Masalcının İzmir’i

13 Ocak 2021

Batı’nın gözünde bir masal diyarı gibiymiş İzmir. O yüzden de bildiğimiz, bilmediğimiz sayısız gezginin yolu düşmüş İzmir’e tarih boyunca. Biz ancak seyahatnameleri yayımlanan gezginlerden haberdarız. Onlardan biri de, 1841 yılında gelmiş İzmir’e.

Geminin körfeze girişinden itibaren her anını günlüğüne not düşen gezginimiz, limanın gemilerle dolu olduğunu belirtmiş ve hilalli kırmızılı Türk bayrağının da aralarında dalgalandığı buharlı gemilerden söz etmiş. İzmir’in yaşmaklı kadınlarından deve kervanlarından ve dar sokaklarından bahseden Danimarkalı gezgin, üst kısmında taşa oyulmuş bir mezarın da bulunduğu Homeros Mağaraları’nı da bir masal anlatır gibi, çok farklı bir dille anlatmış.

Onun anlatımıyla devam edelim:

“İzmir yakınlarında, tüccarların önlerine kattıkları yüklü kervanlarda uzun boyunlu mağrur develerin, kutsal toprağı beceriksizce çiğneyerek geçtikleri yüksek ağaçların altında bir gül ağacı görmüştüm. …..Dünyanın en büyük ozanı burada yatıyor” demiş gül, “Kokum onun mezarına yayılsın, fırtınada dökülen yapraklarım mezarını örtsün. İlyada’nın ozanı burada toprak olmuş, ben bu toprakta boy verdim. Ben, Homer’ in mezarından bir gül, yapraklarımı yoksul bir bülbül için açmayacak kadar kutsalım!” Ve ölene dek ötmüş bülbül.

Yüklü develeri ve siyahi köleleriyle gelen kervancının oğlu bulduğu kuş ölüsünü, o küçük şarkıcıyı büyük Homer’in mezarında toprağa vermiş ve gül rüzgârda titremiş. Gece vakti gül yapraklarını sımsıkı yummuş ve bir düş görmüş: Günlük güneşlik bir günmüş, Homer’in mezarını ziyarete gelen bir sürü yabancının arasında bir de kuzey ışıklarının ve sislerin ülkesinden gelen kuzeyli bir ozan varmış, ozan gülü koparmış, bir kitabın sayfaları arasına koyarak, dünyanın öbür ucundaki anavatanına götürmüş. Ve gül kitabın sayfaları arasında üzüntüden sararıp solarken, ozan evinde kitabı açmış ve demiş ki “İşte Homer’in mezarından bir gül!” Gül gördüğü bu düşten uyanıp, rüzgârda titremiş, yaprağından süzülen bir çiğ zerresi ozanın mezarına damlamış, sonra güneş doğmuş, gül her zamankinden daha güzel açmış, Asya’da gün ısınmış. İşte o zaman yaklaşan ayak sesleri duyulmuş, tıpkı gülün rüyasında gördüğü gibi yabancılar gelmişler, aralarında kuzeyli bir ozan da varmış, ozan gülü koparıp çiçeğin körpe dudaklarına bir öpücük kondurmuş, onu alıp kuzey ışıklarının ve sislerin ülkesine götürmüş. Ölü çiçek, şimdi bir mumya gibi ozanın İlyada’sının içinde yatmakta... Ve tıpkı düşündeki gibi, ozanın kitabı açarken söylediklerini duyuyor: “İşte Homer’in mezarından bir gül!”

Homeros Mağaraları’nın ardından İstanbul’a gitmek üzere İzmir’den ayrılan gezginimiz, dönüş yolunda denizden gördüğü Foça’yı da “Yemyeşil tepelerin eteklerinde Yeni Foça uzanıyor. Fransa’ dan, Foça’nın evlatlarının kurmuş olduğu Marsilya kentinden gelen gemimizi selamlıyor yeşil dallar; sizler, siz yeşil dallar, o kadar eskileri bilemeyecek kadar körpe de olsanız, yine de aşinasınız” sözleriyle anlatmış. 

Gezgin, bir seyahatname yazar gibi değil de bir masal anlatır gibi kaleme almış notlarını.

Yazının devamı...

Şehrin güzel insanları

6 Ocak 2021

Şehrin güzel insanlarıdır onlar.

Kendi yarattığımız yaşam standartlarından biraz farklı oldukları için sanki onları görmüyormuşuz gibi yaparız, ama onlar hayatlarımızın muhteşem renkleridir aslında. Kimi farklı giyinir, kiminin sevgi tezahürü farklıdır ya da kimi hep öfkelidir... Kimi durmadan konuşur, kimi de suskundur, ama konuşunca kralın çıplak olduğunu ondan öğrenirsin... “Aman konuştukları zülf-ü yâre dokunmasın” diye de, biraz uzak durup toptancı bir yaftalamayla ‘garip’, ‘divane’ ve hatta ‘deli’ der geçeriz onlara.

Bornova’nın da böyle güzel insanları varmış...

Birinin adı İbrahim’miş ama ‘Deli İbo’ derlermiş Ona. Kimseye zarar vermeden bağıra çağıra dolaşır dururmuş sokaklarda. Bornovalı yazar Murat Uyurkulak, çocukluğunun Bornova’sındaki Deli İbo’yu bir romanının konusu yapmış, hatta kitaba onun adını vermiş... Delibo... Ellerine sağlık.

Başka bir İbrahim daha varmış. Başına ne geldiyse “At öldü, at öldü” diyerek Bornova’nın sokaklarını arşınlarmış.

Taner de Bornova’nın unutulmazları arasında. Ailesi, her zaman pırıl pırıl giydirirmiş Taner’i. Eskiden milli bayramlarda Cumhuriyet Meydanı’ndan başlayıp Büyükpark’a doğru ilerleyen resmigeçitler düzenlenirdi. Hiçbir bayramı kaçırmazmış Taner. Takım elbisesiyle Kaymakam’ın bile önünde yürür, Bornovalıları selamlarmış. Kimse sesini çıkarmaz, resmi dairelere, dükkânlara, her yere girer çıkarmış Taner. Günün birinde bankalardan birine yeni müdür atanmış. Bornova eşrafından birkaç kişi de müdüre ‘hayırlı olsun’ ziyaretine gitmiş. Tam çaylar içilirken Taner girmiş kapıdan içeriye. Ziyaretçilerden biri muziplik olsun diye Taner’e, “Hoş geldiniz Kaymakamım” diye hitap edince yeni banka müdürü fırlamış ayağa. Müdür, şakayı anlayıncaya kadar Taner ihtimamın kralını görmüş.

Hâlâ anlatılır Taner’in bu macerası.

Yazının devamı...

İBB binası

9 Aralık 2020

30 Ekim depreminin üzerinden 1.5 aya yakın zaman geçti. En çok yıkımın oluştuğu Özkanlar Manavkuyu ve Mansuroğlu mahallelerinde yapılan incelemelerde ortaya çıkan en önemli sonuçlardan biri yapı denetimi yapılmış ve onaylanmış binalardan hiçbirinde ağır ya da orta hasar bulunmadığı şeklindeydi. Bu tespit, 38 yıl bilfiil inşaat mühendisi olarak çalışan ve bir dönem Yapı Denetim Kuruluşları Birliği İzmir Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yapan. değerli dostum Ahmet Gürel’e ait.

Büyükşehir Belediyesi binasından önce onun yerinde bulunan Umumi Mağazalar.

Depremde, İzmir Büyükşehir Belediyesi binasının da hafif-orta seviyede hasar gördüğünü hepimiz biliyoruz.

Henüz gencecik bir inşaat mühendisiyken İzmir Büyükşehir Belediyesi binası inşaatının bir bölümünde şantiye şefi olarak görev yapan Ahmet Gürel, 1980 yılında hizmete giren bina hakkında yazdığı makalede şu teknik bilgileri vermiş...

“Projede B 225 öngörüldü ve imalatta da uygulandı. O günlerin projelerde kullanılan en yüksek beton mukavemeti buydu, çok ender kullanılırdı... Hazır beton daha ortada yokken, firmalardan mıcır temin edilerek beton kalitesi, olanaklar ölçüsünde yükseltilmişti. Yapıda demir olarak da, ‘St-3/A Metaş imalatı nervürlü demir’ kullanılmıştır. Nervürlü demir, ancak 1998 yönetmeliğinden sonra zorunlu oldu. Uğur Belger’in yaptığı statik ve betonarme projede, kirişlerde, pilye yerine, yine daha sonraki yönetmeliklerde zorunlu hale gelen etriye sıklaştırılması uygulanmıştır. Kolonlarda da aynı titizlikle etriye sıklaştırması yapılmıştır. Bu betonarme teçhizat uygulaması, İzmir’de yapılan ilk uygulamalardan biriydi.”

1969 yılında inşaata başlandığı düşünülecek olursa, o günün koşullarında oldukça sağlam bir binaymış ancak genel kanı, binada hasara yol açan asıl faktörün binanın yapıldığı yerin sonradan doldurulmuş gevşek bir zemin olmasından kaynaklandığı yönünde...

Biliyoruz ki, depremin hemen ardından bina boşaltıldı ve Başkan Tunç Soyer, 27 Kasım’da “İzmir Büyükşehir Belediyesi binasını depremden bu yana kullanmıyoruz. Yaptırdığımız incelemede binamız az-orta hasarlı çıktı ve güçlendirilerek kullanılması önerildi. Ama biz bunu tercih etmiyoruz. Binayı yıkıp yerine tarihi Hükümet Konağı ile bütünleşen sembolik bir başkanlık ve meclis binası yaparak kalan alanı Atatürk Meydanı’na katacağız. İzmir’e ve İzmirlilere hayırlı olsun. Umarım, Konak’taki diğer kamu kurumlarına da örnek olur” şeklindeki açıklamasıyla, benim fikrimce çok yerinde bir karara imza attı.

Yazının devamı...

Dayanışma zamanı

25 Kasım 2020

2020 yılı bir felaketler geçidi gibi yaşanmaya devam ediyor. Önce salgının birinci dalgası, ardından deprem... Şimdi de salgının 2. dalgası...

Ama bizim binyıllara dayanan, müthiş bir dayanışma kültürümüz vardır. Bu kültürel zenginliğimizin ne büyük bir avantaj olduğunu hiç düşünmeden bu hazinenin içinde yaşar gideriz.

Mesela teorik olarak hiç açlık çekmeden ve hiç kimseye minnet etmeden uzun zaman yaşayabilirsiniz İzmir’de. Çünkü, mutlaka ama mutlaka şehrin camilerinden birkaçında, çarşılarında ya da meydanlarında bir lokma ya da tavuklu pilav hayrı hiç eksik olmaz.

Türkiye’nin neresinde olursa olsun, çıkın sokağa herhangi bir vatandaşa, “Karnım aç diye karşınıza gelen bir kişiyi geri çevirir misiniz?” diye sorun... Kimse geri çevirmez.

30 Ekim’de yaşadığımız büyük depremin ardından, bu büyük dayanışmaya bir kez daha tanık olduk. Devletin ya da yerel yönetimlerin zaten yapmakla mükellef olduğu barınma, ısınma ve beslenme gibi rutin desteklerden söz etmiyorum. “İşin bir ucundan da ben tutayım” diyen, sade vatandaşın verdiği desteği görmeliydiniz.

Kendimden biliyorum, oğlum Ozan askerden geldiği gecenin sabahından itibaren bir hafta boyunca gece yarılarına kadar, nefes almaksızın afetzedeler için çadır kurdu, ihtiyaç listesi hazırladı, sırtında odun taşıdı. Ev hanımlarının tencere tencere yemek yapıp depremzedelere götürüşünü izlemek göz yaşartıcıydı. Sonradan elektrik sobaları geldi ama ilk günlerde ısınma sorunu yaşanmasın diye kamyonetleriyle çevre köylerden odun taşıyan insanlarımızı görmeliydiniz.

Sadece İzmirlilerden değil, memleketin her yerinden, oyuncağından elbisesine TIR’lar dolusu yardımlar geldi.

Bizim toplumsal dayanışma kültürümüze dair tarihimizde de bir sürü örneğimiz var.

Yazının devamı...

Antik Meles Çayı nerede? (2)

18 Kasım 2020

Yeşildere (Kemer Çayı) ve Halkapınar dereleri hakkındaki notlarımızın yer aldığı ‘Antik Meles Çayı nerede?’ başlıklı yazımızın Bornova Çayı’yla ilgili bölümüne, yaşadığımız deprem felaketi nedeniyle iki hafta gecikmeli olarak devam ediyoruz.

Bornova Çayı olabilir mi?

Tarih meraklısı dostlarımız iyi bilirler ki, medeniyetler taşınırken sadece evlerini değil, hikâyelerini ve kutsallarını da beraberinde götürür.

Adını Meles Çayı’ndan alan, Homeros’un yaşadığı dönemde Smyrna şehrinin Bayraklı Tepekule’de olduğunu biliyoruz.

Her ne kadar bir kısım tarihçi Yeşildere’nin, önemli bir kısım tarihçi de Halkapınar Deresi’nin Meles Çayı olduğunu öne sürse de, tarihçi ve coğrafyacı Strabon’un Meles Çayı’nın yerini ‘Antik Smyrna şehir duvarlarının dibinden geçtiği’ şeklinde tanımladığını bildiğimize göre, bugün Tepekule’nin dibinden geçen çayın hangisi olduğu gün gibi ortada. Bornova Çayı...

Belli ki, İzmir şehri Tepekule’den Kadifekale’ye taşınırken İzmirliler, kutsal Meles Çayı’nı da hikâyeleriyle birlikte yeni şehrin yakınlarına taşımıştı.

Tarihçi Pausanias, 1800 yıl önce “Smyrnalılar, pek kaliteli suyu olan ve kaynaklarında Homeros’un şiirlerini yazdığı bir mağara bulunan Meles’in sahipleridir” cümlesiyle, Meles’ten ve Homeros’un yaşadığı mağaralardan bahseder.

Yazının devamı...