte yapılmış bu doğrulamalar, olasılıkları da beraberinde taşır. İnsanoğlu olabilmiş organize toplumlar ile bunu gerçekleştirememiş insanların tarihi, birçok yerde aynı zaman diliminde iç içe geçmişliği de beraberinde getirir. Aynı bölgede birileri insan, diğerleri ise insanoğlu olabilir.

Her çağ, insan ile insanoğulları arasındaki en temel ortak kavramı; toplumların inançsal yaratımları, onların sosyolojik durumlarını yansıtır. Doğru bilgiye ulaşan insanoğulları için bir tek ana kaynak vardır. Olasılıklar ile düşünen ve hareket edenler için de olabilirlikler ile birlikte birden fazla sebep-sonuç karmaşası söz konusudur.

Doğrulanmış ile olası bir arada

İnsanların tanrıları vardır; türlü türlü ve genel olarak korkutucudurlar. İnsanoğlunun ise Tanrı’sı vardır; şefkatli merhametli, cömert. İnsanların sanat ve edebiyatları, sığ ve hayal ürünü olaylar bütününün basit yansımalarıdır. İnsanoğlunun sanatı ise kültürünün birer göstergesidir. Sanatlarında zaman ve mekân bilinci görülür. İnsanlar, “düş güçleri” ile hareket ederler ve doğru ile doğrulanmış olanı kabul etmekte güçlük çekerler; çoğu zaman doğruya ihtiyaç da duymazlar. İnsanoğlu ise hayal ürünü sözler bütünü ile gerçek olanı bir dışavurum olarak sembol diline dönüştürür. Keza sembolizm; gerçek ile hayal ürünü olan şeylerin birleştiği yerde karşımıza çıkar. Sayılara, harflere, renklere, geometrik şekillere, sözcüklere çok kolay entegre edilerek birer soyut renk dünyası yaratırlar. Hem ne anlattığı (doğrulanmış) hem de ne anlatmak istediği (olası) bir arada sessiz, ancak çok etkili bir şekilde dile getirilir.

İnsanoğlu olarak yaşamak

Bir şeyin ne anlattığı onun doğrulanmış olan tarafını ki bunu insanoğlu yapar; aynı şeyin ne anlatmadığını ise insan hiç düşünmeden elbette yapar. Nihayetinde günümüzde olduğu gibi insan olmaktan öte insanoğlu olmak gereklidir, tüm insanlık için elbette.

İnsan bağnazdır, düne ait ve geçerliliğini yitirmiş her şeye sıkı sıkıya bağlıdır. İnsanoğlu ise geçerliliğini yitirmiş, değerini tüketmiş, teknik olarak yetersiz her şeyin yerine yeni olanı koyarak çağa uyum sağlar. İnsan düne bağlıdır, insanoğlu ise yarınlara yöneliktir. İnsan, kişi ve sıfatlara bağlanır; insanoğlu ise hiçbir bağ ile hiç kimseye bağlanmaz. Yaşam içerisinde kendi kendilerinin efendileridir, inanç dünyasında ise sadece Yaradan’a bağlıdırlar. İnsan ise maddi dünya içerisinde birilerine bağımlı kalabildiği gibi Yaradan ile arasına birçok aracı koyar.

Doğrulanmış olanı takip edenler özgür, neşeli ve üretken topluluklardır; olasıyı, olabilirden ve olabiliri de hayal ürününden ayrıştıramayanlar ise bağımlı kalmış insanlardır.

Yazının devamı...