Sarı yazı beklerken!

Sonbaharda yeryüzü, artık güneşin yakıcılığından yorgun düşmüş yeşil renginden kuytuda sabırsızlıkla bekleyen sarıya dönmeye başlar. Sarı kendi sırasını beklerken, düşün dünyasının insanları da aynı sabırsızlıkla bekler bu derin mevsimi

Sarı yaz yaklaşıyor bir kez daha! Yaz eğlendirir, neşelendirir ancak sığdır. Şikâyet ettiricidir her yaz mevsimi gibi. Güneş yakındır yaz mevsiminde; herkes ve her şeyin üzerine… Sonbaharda ise güneşin ışınları uzaklaştıkça üzerimizden zamanla birlikte yavaşlarız ve farkına varırız tükettiğimiz maddi ve manevi varlıkların özüne.

Kimine göre “Adalar denizi” bize göreyse Ege, yazın güneşin tüm yakıcılığına kafa tutar. Kararında tuzlu, soğuk suyuyla, geniş ovalarının bereketli ürünleriyle ve dağlarının tüm serinliğiyle tek başına başa çıkar Ege, üç ay boyunca tepemize çöken güneşle. Kıskanç ve yakıcı ay june (haziran), kendini beğenmiş july (temmuz) ve arsız august (ağustos)…

Ötesi kış…

Eylülde merhaba der sonbahar; ekimde yeniden buluştuğum sonbahar, kasım ayında zamanın içinde iyice kendime geldiğim ve zamanla birlikte yeniden gençleşmeye başladığım, teşekkür ettiğim sonbahar... Ötesi kış. Bedene bağlı kalanlar için elbette soğuk algısıyla bilinir; ruhuyla yol alanlar içinse mevsimlerin en sıcağıdır. Yaz sıcağı terletir, tembelleştirir. Kışın sıcağı ise derinleştirir, ruhunu yükseltir. Isınan hava yükselir. Dış etkenlere bağlı olarak, sonucu sele dönüşen kişiliksiz yağmurdur. Kış mevsimiyle birlikte iç dünyasına bağlı olarak havada bir başka yükselir; bu yükselişin nihai sonucu ılık ılık düşen yağmurdur. Bu yağmur ıslatmaz, bu yağmurun altından kimse kaçmak istemez. Düşer damla damla, rahmet adı altında bedenimize; ana tanrıçamız olan toprağımıza. Döller toprağı bu yağmur. Yazın pervasızca gökten düşen yağmurdan kaçarız; ana tanrıçamız toprak tecavüze uğrar bu şiddet ve hiddetten. Yarısı sarı yarısı kırmızıya çalan renkleriyle sonbahar bizi dinlendire dinlendire tamamı beyaz olan kış mevsimine taşır.

Sonbaharın giriş kapısı


Nereden? Nereye? Anadolu’da bu soruların cevabı: Kastamonu’dan Macahel’edir. (Maçahel). Kastamonu, Şeyh Hacı Şabanı Veli ile iç dünyamızın sıcaklığını hissettirir, Kaf Dağı’na benzeyen kayalığın üzerindeki kalesi sayesinde bizi bize anlatır; Daday, Azdavay, Pınarbaşı gibi beldelerinin güzellikleri, bizi doğayla tanıştırır. Liva Paşa Konağı, Hükümet binası, Nasrullah Cami ve şirin arastasıyla bu Beylikler Dönemi şehri sizi sonbaharda bekler. Sonbaharın giriş kapısı Kastamonu’dur; Bu sarıyla kırmızının raks ettiği mevsimin kışa açılan çıkış kapısıysa Macahel’dir. İki kapılı bir hana benzeyen sonbahara mutlaka Kastamonu’dan girin Macahel’den çıkın!
Borçka’dan ayrıldıktan sonra Macahel’e varmış sayılırsınız. Şayet aynı nehirde iki defa yıkanmak istemiyorsanız işte size bir fırsat! Borçka’dan başlayan dereyi izleyerek dağların doruklarına doğru çıkın. Ara ara dereye girin. Ama sakın aynı suya iki defa girmeyin! Düşünün, düşünce üretin ve aynı yere defalarca da girseniz, beden aynı kalsa dahi ruhunuz bir kez daha gençleşeceğinden siz aynı siz olamayacaksınız. Dereye imkân tanıyın, o sizi kolayca değiştirir, dönüştürür, doğaya uyumlu hale getirir. Doğadan kopmuş bir insandan doğallık bekleyemez hiç kimse. Bu dere sizi Macahel’deki doğanın tüm sarı, kırmızı renkli haline hazırlar. Tüm yabancılığınızdan alır adeta kötü bir kir gibi. Akabinde yeni benliğinizle devam edin yolculuğunuza. Bir müddet sonra Karagöl adlı cennet bahçesi size sonbahar adına en içteninden merhabasını sunacaktır. Girin bu durgun göle. Çepeçevre etrafınız ağaçların renkleriyle adeta havai fişek şöleni gibi ışıl ışıl yanmakta. Buradan hemen ayrılamayacaksınız, ayrılmayın da… Dinlendirin bedeninizi, dinleyin kendinizi. Ama unutmayın bedenin ve ruhun ne dediklerini...

Ötesi Macahel. Kalbi Camili köyü... Bizden de “Merhaba” deyiverin, tanıdık bildiklerimize!