Galata Köprüsü’nün uzun öyküsü

23 Şubat 2020

İlki Bizans döneminde, ikincisi İstanbul’un fethi sırasında yapılan Haliç köprülerinin en ünlüsü, şiirlere konu olan Galata Köprüsü, 16 Mayıs 1995’te yanarak, arkasında bıraktığı anılarla sonsuz bir sükûnete çekilmiştir

Köprülerin en ilkel örnekleri, düz atkı ya da asma köprü olarak inşa edilmiştir. Sivil amaçlı olarak yaya ve taşıtların bir akarsuyu veya bir engeli geçmeleri için yapılmış olmalarının yanı sıra askerî amaçlar için inşa edilen köprüler de en az ilki kadar sanat değeri taşır. Haliç üzerindeki ilk köprünün Justinianus devrinde (VI. yüzyıl) yapıldığı ve adının “Aghios Khalinikos Köprüsü” olduğu biliniyor. Taş bir yapı olan Aghios Khalinikos Köprüsü muhtemelen Eyüp-Sütlüce arasındaydı.

Fatih’in İstanbul’u fethi sırasında yüzlerce duba ile yaptırdığı köprü ise Haliç’in ikinci köprüsü olarak bilinir.

Haliç üzerindeki üçüncü köprüyü 1836 yılında II. Mahmut yaptırır. Halktan para alınmadan kamu hizmeti amacıyla yaptırılan bu köprüye “Hayratiye Köprüsü”  denilir. Fakat kısa bir süre sonra geçenlerden para alınmaya başlanınca köprünün adı bu kez halk arasında, “Yahudi Köprüsü” olarak değişikliğe uğrar. Haliç üzerinde olmakla birlikte Galata semti ile Eminönü’nü birbirine bağlamak için ilk köprüyü, 1503 yılında Leonardo da Vinci tasarlar. Sultan II. Beyazıt için tasarladığı köprüyü yapmak için İstanbul’a gelmekten son anda Papa tarafından vazgeçirilen Leonardo’nun taslak planına göre, köprü 41 metre yüksekliğinde ve 350 metre uzunluğunda olacaktır. Büyük bir talihsizlik sonucu yapılamayan bu köprüyü 2000’li yıllarda Norveçliler “Mona Lisa Köprüsü” adıyla Norveç’te inşa ederler.

Leonardo’nun köprüyü yapacağı güzergâha ise 1845 yılında Sultan Abdülmecid’in annesi Valide Sultan, “Cisri-i Cedid” adıyla bir köprü yaptırır. Yeni Köprü, Güvercinli Köprü, Galata Köprüsü adlarıyla da anılan bu köprü kısa bir sürede eskir. Ardından Kaptanı Derya Ateş Ahmet Paşa, köprüyü yenileyerek 1863 yılında hizmete açar. 1875 yılına gelindiğinde Sultan Abdülaziz tarafından tamir ettirilen köprü, bu yeni şekliyle artan yaya trafiğine de cevap verir hâle gelmiş olur.

Adı şiirli anılarda

1912 yılında ise Sultan Reşat’ın (II. Abdülhamid’i tahtan indirip İstanbul’u yeniden fethettiklerini düşündüklerinden, Fatih Sultan Mehmet’e istinaden Sultan Reşat’a Fatih’in ön ismini İttihat ve Terakki Partisi vermiştir.) tahta çıkışının yıl dönümünde yenilenerek bir kez daha hizmete açılır. Günümüzde Ayvansaray’a çekilmiş olan bu köprü, üzerine şiirler yazılan (Orhan Veli Kanık, “Galata Köprüsü”) ve onlarca anıyla meşhur olan gerçek Galata Köprüsü’dür. 16 Mayıs 1995’de yanan Galata Köprüsü, acı tatlı anılarıyla sonsuz bir sükûnete çekilmiştir. 1997 yılında hizmete açılan son Galata Köprüsü için ise söylenebilecek kayda değer hiçbir şey bulamıyoruz! Anadolu’nun son iki bin yıllık kültür ve mimari tarihinde, birçok önemli olaya konu olan Anadolu köprüleri, maddi kalıntılarımızın en karakteristik abidevi eserleridir. Anadolu coğrafyasında hemen hemen her köşede görebileceğimiz köprülerden vermeye çalıştığımız birkaç örnek, âdeta köprüler aracılığıyla bizi tarihin derinliklerine götürür.  Tarihî İpek Yolu ve Kral Yolu’nun yanı sıra dünyadaki tek Şarap Yolu (Niksar-Ünye arası) üzerinde inşa edilmiş olan Anadolu köprüleri arasından tanıtmaya çalıştığımız köprüler, umarız gelecekte başlı başına bir araştırma konusu olarak Anadolu’nun bütün köprülerinin envanteri çıkarılarak derlenip toparlanır.

Yazının devamı...

Harap gönüllerin mimarı

12 Ocak 2020

Onlar farkında değiller ama bencil, kibirli insanlar, nefs şarabından sarhoş olduklarından gönül evleri yıkık dökük bir hâldedir ve onlara bir mimar gerekirMen beher cem’iyyetî nâlân şüdem
Cüft-i bedhâlân ü hoşhâlân şüdem
(Ben her cemiyette inledim durdum.Kötü huylularla da iyi huylularla da düşüp kalktım)

Hz. Mevlânâ bu beyti, insanın insan ile olan münasebeti, ilişkisi, birlikteliği üzerine söyler. Malum tasavvuf ehli, sufi hayatın içinden kopmaz. Hz. Mevlânâ da çarşı-pazarda, han-hamamda, kiliselerde, medreselerde; bahçelerde, ilmi ve siyasi meclislerde sürekli bulunmuş, ihtiyaç duyduğu zamanlarda ise elbette tek başına kalmış. Bu zaman zaman tek başına kalmasının sebebi daha da güçlenmek içindir oysa. Çünkü Hz. Mevlânâ dahi olsa insanların arasında onların noksan sıfatlarına tahammül ederek onları düzeltmeye çalışmakla birlikte iyileri de daha iyi yapmak yorucudur, yıpratıcıdır.

Hz. Mevlânâ, “O mimar bina yapmak için harap yer arar buyurmuştur” der. Harap yer ifadesi, iyi insanların Yaradan’a olan hasretlerinden dolayı yaşadıkları gurbet acısının kalplerinde yarattığı tahribat olarak anlaşılmalı. Öte yandan asıl kaynağını unutmuş ve bunun doğurduğu sebepler yüzünden bencil, kibirli, cimri bir hayat süren insanların da gönüllerinin harap olduğunu belirtir. Onlar farkında değillerdir, nefs şarabından sarhoş olduklarından gönül evleri yıkık dökük bir hâldedir ve onlara da bir mimar gereklidir.

Yazının devamı...