Kadının satrançtaki varlığı…

Günümüz insanının yaptığı en iyi şey,‘tüketmek’! Yitip giden değer yargıları, inançlar, ahlâk bir yana… Ömrünü anlamsız çekişmelerle, üstünlük kurma kaygılarıyla boş yere tükettiğini düşünmeyen insanlar her şeye hızlı bir tüketim mantığıyla yaklaşmakta. Kuşkusuz duygusal tatminsizlik doğuran, mevcutların özünü layıkıyla değerlendirmenin önünü kesen ve popüler kültürle körüklenen bu mantığın yaygınlaşmasında seçenek bolluğunun da büyük etkisi var. Nasıl ki, ekrandaki kurgular için yorum yaparken bu hakikati pek çok kez vurgulamıştık.

Şimdilerde dijital platform dizilerine yönelik değerlendirme ve beğeni olayında da aynı durum kendini gösteriyor. İzleyicinin gözdesi olan yapımlar hızla değişiyor. Netflix’te yer alan diziler üstünden konuya baktığımızda, ‘Lupin’in en gözde yapım olduğunu görüyoruz. Oysa kısa bir süre önce ‘‘The Queen’s Gambit’’ büyük bir ilgiyle izleniyordu. Hâlihazırda, algılarla davranma alışkanlığını benimseyenler nezdinde, ötelenmeye başlamış halde.

Muhakkak ki, yenilikler her daim ilgi çeker. Daha iyi olan diğerinin önüne geçer. Ancak yeni gelene kucak açarken eskileri de tümden unutmamak gerek. Hele de mesaj değeri olan içeriklere! Dolayısıyla biz de ‘‘The Queen’s Gambit’’i ele alıp yorumlayarak dikkat çekmek istedik, kadının satranç dünyasındaki varlığını resmeden bu hikâyeye. Zira bu dizi gerçeklerle paralel yansımalara sahip olan içeriğiyle kadına yönelik bir ikilem yaratmış halde. Aklın ve zekâ gerektiren taktiklerin egemen olduğu satranç dünyasını merkezine alan yapım, bir yandan kadına övgü gibi dururken, bir yandan da yarattığı karakterle kadının satrançtaki varlığını sorgulatır hale gelmekte.

‘‘THE QUEEN’S GAMBİT’’TE KADIN PİYON MU?

Erkeklerin yarattığı ‘Saçı uzun, aklı kısa’ sözüyle küçümsenen kadının satrançtaki varlığı gerçek hayatta nasıl diye sorgulayarak değerlendirmemize başladığımızda… Kadınların bu zekâ oyununda yakın tarihe kadar pek mevcut olmadıkları gerçeğiyle karşılaşıyoruz maalesef. Zaman içinde bu durum değişim gösterse bile, sokak oyuncularından turnuvalara, kadın satranççıların sayısının yine erkeklerin gerisinde kaldığı ortada. Ne yazık ki, kadınlardan yeterli yönelimin olmadığı bu alanda erkekler hep önde.

Elizabeth Harmon yani kısaca Beth karakteriyle, kadınların zekâ gerektiren satranç oyununda varlık göstermelerine dair bir öykü yaratan dizideyse, kadınların da bu akıl oyununda gücünü gösterebileceği detayı hâkim. Ancak kadını zekâsıyla ön plana çıkartma misyonunu üstlenen içerikte, karakterin kişilik zayıflığı da alabildiğine vurgulanmış. Karakteri ilaç bağımlısı olarak gösteren bir yol haritası çizen senaryo, ‘bağımlılık-zekâ’ denklemini kurmuş durumda. Yani bir anlamda kadını yüceltirken, bir anlamda da feda edilebilecek taş konumuna sokmuş… Ki, kadın odaklı yerli dizilerimizde de aynı yol haritası izlenmekte ve güçlü gösterilmeye çalışılan kadınların özündeki zayıflıklar alttan alta işlenip erkekler yine üste çıkartılmakta bir şekilde.

Hal böyleyken‘Gambit’in satrançta avantaj elde edip oyunun kontrolünü ele geçirmek için bir veya daha fazla piyonu feda ederek yapılan açılışlara verilen isim olduğunu belirtip diziye yönelik yorumumuza başlayacak olursak, ‘‘The Queen’s Gambit’’in hikâyesindeki feda edilebilecek taşlar da daha yerine oturacaktır.

Kuşkusuz bu feda etme mantığı, duruma ve yoruma göre değişiklik gösterebilir. Hani 1950’nin Büyükustası Rueben Fine’ın ‘Piyon vermektense parmak vermeyi tercih ederim’ sözüne karşılık, 1977’de Büyükusta unvanına hak kazanan Roman Dzindzichashvili ‘‘Bu kimin Piyon’u ve kimin parmağı olduğuna bağlıdır” cevabı var ya… İşte o misal!

Dolayısıyla biz kendi yorumumuzla ‘‘The Queen’s Gambit’’te feda edilene bakalım şimdi.

Sıkılmadan izlenebilecek mini dizilerden olan ‘‘The Queen’s Gambit’’ için ilk sözüm, içeriğinin herkese hitap edebilecek türden olmasına karşın, herkesin hoşuna gidecek bir tempoya sahip olmadığı yönünde.

Şöyle ki; Dizi, maçına yetişmek için koşturan bir genç kadının otel odasındaki zihinsel ve bedensel dağınıklığından yapıyor açılışını. Hemen sonrasında yutulan yeşil haplardan kazanılan özgüvenle, masada bekleyen erkek rakibin karşısına oturan kadının gözlerinden maziye dalıp buradan sürdürüyor gelişimini.

Konunun nasıl ilerlediğini, neler olup bittiğini anlatacak değilim burada. Onu diziyi izlemek isteyenlere bırakıyorum. Ancak kadın karakterin bağımlılıkla-zekâ denklemindeki açmazda, kahramanlıkla-piyonluk arasındaki varlığını vurgulamak için de çocukluk dönemine dair birkaç saptama yapmamız kaçınılmaz.

Öncelikle Elizabeth Harmon yani kısaca Beth’in, babasını uzak tutarak çocuğunun babasız büyümesine sebep olan akıllı ama sorunlu bir anneye sahip olduğunu… Annesinin kullandığı bir araba yolculuğunda ‘Gözlerini kapa’ sözünün ardından yaşanan bir kazayla kimsesiz kalıp Kentucky’deki yetimhaneye yerleştirildiğini söylemek isterim. Zira bu detaylar Beth’i bir yandan güçlendirirken, diğer yandan güç elde etme uğruna feda edilmeyi göze alabilen piyon konumuna sokan türden!

Yetimhanede vitaminle birlikte çocuklara düzenli olarak dağıtılan sakinleştirici özellikteki yeşil haplara bağımlılığı, kendinden büyük bir kızın yol gösterici söylemiyle gelişiyor mesela. Kendisine yapılan bu telkine tereddütsüz uyum göstererek ilk fedasını sergileyen ve piyonluk yolunda ilk adımı atıyor, dokuz yaşındaki Beth. Kısa sürede gözü dönmüş bir bağımlı haline gelip yoksunluk krizine girdiği anda ise kendinden yaptığı fedakârlığı zirveye taşıma yoluna giriyor. Satranç karşılaşmaları da onun bu bağımlılık yolunda ilerlemesi için bahanesi oluyor.

Sakinleşerek satranca odaklanmak için avuçla hap yutmakta sakınca görmeyen Beth’i sıradanlıktan çıkartan ve hayatında dönüm noktası olan yegâne durum, bodrumdaki hademeyi uzaktan izleyerek satranç öğrenmeye başlaması!

Burada üstünde durulması gereken iki detay var. İlki, kısa sürede hiç de çaylak bir oyuncu olmayan hademeyi yenmeyi başarıp ondan açılışların sırrını öğrenen Beth’in satranç zekâsının ortaya çıkması… Diğeri de parlak ve pratik zekâsına karşın kitlelere kendini gösterme aşamasında içine düştüğü stres aczinden kurtulmak için yeşil hap bağımlılığından medet umması. Bu ikili yıllara yaygın biçimde Beth’i sarmalarken, aynı zamanda onun aracılığıyla satrançta öne çıkartılan kadın kimliğini piyonlaştırıyor maalesef.

Walter Tevis’in aynı adlı romanından uyarlanan ve 1960’lı yılları atmosfer yaparak adeta ilk kadın Büyükusta Nona Gaprindashvili’ye selam çakan dizide, Bath’in bağımlılık-zekâ denkleminde bocalayarak piyonlaşması bununla da sınırlı kalmıyor üstelik. Koruyucu aileye gitmesinden sonra yeni bir piyonluk evresi başlıyor. İyi Hıristiyan olma modundaki ailenin orta halli evindeki olanaklardan nasiplenmek adına uyumlu davranmaya yönelen, okuldaki züppe kızların küçümseyici bakışlarına aldırmıyor görünmeye çalışan, hedefine ulaşmak için ufak hırsızlıklar yapan ve duygusal deşarjını tavanda hayal ettiği satranç tahtasıyla sağlayan Beth bu kez de, evlilik uğruna piyano yeteneğinden vazgeçmiş tipik ev kadını Alma’nın yalnızlığını gideren piyonuna dönüşüyor.

Kocanın terk ettiği evde alkolden ve yeşil haplardan destek arayan anne konumundaki kadın, satrancın para kazanma aracı olduğunu öğrendiği anda bunu avantaja çevirmek için kolları sıvıyor. Beth’i turnuvalara teşvik eden Alma, iyilik yapıyor gibi görünse bile temelde, kendini kurtarmak için Beth’in zekâsını ufak ufak sömürüyor. Bu meyanda kızı alkole yönlendirmesi de cabası! Ardından gelsin Beth’in cinselliği, satrancın dışında bir hayat olduğunu keşfetme evresinde gelişen deha ile piyonlaşma süreci.

SONUÇTA; Bazıları için sıkıcı gelmesi muhtemel ‘‘The Queen’s Gambit’’ dizisi gerek oyunculuk gerekse dönemsellik açısından kaliteli bir çalışma. Lakin içeriğin kadın mantığı kendini sorgulatan türden! Zira her ne kadar satranç dâhisi vasfındaki Beth karakteri ‘Kadınlara hediye’ olarak görülse de… Birinciliği tek başına elde edecekken zaafından dolayı erkek rakibiyle ödülü paylaşmak durumunda kalan Beth, özünde kadın zekâsını övmekten ziyade, gizliden gizliye erkek üstünlüğünü vurgulamak için kullanılan bir piyon konumunda. Anlayacağınız kadın da kurguların tüketim mantığının kurbanı oluyor bir bakıma.

Dolayısıyla ‘‘The Queen’s Gambit’’ dizisinin sağ gösterip sol vuran bir mantığa sahip olduğunu… Kadınları, baskı-stres altında paniğe kapılıp ilaçlardan-alkolden destek bulmaya çalışan zayıf varlıklar olarak ele alarak işlediğini söylemek hiç de yanlış olmaz.

Dizideki kadın figüründe resmedilen ‘bağımlılığı, zekâyla buluşturma’ çelişkisini, satrancın büyük ustalarından Karpov’un ‘Satranç, zihinsel işkencedir’ sözüyle denkleştirerek koyalım noktamızı. İyi seyirler…

Anibal GÜLEROĞLU

guleranibal@yahoo.com

www.twitter.com/guleranibal