Atina’daki İzmir izleri

Elbette bir gezi yazarı ya da bir turizm uzmanı değilim ama bu yazımda geçtiğimiz günlerde Atina’ya yaptığım 3 günlük seyahatteki izlenimlerimi anlatmaya çalışacağım

Elbette bir gezi yazarı ya da bir turizm uzmanı değilim ama bu yazımda geçtiğimiz günlerde Atina’ya yaptığım 3 günlük seyahatteki izlenimlerimi anlatmaya çalışacağım.

Tabii ki köşemizin adı olan “tarih notları” mantığından uzaklaşmadan...

Yazımın uzayacağını bildiğim için şimdiden belirteyim yazım iki bölüm halinde olacak.

Büyük çoğunluğu kurucu yönetim kurulu üyesi olduğum İzmir Araştırmaları Derneği üyelerinden oluşan grubumuzda İzmir tarihine 40 yılını veren ve daha önce aynı amaçla 16 kez Atina’ya giden Dernek Başkanı değerli dostum Yaşar Ürük de vardı. Atina gezimiz Yaşar Ürük’ün anlatımlarıyla herhangi bir turistik geziden tarihsel ve kültürel anlamda bir bilgi bombardımanına dönüştü.Gezi organizasyonumuz da Dernek Yönetim Kurulu Üyesi seyahat firması sahibi (Meris Tur) Filiz Güleç’e aitti. Muhteşemdi.

Uçağımızın Venizelos Havaalanına inişinin ardından araçla yaptığımız kısa kent turunda gözlemlediğim ilk şey şehirde uygun olan her yere bir heykelin yerleştirilmiş olmasıydı. Önünde fotoğraf çektirdiğimiz ilk heykel Topkapı filminin başrol oyuncusu ve zamanın kültür bakanı Melina Mercouri’nin heykeli oldu. Heykelin hemen yanından başlayan ve yürüyerek bizi Parthenon’a ulaştıran yol Kültür Bakanlığı döneminde Melina Mercouri tarafından yaptırılmış. Heykelin oraya dikilme sebebi de oymuş.

Atina’daki İzmir izleri

Gidenler bilir, Parthenon’a doğru yürürken sağlı sollu kafelerin önünden geçersiniz. İzmir ile ilgili ilk gördüğüm şey kısadan bir şeyler atıştırdığımız bu kafelerden birinin duvarındaki eski bir İzmir fotoğrafı oldu. “Hoş bir rastlantı” diye düşünmüştüm ama az ilerideki bir başka kafenin masa üstlerinin tamamen İzmir’in eski fotoğraflarıyla kaplandığını görünce bu işin bir rastlantı olmadığını fark ettim. Hiç unutmamışlardı İzmir’i.

3 gün boyunca bize mihmandarlık edecek olan Sevgili Kostas vardı ama Parthenon’a ulaştığımızda Rehberimiz Elsa da aramıza katıldı.

***

Nasıl bir kalabalıktı anlatılamaz. En çok da çekik gözlü dostlarımız. Atina bizim değil Uzakdoğu’nun komşu kapısıydı sanki. Propylaea’da (Parthenon’un tarihi giriş kapısı) adeta bir insan denizi vardı.

Girişteki izdihamı aştıktan sonra her ne kadar mermer kabartmaları 1806 yılında Osmanlı’dan aldığı izinle dönemin İngiltere Büyükelçisi Lord Elgin tarafından İngiltere’ye götürülmüş olsa da Parthenon olanca haşmetiyle karşımıza çıktı. İngiltere’ye götürülenler Tony Blair’in Başbakanlık döneminde resmi olarak istenmiş ama Tony Blair olumsuz yanıt vermiş. Hemen bir not ekleyerek sık karşılaşılan bir hatayı düzeltelim; Atina’daki Parthenon Tapınağı genelde Akropolis ismi ile anılır. Ama aslında Akropolis; tapınağın olduğu yüksek tepe şeklindeki yere verilen isimdir.

Parthenon’dan ayrıldıktan sonra Akropolis’in simüle edildiği ve bölgede çıkan tarihi eserlerin orjinallerinin sergilendiği Akropolis Müzesi’ni gezdik.

Orası da bir başka izdihamdı. Yoğun camlı yapısı ve doğal beton duvarları ile mimari açıdan bana biraz Bornova Belediyesi Yeşilova Höyüğü Ziyaretçi Merkezi’ni anımsattı.

Ardından öğlen yemeği için geldiğimiz Monasteraki’de girdiğimiz 1876 yılından beri hizmet veren Bayraktaris Restoran adeta bizden gibiydi. Şef garson Niko çatır çatır Türkçe konuşuyordu. Kökleri İzmir’denmiş sanırım. Ünlü misafirlerin fotoğrafları duvarları süslüyordu. Rahmetli Mehmet Ali Birand ve Erdal Özyağcılar da misafir olmuşlar Bayraktaris’e.

Atina turumuzun daha birinci günü bitmedi ama yazım alanımız tükendi. Haftaya kaldığımız yerden devam ediyoruz. Özellikle ikinci gün Atina adeta İzmir oldu bize.

Kaçırmayın.