Kariye’de Rönesans görkemi

Cami mimarisinin kendine mahsus bir yapısı, giydirilmesi ve sadelikleriyle birlikte ayrı bir ruhu vardır. Kiliseler camiye, camiler kiliseye dönüştürülmemelidir

Kariye “Kora”, Bizans manevi hayatının Ayasofya’dan sonraki merkezi olarak kabul edilir. Anadolu, İstanbul, Dicle ve Ayasofya gibi dişil bir kimliğe büründürülmüş olan yapı, insanoğlunun inşa ettiği dinî mimari eserler arasında en görkemli olanlarındandır. İç mekânın her bir alanına işlenen fresk ve mozaikler adeta İncil’in sayfa sayfa okunmasıdır. Hz. İsa’nın, Meryem Ana’nın ve diğer dinî portrelerin yaşam kesitleri kronolojik düzenle aktarılır; böylece ikonografi, Kariye’ye gelen inanan veya ziyaretçiye öğretmenlik, tercümanlık eder. MS 6. yüzyılda inşa edilen yapı, 1204 yılındaki Latin istilasında tahrip edilir. Kiliseye adeta can suyunu veren Thedor Metokhites’dir. Maddi ve elbette tüm manevi gücünü harcayarak dünya kültür mirasına son derece sanat değeri yüksek bir yapı bıraktığı için, şükranlarımızı sunmak isterim. 14. yüzyılda Bizans resim sanatının en üst örnekleri verilen Kariye Kilisesi, aynı zaman diliminde İtalya’da başlayan Rönesans sanatıyla paralel bir gelişimin de göstergesidir. Özellikle dış narteks ve paraklezyon (mezar oda, bölmeleri) Metokhites’in ilaveleridir. Kariye, 14. yüzyıldan sonra, artık basit bir kilise veya manastır değildir. İç süslemelerin üstün sanat değeri taşıması, yüksek makamlarda bulunan din adamlarının veya hanedan mensuplarının vasiyetleri gereği buraya defnedilmeleri dolayısıyla manevi hayatın merkezi noktası olmaya başlar.

Ayasofya’nın özel durumu

1511 yılında Atik Ali Paşa tarafından camiye dönüştürülen Kariye, 1945 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye çevrilir. Yaklaşık on yıl süren çalışmalardan sonra, tüm mozaikleri kaplayan sıvalar kaldırılarak ziyarete açılır. Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi konusunda, Fatih Sultan Mehmet ile alakalı özel durumu ve her dönemin siyasi konjonktürünün hamlelerini anlamakta zorluk çekmiyorum; ancak Kariye müze olarak devam etmeliydi. İç mekânda bulunan tüm fresk ve mozaiklerin örtülecek olması, yapının tüm ruhunun uçup gitmesine yol açabilir. Öte yandan camiler biz Müslümanların cem olduğu yapılardır. Cami mimarisinin kendine mahsus bir yapısı, giyindirilmesi ve sadelikleriyle birlikte ayrı bir ruhu vardır. Kiliseler camiye, camiler kiliseye dönüştürülmemelidir. Kiliselerde Tanrı’ya yöneliş, camilerde ise Yaradan’a dönüş vardır. Kiliseler dışa dönüktür, camiler ise içe yöneliktir. Hangi din olursa olsun onların ibadet yerlerinin mimari tasarım ve akabindeki gelişimini inançları belirler. Kim neye inanırsa onu yaratır, inşa eder.

Rönesans İtalya’sına kafa tutma

Bu durumda tüm dinlerin ibadethaneleri kendi inançları, ihtiyaçları ve istekleriyle inşa edilmiş, geliştirilmiştir. Orta Çağ’da yapılan fetihlerden sonra, kiliselerin camiye, camilerin kiliselere devşirilmesi o zamanın koşullarında anlaşılabilir. Ancak günümüzde şayet ister kilisede bir Hristiyan isterse camilerde bir mümin, ibadet sırasında terk-i dünya, terk-i ukba ve terk-i terk manevi yüksekliğine rahatça girebilmesi için; kilise, kilise gibi; camiler de cami gibi olmalıdır. Böyle olduğu takdirde inananlar, Yaradan’a kulluk etmek için çok daha kolay yakarabilirler. Eş deyişle camilerde, kiliselerde, sinagoglarda, insanlar kendi inançlarına göre su içindeki balıklar gibi olmalıdırlar. Yani hiç oradan çıkmak istememelidirler; aksi halde kafesteki kuş gibi bir an önce oralardan kaçıp gitmek isterler.

Kariye, dünya kültür mirasının Anadolu’daki en özel yapılarından biridir. Biz, teslim olan, Yaradan’a kul olan Müslümanlar, kendimizi su içinde balık gibi hissettiğimiz camilerimizde ibadet etmekten yanayız. Kariye ise müze olarak Rönesans İtalya’sına kafa tutmaya devam etmelidir.