Van’da ‘Öfkeli Çılgınlık, Karamsar Çile’…

Çetin şartlarda başlayan ve bölgeye bir nefes olmayı hedefleyen ‘1. Uluslararası Van Gölü Film Festivali’, dışarının soğuğuna rağmen sımsıcak bir atmosferde sürüyor.

Yeşim Ustaoğlu’nun başkanlığındaki jürisinde Suna Yıldızoğlu, Mehmet Güleryüz gibi isimleri barındıran bu ilk adım festivalin en büyük özelliği, Van insanına ülkemiz sorunlarına hakikat gözüyle bakan filmleri izleme fırsatı sağlaması. Zor şartlarda yaşamak mecburiyetinde olanların durumlarını yansıtan bu yapımlardan biri de, senaryosu ve yönetmenliği Hatice Yakar’a ait olan ‘Öfkeli Çılgınlık, Karamsar Çile’

30. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde, görüntü yönetmeni Ertunç Şenkay’a ‘Onur Ödülü’ getiren film, şimdi ‘1. Uluslararası Van Gölü Film Festivali’nde yarışıyor…

Ezilmişlerin öyküsü...

Yönetmenin katılımında, Tamara Otel’de izleyicisiyle buluşan ‘Öfkeli Çılgınlık, Karamsar Çile’ Horasan’dan dağlara gelen insanların öyküsü!

Pek çok dizide ve Recep İvedik1, Hababam Sınıfı Askerde, Hababam Sınıfı 3,5, Eve Dönüş gibi sinema filmlerinde yönetmen yardımcığı yapan Hatice Yakar’ın tamamen kendi inisiyatifiyle şekillendirdiği film, Şeyban kızın güneş doğmadan duasını etme gerekliliğiyle öyküsüne başlıyor.

Bu öyle bir dua ki, içinde kadın cinsinin daha çocukluktan başlayan ezilmişliğini ve çilesini barındırıyor.

Doğacak kardeşinin erkek olması, hayatta kalması ve babasının annesinin saçını yolmayıp kendilerini dövmemesi üstüne kurulu bir dua…

Taşları oyuncak yapan kız çocuğunun rol modeli anne ise karnındaki bebeğiyle bir başına yaşam savaşında…

Korku ve çaresizliğin alabildiğine hâkim olduğu kayalıklarda yaşam, insanlarla hayvanları aynı potada harmanlayıp bütünleştirmiş.

Leş kargalarının yediği inek iskeletinin arasına girip, açlık ve ölümle bütünleşen küçük çoban, adeta yaban hayata ve yaşamın kurallarına meydan okuyor.

Eşeklerin cezalandırıldığı, çocukların kara yılana, inindeki ayıya ve kayalıkların tepesindeki yılan kartalına kafa tuttuğu, buna karşın İncirlik’teki ABD Üssü’nden havalanan jetlerin sesinden ürküntüye kapıldığı bu coğrafyada korkunun kendisi değil kaynağı önemli.

Hazine peşinde koşan ya da köylünün hayvanlarına bekçilik yapan erkeklerin, kısır döngü içinde giderek yabanlaştıklarını ve içlerindeki öfkeyi, çocuğa, kadına, hayvana hatta yaşlıya karşı şiddete çevirdikleri bu öyküde her şey yaşanmışlıkların doğallığında gerçekleşiyor.

Yılan Kartalı ve onurlu duruş üstüne…

Senarist-yönetmen Hatice Yakar’la film sonrası sohbetimizde ilk sorum, etkileyici bakışları insanın içine işleyen kartalla ilgiliydi.

Yılmaz Güney’den sonra aynı kayalıklarda film çekerek adeta ona saygı selamı yollayan; kendinin de içinden geldiği Kızıldere Köyü’nün sakinlerine ve babası Hacı Yakar’a rol vererek insanlarını gururlandıran Yakar, adını ve özelliklerini anlattığı yılan kartalının film için özel olarak yakalandığını anlattı.

Kalbi atmayan ve kendi avlamadığı hiçbir şeyi yemeyen kartal, aç olmasına rağmen yanına konan tavşana dokunmamış bile!

İnsan açlığının ve yok etme hırsının her alanda kendini gösterdiği gerçeğinde kartalın bu onurlu disiplini, ders alınması gereken bir olgu.

Filmde gerçek olmayan ancak gerçeğe çok yakın duran ‘ayı’ figürü de, yabani hayvanların dahi kendisine zarar vermeyene dokunmadığını görmek açısından önemli.

Leş kargalarının didiklediği büyükbaş hayvan iskeleti de, filmin kayda değer ayrıntılarından. Yakar, mezbahada bütün halde bulamadıkları bu iskeleti doğal haliyle verebilmek için kasap tutup özel olarak etlerinden ayırtarak hazırlattıklarını belirtmekte.

Kamerayı bir tanık olarak kullanıp gerçekleri kurgusal yozlaşmaya uğratmadan aktaran yönetmenin bir başka gerçeği de, çobanın üç günlük açlıktan sonra alıştığını söyleyip yemek yememesinde ortaya çıkıyor. Yakar, bu yaklaşımın bizzat babası tarafından denendiğini, kendisinin de buradan esinlendiğini söyledi.

Filmler, kurgusal bir doğum klişesi yarattı!

Genelde kan, ter ve abartılı çığlıklarla verilen doğum sahnelerine alışık olduğumuzdan, burada rastlamayınca yadırgadım doğrusu. Eksiklik olarak algılayıp sorguladığım doğum sahnesine Yakar’ın getirdiği açıklama, sinema sanatı adına dikkate alınması gereken türden.

Doğum sahnesinde kan, ter ve hatta göbek bağının olmayışı, köy yaşamında kimi zaman hamilelikleri dahi bilinmeyen kadınların çalı arkasına girip doğurduktan sonra yürüyüp gitmelerinin gerçekçiliğini yakalamak adına!

Çocuk doğurmanın köy kadını için sıradanlığını vurgulamak isteyen yönetmen, yeni doğmuş bebeğin Amerikan jetlerinin sesiyle ürkmesini ve annenin sükûnetini de bu yaklaşımla sunmuş.

Sergilenen pratiklikle adeta ‘sinemasal doğum’ klişesi yaratanlara meydan okuyan Yakar’ın tarzı, şımarıklıkla ürkütücülük arasında sıkışıp kalan ve anlamsızca abartılan doğum sahnelerinin tamamen ticari kaygılarla üretildiğini tokat gibi vuruyor.

Korku dağları bekliyor…

Geniş açıdan baktığı bölgede gerek doğayı gerekse onun bir parçası olarak gösterilen insanları parıltılı renklerden uzak bir tonda işleyip eşeklerin bile çıkmakta zorlandığı dağları tüm çıplaklığıyla veren yapımda en güçlü duygu ‘korku’!

Karamsarlığın umutla iç içe geçtiği bölgede dağlar hem korkunun, hem de başkaldırının yaşandığı yerler. Bilinmeyene duyulan merak, bulutlar gibi özgür olmak için ölme isteği, şiddete karşı devletten medet umma çaresizliği, duayla ne açlığın ne de acıların geçmeyeceği karamsarlığı ve ‘Biz nereden geldik’ sorgusunda köklerin arayışı…

Hepsi de çaresizlik ve terk edilmişlik hapishanesinde, özgürce(!) yaşayan kaderlerine terk edilmiş insanların ‘Öfkeli Çılgınlık, Karamsar Çile’ öyküsünde açığa çıkmakta.

Bir günde başlayıp biten film, aslında sinemanın yükselişe geçmek için atılım yaptığı Van insanlarının gerçeğiyle de kesişiyor.

Korku dağları bekliyor… Dağlar ise kendilerini yalnızlık tutsaklığından kurtaracak sade ve samimi insanları!

Anibal GÜLEROĞLU

www.twitter.com/guleranibal