Dizilerin Kof Gururu…

Abartıları ilke edinen yerli dizilerimizin içeriklerinde şiddet, haykırışlar, iç bunaltan aile dramları, hastalıklardan konu geliştirme tutkusu tam gaz malumunuz. Ekran başına oturup kafa dağıtmak, bir parça eğlenip günün stresini atmak isteyenlerin TRT’nin tek tabanca olduğu yıllardaki eli yüzü düzgün yabancı dizilere duyduğu özlem de ortada. Keza, o yılların yerli yapımları için de aynı özlem mevcut. Lakin bu hakikate aldırmayan dizicilerimizin reyting uğruna abartıda sınır tanımamayı sürdürdüğü ve bunun neticesinde talimatla yaratılan senaryoların el mahkûm cümle öyküyü-karakteri yozlaştırmak mecburiyetinde kaldığı da bir gerçek.

Nitekim çocuklar vasıtasıyla geliştirilen dramatikliklerin baş kadın kahramanlarını, ‘Hem kel hem fodul’ deyimini haklı çıkartmak istercesine, elinden bir şey gelmediği halde gururda zirve yapan tarzda şekillendirmeleri bu yozlaşmanın bir yansıması olarak sürekli karşımızda.

Dizi içeriklerini kof gurura teslim edenler akılları sıra, Yeşilçam filmlerinin yolundan giderek ‘Fakir ama gururlu’ kızlar yaratıp topluma örnek teşkil etme gayretinde midirler? Yoksa bu büyük ama içi bomboş gururların yarattığı mağduriyetlerle izleyiciyi bölümler boyu oyalayıp kolaycılığa yatma uyanıklığında mı? Gerekçe her ne olursa olsun yerli senaryoların küçük insanları büyük gururlarla donatma sevdası öylesine kof ki, buradan çıkartılan gelişimler ne gerçekçi duruyor, ne de çekici geliyor. ‘İnsanı ateş değil gurur yakar’ demiş ya, Hz. Mevlana! Tabii anlayana.

Nasıl ki, Kanal D ekranındaki yolculuğuna 10’uncu sıradan başlayan, devamında yedinciliğe yükselip sonra tekrar düşüşe geçen ‘Leke’ dizisi de gururun yakıcılığını anlamadan yol alma ısrarcılığında bulunup kof gurura teslim olarak kendi kuyusunu kazan dizilerden!

LEKE’Yİ ‘GURUR’ YAKTI!

Yeni başladığı halde reytingleri 4’ün altında gelen dizilerden olan ‘Leke’ için gelen duyumlar kanalın yedinci bölümde finale yollama isteği yönünde. Emek noktasında üzücü bir durum. Öte yandan sezon ortasında üstelik de Salı’nın güçlü rekabet ortamında yarışa başladığında dizinin hayli zorlanacağı da belliydi. Ancak yine de diğer işlerin hikâyelerinin eskimiş olması ve izleyicide merak uyandırıcı gelişmeler yaratmaktan ziyade durağan tempoya girmeleri, ‘Leke’ adına avantaj yaratabilirdi. Zira henüz yolun başındaki bir senaryonun söylenecek sözü çok olurdu. Daha doğrusu olması gerekirdi. Fakat ekrana yansıyan tablo senaryonun daha en baştan nasıl bir kofluğa kısılı kaldığını koydu ortaya. Dahası dizideki problem bununla sınırlı değildi.

Hikâyedeki sığlığa bir de karakterlerdeki abartıdan dolayı oluşan samimiyetsizlik eklendi. Mesela, Hukuk Fakültesi’nde okuduğu söylenen ama izleyiciyi bu noktada yeterince tatmin edemeyen Yasemin’in durumu… Melis Sezen’e sözümüz yok. Lakin Sezen’e başrolü getiren karakterin yapılandırılması ve yönetimi her açıdan falsolu.

Öncelikle karakterin alt yapısı doldurulmamış. Bu kız kaya kovuğundan mı çıkmış da daha genç yaşında bir başına mücadeleye atılmış? Hadi bunu geçtim, Hukuk’ta okuyan birinin bu denli sorgusuz sualsiz her şeye inanacak kadar saf olması normal mi? Ki, bu önemli bir detaydı… Çünkü ‘Leke’nin temelini teşkil eden olay bu saflıktan doğdu. Dolayısıyla şirket organizasyonunda Mehmet’in odasına saf saf dalmasını da, böyle bir olay yaşamışken sırf telefonu vermek için koşturup hiç tanımadığı insanların teknesine binmesini de mantıkla bağdaştıramadım doğrusu. Pekâlâ da otel odasına girmeden konuşabilir, tekneye binmeden önünde bekleyebilirdi. Aklı olan düşünmez mi, telefonunu isteyen biri arkadaşını dışarıda karşılar diye? Oysa Yasemin Şirin’i görmeden, ‘Ya yanlış tekneyse’ diye düşünmeden denize açılan tekneye lök diye atlayıverdi. O da yetmedi… Nasıl ödeyeceğini bilemediği borçla bulunmuş parayı koyduğu çantayı kaptırdı. Yahu insan polis gelse bile öyle değerli bir çantayı elinden bırakır mı? Hem sahi Yasemin parayı alır almaz neden hastaneye götürüp yatırmadıydı?

Sonra hem okuyup hem çalışan Yasemin’in Şirin’e kefil olma saflığı da var. Bu devirde var mı böylesi? Babaları ayrı olduğu için yetiştirme yurdunda kalan işitme engelli üvey kardeşi Murat’ın Yasemin’le mevzusu deseniz apayrı bir pürüz. Arkadaş, bir yığın muhtaç çocuk için kampanya açılırken Hukuk okuyan Yasemin’in aklına neden yetkililere başvurup yardım istemek gelmez? Al sana bir karakter samimiyetsizliği daha.

Repliklerinden aşk sahnelerine, izleyene doğal gelmeyen Yasemin’in dışında Cem’in karakter tablosu da hiç parlak değil açıkçası. Geçmişte annesinin ihanetine tanıklık etmiş ve kadınlara karşı güvensiz hale gelmiş. Bundan dolayı da hep mesafeli ve temkinli duruyor. Buna eyvallah da… Sözde inanıp sevdiği Yasemin’le birlikte olduğu anlarda sürekli çocuk gibi sorgulaması çok itici geliyor insana. Misal, Murat’ın ateşi niye çıkmış diye defalarca tekrarlaması ve nice sorgu sual... Şirket içinde her an gamlı baykuş gibi dolaşıp gurur abidesine dönüşmesi gereksiz abartı olmuyor mu? Keza saflık noktasında işi abartmada Cem de Yasemin’le yarışa tutuşmuş gibi. Otelden çıkanın Yasemin olduğu ayan beyan ortadayken ‘Benzettim’ deme kafası neyin nesi? Keşke bıraksalarmış da Burak Sevinç kendi inisiyatifiyle canlandırsaymış Cem’i, çok daha iyi sonuç çıkardı büyük ihtimalle.

Sonra oyunculuğunu beğendiğim Tolga Güleç’in Mehmet karakteri var... Hem oyuncunun performansına karşı hafif kalmış hem de icraatları bir garip. Yasemin’le yaşadığı tatsızlığın ardından şirketin CEO’luğunu kapmak için düzenlediği kumpasa kargalar bile güler mesela. Yasemin nasıl bir saf olacak ki, daha önceden yediği kazığı unutup yine otele özel görüşmeye koşturacak? Ama koştu değil mi? Vay canına... Acaba gerçekten böyle şapşallık yapan kızlar var mıdır da, biz aşırı yükleniyoruz insanlara? Bak bilemedim şimdi! Neyse...

Anlayacağınız polis teşkilatındaki müdürlerin Birkan’a yaklaşımları ve onun hakkındaki ‘pazarlamacılık’ şüpheleriyle ‘yürümek isterken sürekli düşen bebek’ kıvamına bürünen dizide Selen Uçer (Serpil), Mehmet Bozdağan (Birkan), Selahattin Paşalı (Arda) gibi isimler karakter ve abartı problemi yaşamayarak işi kurtarıyorlar bir parça ama… ‘Leke’nin asıl bam teli olan 'kof gurur' ısrarcılığı her bölümde gösteriyor yüzünü.

İşte bu noktada Yasemin fırlıyor ön plana. Sürekli kaygılı bir ifadeyle oradan oraya koşturan, ilave iş söylemini her daim ağzında geveleyen, organizasyon şirketlerinin arka planda kadın pazarlamacılığı yapabileceği ihtimalini vurgulayan Serpil’den ve sürekli arayan Komiser Birkan’dan hiç şüphelenmeyen Yasemin nasıl bir saftrik olduğunu düşünmek yerine sürekli hava basıyor çevresine.

Otel olayının ardından teklif edilen parayı almaması ahlaken kabul edilebilir bir gurur. Ancak borçla bulduğu parayı kaybedip sözde çok sevdiği Murat’ın ameliyatını geciktirmişken Cem’in yardım teklifini geri çevirmesi neyin gururu? Üstelik sevdiği adama çalınan çantanın içindeki paradan söz etmemesi de bir garip. Hadi tekne olayı ortaya çıkmasın diye paranın çalınmasından bahsetmiyor… Peki ya yüklendiği borçları ‘Ne yapıp edip ödeyeceğim’ gururuyla karşılamasına ne demeli? Şansına bir çift söze, bir mağdur bakışa tav olup haczi erteleyen memurlar çıktı ama banka bu borcunu istemeden durur mu? Diğer yandan Serpil’den aldığı paranın da ödemesi var. Tüm bunlar orta yerde dururken sürekli problemin ne olduğunu soran Cem’e karşı ‘güçlü kız’ rolünü oynayıp gururluluk havası basmanın inandırıcı bir tarafı kalıyor mu? Kalmıyor tabii. Kalmadığı için de ortalıkta sevgi ve gurur pıtırcığı gibi dolanmaktan başka bir şey yapamaz hale getirilen Yasemin alabildiğince doğallıktan uzaklaşıyor. Tebrikler.

SON TAHLİLDE DİYECEĞİM O Kİ; ‘Leke’yi gurur yaktı… Rakiplerinin, yönetmenin, onun, bunun değil senaryonun ‘gurur’ merakının kurbanı oldu! Ekranda sık görmediğimiz yüzlerin tazeliğiyle güzel bir iş olacakken, kendi kendisini çelmeleyenler listesine giriverdi. Yazık.

Peki… Yönetmen değişikliğine giden ve Mayıs sonuna kadar şans tanındığı söylentilerine muhatap olan yapımın, her bölümde aynen devam eden bu senaryo mantığıyla performansını canlandırması ve finale yollanmaktan kurtulması bu saatten sonra mümkün müdür? Benzer aşamalardan geçen ve yine senaryosunu baş kadın karaktere layık görülen abartılı gururla yaratmaya çalışan ‘Gülperi’nin finalden kaçamayışını göz önüne alırsak… Yine bir Tims&B imzalı iş olan ‘Leke’nin de yeni sezona ulaşamayacağını söyleyebiliriz. Tabii her işte olduğu gibi yeni bir şans için açık kapı bırakmak lazım derim… Dizilerin ‘kof gurur’ yanlışını görmeleri kaydıyla!

Senaristlerin ve yapımcıların tez vakitte ‘Büyük gururlu küçük insanlar’ üstünden hikâyeler yaratma sevdasından vazgeçmeleri temennisiyle…

Anibal GÜLEROĞLU

www.twitter.com/guleranibal