Zaman makineleri

Bir gün bir bakarsınız, elinizde tuttuğunuz ya da hatırladığınız küçücük, hiç beklenmedik bir eşya ya da herhangi bir şey adeta bir zaman makinesi gibi sizi alır, onlarca sene geriye, çocukluğunuza götürür.

Daha önceki yazılarımdan birinde Bornova Büyük Çarşı’daki sevgili Sebahattin Ülkü’nün mekânını anlatmıştım size. Mütevazı bir çay ocağıdır, ama iddia ediyorum tadına doyulmaz Bornova sohbetleriyle bir kültür merkezinden çok daha fonksiyoneldir. Geçtiğimiz gün öyle küçücük bir şey sayesinde tam bir zaman yolculuğu yaşadık orada. Mekânın girişindeki masanın üzerinde bir torba dolusu ayvayı görünce “Birileri reçel yapacak galiba, ben de alayım bari, ayva reçeli kışın güzel olur” diye lafa girdim hemen. Müdavimlerden biri olan sevgili kardeşim Ahmet Kızılırmak, “Ayva rendesi varsa rendeleyerek yapın. Muhteşem olur” diye cevap verince zaman yolculuğumuzun start düğmesine basılmış oldu. İlk defa duyuyordum ‘ayva rendesi’ dedikleri şeyi. Sanırım seri üretilmediği ve üretimi için usta demircilik gerektirdiği için her evde bulunmazmış. Normal rende gibi değilmiş. Kesici gözenekleri daha büyük olurmuş.

O ayva rendesi, aldı bizi Bornova’daki eski ismi Zincirlikuyu Sokak olan 14 Sokak’ın 50 sene önceki haline götürdü. Ne komşuluklar varmış o zamanlarda... Ayva reçeli yapılacağı günlerden birinde Nadide Teyze, şimdi 60’ına merdiven dayamış olan 8-9 yaşlarındaki oğlu Ahmet Kızılırmak’ı ayva rendesini istemek için üç dört göbekten bu yana demircilik yapan sevgili dostum Hasan Arkça’nın babaannesi Hatice Hanım Teyze’ye göndermiş. Ahmet’in aldığı cevap, “Kemale Teyzenler almıştı. Onlara sor bakalım” olmuş. Koşa koşa Kemale Teyzelere gitmiş, ama onlar da Patata Saadet Teyzelere vermiş ayva rendesini. Ahmet o gün Hürriyet Abla, Ehliyet Teyze, nikâh memuru Şükran Teyze derken ayva rendesini bulmak için 8-10 kapı dolaşmış. Rende sayesinde açılan sohbetle onlarca yıl geriden kimler kimler hatırlandı, bizim ayva rendesi de asıl işini bıraktı, zaman makinesi oldu o gün. Benim sevgili dostum Hasan Arkça o günün akşamında ne yapıp edip o ayva rendesini bulmuş ve fotoğrafını çekerek bana göndermiş. Sağ olsun.

Zaman makineleri

Benim zaman makinem de yumruk büyüklüğünde, oval siyah bir dere taşıdır. Rahmetli babaannemin elinden hiç düşmezdi o kara taş. Zeytini, bademi, cevizi hep o taşla kırardı babaannem. Hatırlıyorum, adı bile vardı. ‘Tuz kayası’ derdik o taşa. Kayatuzunu o taşla ezip yemeklik tuz haline getirirdi rahmetli. 6-7 yaşlarımda ağacın altından bulduğum birkaç tane bademi o taşla kırmaya yeltendiğimde “Yapma kızanım, parmakların ezilecek... Sen bırak, ben kırarım” deyişi, 50 yıl aradan sonra bile hâlâ kulaklarımda. Babaannemin vefatından sonra ne yaptım ettim, o taşı buldum. Şimdi evimin baş köşesinde, kütüphanemde. Her gün ona bakıyorum. Ona her dokunduğumda rahmetli babaanneme dokunuyorum.

Zaman makineleri, bazen mucizeler yaratarak da çıkar karşınıza.

2008 yılında, 85 yaşında vefat eden babaannemin 40’lı hatta 50’li yaşlarından öncesine ait hiçbir fotoğrafını görmedim. On binlerce muhacirle birlikte 1950 yılında Bulgaristan’ın Kırcaali’sinden göç ederek yokluk içinde Çanakkale’nin Kalafat köyüne yerleşmişler.

Tam o günlerde, o büyük göçü göçmenlerle birlikte takip ederek fotoğraflayan biri varmış. Adı Jack Birns... Life dergisi, o büyük göçü fotoğraflasın diye Jack Birns’ü görevlendirmiş. Binlerce fotoğraf çekmiş Jack Birns. Tam bu noktada Jack Birns’ün fotoğraf makinesi, bir zaman makinesi gibi devreye girmiş. Sınırdan Türkiye’ye girişte Edirne’de işlemler için koridorlarda bekleşen göçmenleri fotoğraflayan Jack Birns, o günlerde 27 yaşında gencecik bir kadın olan babaannemi de kadrajına almış. Hemen tanıdım babaannemi. Babam da tanıdı. Görmeliydiniz, ne duygusal anlar yaşadık... Ölümünden 14 sene sonra babaannemin 27 yaşındaki yüzünü gördüm. Mucize gibi bir rastlantı değil mi?

Elinizdeki zaman makinelerini fark edin ve kıymetini bilin. Unutmayın, o zaman makineleriyle nasıl bugünden geçmişe ulaştıysanız, gelecekten de size ulaşacaklar.