Anadolu ışığı

14 Ağustos 2022

Anadolu’nun düşünce mimarlarından Hacı Bektaş Veli, her ağustosta birçok ritüelle anılır ve yaşatılır

Yunus Emre, Hazreti Mevlânâ, Hacı Bektaş Veli, Ahi Evran, Şemsi Tebrizi, Sadrettin Konevi adlı, aynı dönemin çağdaşı olan bu veliler, düşünceleriyle 13’üncü yüzyıl Anadolu’sunu aydınlatmışlardır. Her biri birer aydınlık feneri olan bu Hakk dostlarından Hacı Bektaş Veli, her ağustosta, düşüncesi, öğretisi doğrultusunda anılır. Hacı Bektaş ilçesinde, Semah ayinleri, söyleşiler ve birçok ritüelle anılır ve yaşatılır. 

Dört kapı kırk makam, Hacı Bektaş Veli’nin düşünce dünyasının makamıdır. Gerçi makamların en makbulü makamsız olmaktır ki, Hacı Bektaş Veli’nin vuslatı sonrasında, makamsızlığı takipçileri tarafından makamlaştırılmıştır. 

Anadolu’ya Horasan bölgesinin Nişabur şehrinden göç eden Pir, 13’üncü yüzyılda, İç Anadolu Bölgemizin Sulucakarahöyük beldesine yerleşir. 13’üncü yüzyılda Moğol istilasıyla âdeta kaos yaşayan Anadolu halkına dinin temel kurallarını, insanıkâmil ahlakı temelinde anlatarak, halkı bu zulümden hem korumaya çalışır hem de inanç dairesinde gelenek ve göreneklerini muhafaza etme misyonunu üstlenir. İslam öncesi Türk gelenekleri ile İslam dininin temel ilkelerini hem korur hem de her şeyi mümkün olduğu kadar basite indirgeyerek halka hitap eder. 

“Temsili pir” seçilir 

Kendisinden sonra, Balım Sultan, Hazreti Pir’in düşüncelerini bir yola koymak ihtiyacı duyar ve Bektaşilik tarikatının temellerini atar. Eş deyişle Hacı Bektaş Veli, bir tarikat kurucusu değildir; Hazreti Mevlânâ gibi… 

Bektaşilik, Balım Sultan ile başlayan tarikatlaşma sürecinde; Şiilik ve 16’ncı yüzyılda da ise Alevilik düşünceleri ve siyasi konjonktürün etkisiyle iç içe girer. Özellikle yeniçeri askerî sınıfının kurulma aşamasında Hacı Bektaş Veli, bu birliğe “temsili pir” olarak seçilince, Bektaşilik kırsalda yaşayan halkın yanı sıra Osmanlı hanedanının en seçkin askerî sınıfı olan yeniçeriler arasında temsil edilir hale gelir. 

Küpe merasimi 

Yazının devamı...

Yerebatan yeniden

31 Temmuz 2022

Yerebatan Sarnıcı, yerli yabancı ziyaretçilere yeni yüzüyle merhaba diyor. Klasik müzik eserleri, ney sesleri sarnıçta yankılanırsa, suyun sesi gezenlerin ruhlarını serinletir, dinlendirir.

Yerebatan Sarnıcı’nın, uzun süren özenli onarım ve restorasyon sonrası yeniden ziyarete açıldığı müjdelendi. En başta söylemek gerekirse “su”dan sebeplerle inşa edilen bu son derece işlevsel ve etkileyici yapıya asla “Yerebatan Sarayı” denilmemelidir. Yerebatan Sarnıcı, hem hacmi hem de Roma, Latin, Bizans imparatorluklarının başkenti Konstantinopolis’te; yani 1453 yılından sonra ilelebet sürecek ismiyle İstanbul’da inşa edilmesinden ötürü de büyük önem taşır. Anadolu coğrafyasında Yerebatan Sarnıcı gibi anıtsal ölçeklere sahip birçok sarnıç bulunur. En dikkat çekici olanları, Doğu Roma sınır şehri olan Dara’daki sarnıç ile Yerebatan Sarnıcı’na çok yakın mesafedeki Binbirdirek Sarnıcı’dır. Mardin’in Oğuz köyü civarında Dara Antik Şehri’nde ortaya çıkarılan sarnıcın Yerebatan’dan daha derin olduğu ölçülmüştür.

Romalıların, pagan inancı döneminde tapınaklarını, amfi tiyatrolarını, kale ve surlarını anıtsal büyüklükte inşa etmeleri ve Hristiyanlığı kabul ettikten sonra, başta kilise olmak üzere diğer yapılarda da geleneksel büyüklük ölçütlerini sürdürmeleri mimarlık tarihi bakımından da önemlidir. Dinî, sivil, askerî ve sivil mimari eserlerin yanı sıra suyun taşınması, kullanılması ve biriktirilmesi amacıyla kurdukları su kemerleri, çeşmeler, hamamların yanı sıra inşa ettikleri sarnıçlar da dikkat çekici işlevsellikte ve büyüklüktedir.

Ayasofya ile eş zamanlı

Sultanahmet Meydanı, Roma İmparatorluğu döneminde “Hipodrom” olarak bilinirdi ve bu devasa alanda imparatorun sarayı, Ayasofya Kilisesi, “U” düzeninde tasarlanmış atlı yarış koridoru, birçok kamusal bina ile Yerebatan Sarnıcı ve birkaç sarnıç daha vardı. Şehre su, kemerler (akuadük) aracılığıyla taşınıyordu ve bu sular, hamam ve çeşmeler vasıtasıyla halkın kullanımının yanı sıra sarayın da ihtiyacını gideriyordu. Sarnıçlarda toplanan sular, içme ihtiyacından çok, bahçe sulama ve olası yangınlarda kullanılırdı. Fetih’ten sonra Osmanlılar da aynı maksatla bu sarnıçlardan yararlandı.

Roma İmparatoru Justinyanus tarafından yılında inşa ettirilen (M.S. 527-565) Yerebatan Sarnıcı, Ayasofya ile eş zamanlıdır. Sarnıcın bulunduğu alanda, Bazilika yer aldığından “Bazilika sarnıcı” olarak da bilinen yapının yüksekliği 9, genişliği 70 metre, zemin alanı ise 9 bin 800 metrekaredir. Yaklaşık 100 bin ton su toplama kapasitesi vardır. Yapının üzerindeki tuğla örgülü tonozu, 336 sütun taşımaktadır. Yapıda bezemeli sütunların yanı sıra Korint sütun başlıkları dikkat çekicidir.

Ruhu serinleten sesler

Olması gerektiği gibi ışık ve ses efektleriyle müze vasfında ziyarete açılan sarnıcın en önemli detayı Medusa başlıklı sütun kaideleridir. Medusa’nın sütun kaidesi olarak Hristiyanlık sonrası bir dönemde sarnıçta kullanılmasının önemli bir nedeni vardır. Paganist dönemde her kim Medusa’ya bakar, göz göze gelirse taş kesileceğine inanılırdı. Bu nedenle lahitlerde kullanılırdı ki, mezar soyguncuları korkarak mezarı açıp içine konulan değerli eşyayı çalmasın, almasın diye. Yeni dinin yayıncıları, halk arasındaki bu inancı yıkmak için Medusa başlı iri mermer parçasını sütunun altına koyarak, korkulacak bir şey yok demek istemişlerdir; eş deyişle pagan dönemden kalan son batıl korkuları silmek için sarnıç inşa edilirken kaide olarak kullanmışlardır.

Yazının devamı...

Antik kokunun izinde Phaselis

24 Temmuz 2022

Kıpkırmızı zambaklar, güller diyarı Phaselis’te Antik Çağ’ın kokularının izini sürelim.

Antik Çağ’da Pamfilya ve Likya bölgelerinin arasında bulunsa da daha çok Likya izlerini taşıyan Phaselis siyasi, iktisadi ve kültürel anlamda geniş etkiler uyandıran bir şehirdir. Burada darp edilen sikkelerin üzerindeki balık motifi önem taşır; bir de kırmızı zambaklar ve güllerden elde edilen kokularıyla çok ünlüdür. Bu ününden ötürü Akdeniz Uygarlıkları Araştırma Enstitüsü’nce eski ihtişamına kavuşturulması amacıyla çalışmalara başlanan Phaselis’in yalnızca arkeolojik yapısı değil, fauna ve florası da incelenecek. Phaselis’teki parfüm üretimi, parfüm yapımında hangi bitkilerin kullanıldığı da belirlenerek, Antik Çağ’ın kokuları günümüze taşınacak.

İlkin Mısır, akabinde Mezopotamya kültürlerinde görülen parfüm, Romalıların “Küçük Asya” dedikleri Anadolu’nun pek çok bölgesinde bitkilerden elde edilerek gerek ölülerin bedenlerinde gerekse hayatta olanların gündelik yaşamlarında kullanılırdı. Hoş ve hoş olmayan (kötü koku) diye gruplandırıldığında; hoş kokuların tanrısallığın alameti olarak görülmesi dikkat çekicidir. Hoş kokular, mitolojik İda Dağı’nın nymphalarından Oinone adlı bir su perisine indirgenir.

Sözüm ona, Oinone, Troya şehrinin genç prensi Paris’e âşık olur. Uzun süre Ege’nin kırlarında, ormanlarında Paris ile yaşanan aşk, gökten düşen ve üzerinde en güzele verilecek olan elma yüzünden sona erer. Paris elmayı kendisine en güzel kadını getireceğini vadeden Afrodit’e verip sonra da Helena ile aşk yaşamaya başlayınca, su perisi ile olan aşkı sonlanır. Oinone’ye doğadaki ot ve bitkilerden hem şifalı merhemler yapmayı hem de güzel kokular elde etmeyi öğreten Afrodit’dir. Oinone, bu sır dolu bilgiyi, Paris ile paylaşır. Bu sırrı kolayca öğrenen Çoban Paris, eski sevgilisinden edindiği bilgiyi, yeni aşkı Helena’ya da öğretir. Troya Savaşı’ndan sonra Helena, ülkesi Sparta’ya götürülünce hem şifalı merhemler hem de güzel kokular elde etmeyi tüm Helenli kadınlara öğretir. Bu mit bize, parfümün, eş deyişle güzel kokulu ürünlerin Anadolu’dan Hellas’a aktarıldığını göstermesi açısından önemlidir. Başka bir ifadeyle parfümün kökeni Doğu dünyasıdır; günümüzde ise Batı, parfüm sektöründe öne geçmiştir.

Antik Çağ Anadolu’sunda defne, süsen, gül, mersin, ardıç, zambak, nilüfer, kakule, lavanta ve nane başta olmak üzere birçok bitkiden güzel kokulu yağ ve sıvı elde edilirdi. Anadolu’nun antik şehirleri arasında en önemli parfüm merkezlerinin başında Phaselis adlı liman şehrimiz gelir. Lekythos, aryballos ve lydion adı verilen parfüm şişelerinden türlü türlü kokular, şehrin ekonomisine de katkı sağlardı.

Balık kokusuna karşı

Phaselis, mitsel anlatılara göre, Kylabras adlı birine ait bir boş bölge iken, Lakias ve arkadaşları tarafından alınmak istenir. Kurutulmuş balıklar karşılığında deniz kenarındaki bölge alınır ve Phaselis şehri kurulmaya başlanır. Şehirde darp edilen sikkeler üzerinde balık motifi olmasının sebebi de bu anlatıya dayanır. Hatta balık bir kült haline gelir ve Antik Çağ’da tanrı(ça)lara balık kurban veren tek şehir olarak karşımıza çıkar. Kimilerinin söylediği gibi cimriliklerinden dolayı değil, zamanla kült hayvanı olmasından dolayıdır. Bir anlamda Agartasis adlı balık tanrıçanın Anadolu’daki kült yolculuğu, Akdeniz sahilinde Phaselis’te başka türlü bir anlatıyla karşımıza çıkmaktadır. Üç limanından balık ticareti yapan şehir, elbette hoş olmayan kokulara sahipti ve güzel koku elde etme ihtiyacı, Phaselis’in, Anadolu’nun parfüm merkezi haline gelmesinin yolunu açar. Yüzyıllar sonra Avrupalıların pislikten bıkıp usanıp (Fransa’da) parfüme yeni bir ivme katmaları gibi...

Yazının devamı...

Bozcaada’nın büyüsü

17 Temmuz 2022

Antik Çağ’dan bugüne onunla tanışanlar, cazibesine kapılmaktan kendilerini alamamışlar. İngiliz The Guardian gazetesinin “Avrupa’nın en büyülü 10 adası” arasında 2’nci sırada gösterdiği Bozcaada’mızın bu sihirli havasını kokluyoruz bu hafta.

Bozcaada denilince akla şehir mimarisi gelmeli, bağ bozumu ile özbeöz Anadolu tanrısı olan Dionysos gelmeli.

Güneşin bahçesi Anadolu’muzun üç yanını çevreleyen denizler arasında Ege, serin sularıyla kıyısında yaşayan insanlara her daim dinçlik vermiş. Pek derin olmamasına rağmen, yanı başında şehirler kuranlara düşünsel anlamda çok derinlik katmış. Ege’ye anlam katan Anadolu yakasıdır ve Anadolu yakasındaki en özel ada ise elbette Antik Çağ’daki adıyla Tenedos, yani bizim Bozcaada’mız. Dünden bugüne Bozcaada ile tanışanlar, onun cazibesine kapılmışlar. Son yıllarda New York Times, Business Insider ve Forbes dergisinin görülecek yerler listelerinde önerilen Bozcaada’mız, bu kez İngiliz The Guardian gazetesince “Avrupa’nın en büyülü 10 adası” arasında 2’nci sırada gösterildi.

O zaman, bu büyülü adamızı biraz daha tanıyalım. Kuzey Ege’nin Geyikli iskelesinden feribotlarla sadece 30 dakikada ulaşılan Bozcaada, ızgara planlı mimari karakterini, günümüzde de korumuş. Denize doğru birbirini paralel kesen sokakları ve bu sokaklarda inşa edilen sivil mimari eserleriyle sıcak bir kimlik edinmiş. Adanın askerî mimari eseri olan kalesi, doğal limanı hem korumak hem de kullanmak maksadıyla son derece hassas bir şekilde inşa edilmiş.

Yazının devamı...

Günebakanın hüzünlü yüzü

10 Temmuz 2022

Başını sürekli güneşe çeviren ve güneş batınca boynunu büken ay çiçekleri sıra sıra dizildikleri tarlaları sarıya boyuyor

Yüzü sürekli Güneş’e dönük olmasına karşın, ona ayçiçeği deriz. Bir diğer adı günebakan; günçiçeği de deriz ona, gündoğdu ve günâşık da… Rengini Güneş’ten alır, yüzü hem Güneş’e hem Ay’a benzese de rengini aldığı Güneş’e doğru yönelir. İngilizcesi sunflower, Fransızcası tournesol, Almancası sonnenblume… Dikkat edilirse güneşle ilintili bir anlam yüklenen kelimelerle adlandırılır. Lakin Türkçede Ay ile ilgili bir isim verilmesinin sebebi Türk kültürünün Ay’a yönelik olmasındandır. Ay dişidir ki, “ay ana” deriz, Güneş ise erildir ve “gün ata” olarak ifade ederiz. 

Güneş’i seyretmeye kalkışırsak, bir süre sonra gözlerimiz kamaşır, dayanamayız haşmetine. Ay, Güneş’in yansımalarından dolayı seyredilebilir; Ay’ın güzelliğini gösteren Güneş’in ışınlarıdır. Onu aynasından seyret; Güneş’in gün batımına doğru ayrılma vaktiyle gün doğumu arasındaki vakit aralığında. Ay, Güneş’in varlığının kanıtıdır. Güneş batar Ay doğar; Güneş doğar Ay Güneş’in gölgesinde kalır. 

Su perisinin aşkı  

Helen mitolojisinde ayçiçeği, Güneş’in tanrısı Apollo ile lirik bir aşk hikâyesinde yer bulur. “Güneşe bakan aşkından dolayı kara dumana karışan” deyimi bu sarı, ay yüzlü çiçekle ilintilidir. Clytie adlı su perisi, Apollo’yu görür görmez âşık olur. Günün hangi saatinde? Elbette Apollo’nun en yakışıklı olduğu yani güneşin akşama doğru saatlerinde… Güneşe gün boyu kimse bakamaz lakin gün sonuna doğru kimse seyretmeye doyamaz. Su perisi Clytie de Apollo’nun bu haline âşık olur, ancak Apollo yüz vermez her nedense? Güzeller güzeli su perisi, güneşe yani Apollo’ya baka baka gözleri kamaşır, başı döner ve nihayetinde aşkının ateşi karşısında yanar yakılır ölür. Güneşi öğle vakti izleseydi başka türlü yanardı; lakin Apollo’yu ışınlarının en az etkili, ancak büyüleyici etkisi en yakıcı zamanında izlediği için yandı; buna aşk ateşi de denilir ki, aşk ateşinin yakıcılığı fiziki ateşin yakıcılığından daha etkilidir. Apollo, su perisinin ölümüne çok üzülür ve babası Zeus’tan bir şeyler yapmasını ister. Bu cansız beden bir şekilde hayat bulmalıdır. Zeus, biricik oğlunun isteğini baştanrı dahi olsa sınırlı gücü doğrultusunda gerçekleştirir ve cansız bedeni sarı saçlı bir çiçeğe dönüştürür. İşte bu çiçek, bizim günebakan dediğimiz, ayçiçeği dediğimiz çiçektir. 

Edirne’deki ayçiçeği tarlaları göz alabildiğine uzanıyor.

Yazının devamı...

Doğa, kültür sanat iç içe

3 Temmuz 2022

Yeryüzünde yalnızca kendisine benzeyen tek şehir olan İstanbul hem doğal güzelliklerle süslüdür hem de tarihi ve kültürel miraslarıyla dopdoludur. Sur içi ve sur dışında görülmeye, gezmeye, tanımaya değer pek çok kültür-sanat eseri ve mesire yerleriyle bezeli şehrin adalarının yanı sıra Şile, Ağva, Kilyos, Garipçe başta olmak üzere görülmesi gereken birçok kasabası, köyü vardır. Kurban Bayramı’nda İstanbul’da kalmayı tercih edecekler için Adalar günübirlik veya konaklamalı tatil yapılabilecek en önemli destinasyondur.

Büyükada’ya gidecekseniz iskelenin hemen karşısındaki caddede bulunan saat kulesinden merhaba diyerek başlayın gezmeye. Cumhuriyetimizle yaşıt olan saat kulesi, bizlere zamanı gösterirken, Cumhuriyetimizin kazandırdığı değerleri de saniye saniye hatırlatır gibi çalışır. Büyükada’nın sokak ve caddelerinde yürüyün bol bol ve hayranlıkla seyredin ev, köşk ve diğer yapıların zarafetini, görkemini. Yemyeşil doğası ve bu doğaya serpiştirilmiş kimlikli, karakterli sivil ve dinî mimari eserleri size keşke hissiyatı verecektir. Neden, diye sorduğunuzu duyuyorum. Bu yazıyı yazarken bugünün mimarisi bu şahane evlere benzemiyor diye! Cevabı acı ama çok belirgin: Kültür yoksunluğu. Kültür, sanat eserlerinin varlık nedenidir. Bir insan, toplumun kültürü ne ise sanatı da ona bağlı olarak eserler, yapılar ortaya koyar. Sanat değeri olmayan her yapı, eser, kültürden yoksundur.

Büyükada’da Con Paşa Köşkü, sivil mimarinin en önemli örneklerinden biridir. Venedikli bir aileden gelen İdarei Mahsusa yöneticisi Con Paşa (John Avrimidis), Kadıköy-Adalar vapur seferlerini başlatan kişidir. Alexander Vallaury tarafından inşa edilen Rum yetimhanesi, dünyada çok katlı inşa edilmiş en büyük ahşap yapıdır. Tek başına olduğu için ayrıca bir değere sahip bu yapı görülmelidir.

“Troçki Evi” de denilen Sivastopol Köşkü’ne de gidilmelidir. Stalin ile ters düşünce sürgün hayatı başlayan Troçki, Sivastopol Köşkü’nde yaşarken “İhanete Uğrayan Devrim”, “Sanat ve Edebiyat” gibi eserlerini yazmıştır.

Reşat Nuri Güntekin Evi, müze olarak değerlendirilmemişse de, burasının önünde bir müddet durup evi seyretmek gerek. “Çalıkuşu”, “Dudaktan Kalbe”, “Yaprak Dökümü”, “Anadolu Notları” gibi eserlerinden birini, şayet adada konaklayacaksanız yerinde okumalısınız.

Aya Nikola Plajı, Halil köyü plajı, Nakibey plajı gibi birçok plaj bulunsa da Dilburnu Tabiat Parkı, ziyaretçilere doğada yürüyüş imkânı verir. Deniz, doğa, kültür-sanat iç içedir Büyükada’da.

Şayet 2 gece 3 gün vaktiniz varsa Heybeli, Burgaz ve Kınalıada’yı da tanıma imkânınız olur. Heybeliada’da İsmet İnönü Müze Evi, Aya Nikola Kilisesi görülmeli ve Değirmenburcu plajı, Akvaryum plajı, Alman koyu plajlarında deniz molası verilmeli.

Yazının devamı...

Hitit yolu durakları

26 Haziran 2022

Hattuşa, Alacahöyük ve Şapinuva üçgenindeki tarihi güzergâhlar kullanılarak oluşturulan Hitit yolundaki 17 yürüyüş parkuru, bilerek, öğrenerek gezmeyi sevenleri bekliyor

Anadolu uygarlıklar tarihinin ilk büyük devleti, medeniyeti elbette Hititlerdir. M.Ö. 1600-1200’de, başkentleri Hattuşaş olan şimdiki Boğazköy ören yerinden Anadolu’yu aydınlatan ve yakın coğrafyalara etki eden Hititlerin izlerini kurdukları şehirlerde bulabilir, yazılı tabletlerden takip edebilir veya rakipleri Asur ve Mısır kaynaklarından onların haklarında çok şey öğrenebiliriz. 

Hitit, Urartu, Frigya, Likya, Karya, Lidya, Helenistik dönem krallıkları, Roma, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetleri başta olmak üzere pek çok kültürün Anadolu yollarında iç içe geçmiş veya yan yana duran mirasları bulunur. Her bir medeniyeti yakından tanıyabilmek için yapılması gereken en önemli disiplin onların bıraktıkları miraslar içinde, üzerinde belli bir zaman yaşatmaktır. Birçok gezgin, araştırmacı, kadim Anadolu coğrafyasında kurulmuş medeniyetlerin izlerini takip ederek gezi güzergâhları, yürüyüş yolları ve bisiklet parkurları planlamış ve uygulanabilinsin diye çok çaba sarf etmişlerdir. Likya (Fethiye), Karya (Muğla) antik dönem şehirleri üzerinden düşünülerek uzun zaman önce yürüyüş yolları ile doğa ve kültürün iç içe olduğu bir turizm anlayışıyla ülkemizin tanıtılmasına çok büyük katkı sağlamıştır. Hitit yolu, 2010 yılında tamamlandı. Yaklaşık 236 kilometre boyunca işaretlenen güzergâhta 17 yürüyüş parkuru, 6 dağ bisikleti rotası bulunuyor. Umarım yakın zamanda Urartu yolu, Lidya yolu, İyonya yolu adı altında gezi, yürüyüş parkurları planlanır. 

 Tapınaklarıyla öne çıkıyor 

Hitit yolu, bu medeniyetin baş şehri Hattuşa’dan başlar. Çorum il sınırlarında olan bu baş şehrin en önemli özelliği, surlar üzerindeki kapılar ve tapınaklardır. Hitit yolu, Hattuşa’dan sonra Yazılıkaya’ya doğru devam eder. Yazılıkaya, Hitit devletinin kraliyet açık hava tapınağıdır. 4. Muvattali tarafından inşa ettirilen tapınakta, Hitit tanrıları kaya üzerine kabartma şeklinde betimlenmiştir. En önemlileri baştanrı Teşup, eşi Hapatu ve oğulları Şarruma’dır. 

Yazılıkaya’dan sonra Hitit yolu sizleri Alacahöyük denilen, şimdilerde ise Alaca olarak bilinen yerleşkeye götürür. Alacahöyük aslında bir Hatti şehridir. Hititler bu yerel Anadolu krallığını egemenlikleri altına almalarına rağmen, onların kültürel etkisi altına girmişlerdir. Gerek inançsal gerekse de kültürel birçok unsur, Hatti geleneğinden Hititler’e geçmiştir. Başta Güneş kursu adı verilen sembol gelir ve bu Hatti kültürünün yansıtıldığı formdur. Öte yandan Alacahöyük’te kazılan, açılan birçok mezar ve buluntuları hem ilgi çekici hem de bilgilendirici özelliktedir. Şöyle ki; bir Hattili vefat ettiğinde, defnedildikten sonraki 3, 7 ve 40’ıncı günlerinde mezarının başında yemek verilmesi âdeti günümüzde dahi uygulanan bir ritüel olarak karşımıza çıkar. 

Alacahöyük’ten sonra, Hitit yolunda bir diğer önemli Hitit yerleşkesi Şapinuva’dır. Hitit askerî ve dinî merkezlerinden biri olan Şapinuva’da, 4 bin civarında yazılı tablet çıkarılmıştır ve Hitit uygarlığı hakkında çok önemli belgeler niteliğindedirler. Hitit yolu yürüyüşü yapılırken mutlaka Çorum Arkeoloji Müzesi, İskilip ve bu ilçede Bedri Rahmi Eyüboğlu Evi görülmelidir. Elbette Çorum merkezli bu seyahat sırasında Amasya ve Tokat gibi iki kadim şehir de gözden kaçırılmamalıdır. 

Yazının devamı...

Ekinoksun rengi beyaz, manası sudur

19 Haziran 2022

Bir kez daha gündüzün egemenliği 21 Haziran’da yerini gecenin sessiz uzunluğuna bırakmaya başlayacak yavaş yavaş

21 Eylül’de gece ile gündüz eşitlenecek, âdeta yüz yüze gelecek; birisi ak pak yarınlara yönelik, diğeri karanlık ve dünde kalmış hatalarımızı örtmeye yarayacak. Malum gündüzün meşrebi kusurları görmemek, gecenin işi kusurları örtmektir.

21 Eylül sonrasında geceler, gündüzü kısalta kısalta uzar. Geceler bilgeler için ilham zamanlarıdır. Gecelerin karanlığı ışığı yeterince tanımayanlar için olumsuz algılanır; oysa geceler bilgelere göre karanlık değil sessiz bir boşluk, serin bir deniz, sakin bir mekândır. Zamana bağlı kalanlar için gündüz aydınlık gece karanlıktır; “an” denilen süreklilikte olanlar için ise gündüz gelin, gece güveydir. Biri Güneş diğeri Ay’dır; ilki gündüzü yakmadan aydınlatır, öteki zor olanı yapar karanlıkları aydınlatarak geceyi yaratır. Gündüzler değerlendirilmeli, geceler ise yaratılmalıdır.

Ekinoksların ilki 21 Mart’ta bakışlar doğaya çevrilir; orada kalabilen hem doğayı korur hem de bir başkasının doğasına saygılı kalır. Doğasına uygun yaşayabilen insan mutludur, bu da insana huzur verir. Huzur ve mutluluktan ise sağlık denen en değerli olan doğar, süreklilik bulur. Nevruzun rengi kırmızı, manası ateştir. Ateş arındırır elbette; bilmeyenleri yakmasına bakmayın! Nevruzda ateşe yaklaşılır. 21 Haziran’da dua edilmelidir, 21 Eylül şükürdür, doğa renklenmeye başlar ve 21 Aralık teşekkürden ibarettir, her şey sükûnete bürünür.

İkinci ekinoks 21 Haziran’ın rengi beyaz, manası sudur. Hayat buluruz bir başka türlü suyun kıvamında sıcaklığıyla ve bedeni temizleyen şifasıyla. Vaftiz, zemzem, abıhayat hep sudur. Vaftizde yeniden doğanlar karşılanır, zemzemde hatıralar kutsanır, abıhayat denen anlamlar yüklenmiş soyut suda ise herkes ihtiyacı olanı arar durur. En uzun gündüz olan 21 Haziran’da dua edelim öncelikle kendimize, ardından en yakınlarımızdan başlayarak tüm insanoğluna. En uzun gündüze öykünerek ömrümüz boyunca en uzun sürecek dostluklar kurabilelim, kabiliyet ve olanaklarımızı kendimiz ve insanoğlunun huzuruna, mutluluğuna sarf edelim ve böylece karanlıklara her zaman galip gelebilelim.

Geceler karanlık değil

Gündüz aydınlık veren algısıyla olumlu bir imgeye yol açarken karanlık aydınlığın zıddı diye olumsuz bir imge olarak karşılık bulur. Oysaki geceler hiç de karanlık değildir; geceleri düşünen, düşünce üretiminde bulunan ve düşünceleri gündüzün ışıkları içerisinde yapabilenler gecelerin pirleridirler. Görünüşte karanlık olan gecelerde uykusuzluğu yenerek erdem, ilim, sanat üretiminde bulunanlar gündüzlerin ışıklarına fer katar. 21 Haziran, gece kuşları için göç yolculuğunun tamamlanarak bir yuvaya tüneme vaktidir. 21 Eylül’e kadar geçecek zaman diliminde dualar, niyetler, temenniler âdeta kandil gibidir. Geceler yaklaşır gündüze gündüz kavuşur geceye. 21 Eylül’de zaman dilimi olarak eşittirler birbirlerine, lakin gece sırlı gündüz ise sırsız haldedir. Gecenin elbisesi kızıl kaftan, gündüzün ise şeffaf bir tül perdedendir. Sır sırrı bilmeyene sırdır der gece gündüze yüz yüze geldikleri o anda; gündüz ise geceye bu kısacık yüz yüze gelme anında der ki, “örtülmemesi gerekenleri örtmemek öğretmenliktir.”

Yıl içerisinde gece ve gündüz iki defa yüz yüze gelir. Birbirlerine anlatacak çok şeyleri olsa da zamanları yoktur. Her biri bilir diğerinin işini, tek başlarına kendi işlerini bildikleri gibi. Gündüz erildir Helios Güneş’in kendisi; Apollo ise ışınları. Gece tanrıçadır Nephele, Artemis, Selene adlarında.

Yazının devamı...