Zalim İstanbul’dan kalanlar

Savaşlar, sevdalar, hırslar, umutlar… Ve sayısız hayal kırıklığı... Dünyanın gözdelerinden olan İstanbul harmanının unsurları. Sayısız söz söylenmiş, eser yaratılmış İstanbul için. Lakin onu anlamanın en iyi yolunun, büyük hayallerle gelinen İstanbul’un gerçeklerini yaşamak olduğu da muhakkak. Zira ‘‘Ya ben İstanbul’u alırım, ya da İstanbul beni” diyen Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u olanca şanıyla almış almasına ya, tarihten bugüne nice umutlar harcanıp gitmiş, hayatlar sönmüş İstanbul sevdasında.

Anlayacağınız İstanbul masallarının sonu her zaman arzulandığı şekilde gelmemiş. Nasıl ki, Yeşilçam filmlerinden televizyon dizilerine, kurgular da bu hakikati bolca işleyerek hatırlatmış bizlere. Bunun en son örneğini, ekrana veda eden ‘Zalim İstanbul’da gördük nitekim. Umutlar, ikiyüzlülükler, arkadan iş çevirmeler, hırslar, yalanlar, zalimlikler, aşklar ve her şeye rağmen galip gelmek uğruna yitip giden hayatlar… ‘Zalim İstanbul’un içeriğini şekillendiren bu unsurlar, kırsaldaki yaşam seviyesini yükseltme hayalciliğiyle İstanbul’a koşanların gerçekleriyle örtüşmenin ötesinde, ders niteliğinde çıkmıştı karşımıza. Hal böyleyken biz de ‘Zalim İstanbul’dan kalanlara değinerek bu diziye son bir bakış atalım istedik. Buyurunuz…

‘ZALİM İSTANBUL’UN GERÇEKLERİ…

Yeri geldiğinde mantığa uymayan yönleri ve abartılarından-diyalog cılızlığından dolayı alabildiğine eleştirdiğim… Buna karşılık ekibin tam uyumundan olsa gerek, ilk bölümden itibaren ilgiyle izleyerek kendi kendimle ikileme düştüğüm işlerin başında gelen ‘Zalim İstanbul’un en önemli gerçeği yol haritasındaki belirsizlikti! İyiyle kötüyü, doğruyla yanlışı iç içe geçiren… Karakterlerini yoruma açan dizi bu gerçeğini salgın molasının ardından da sürdürdü. Yeni sezon beklentisi yaratırken beklentimi karşılamayan, güdük bir finalle noktaladı ekran yolculuğunu. Bunu yaparken de oldukça saçma ve mantık dışı bir gelişim sundu açıkçası.

Misal, betona çakılıp omurgası kırılan ve boyundan aşağısının hareket edemeyeceği söylenen Şeniz’in bu durumunu unutan senaryo, karantinadan dönüşte mucize yaratarak, Şeniz’i topuklu ayakkabılarıyla hoplayıp zıplayacak derecede sağlıklı bir hale döndürüverdi. Ceren’in paragözlüğüne sinirlenen Agâh’ın, Umut’u annesinden ayırıp akli dengesi bozuk olan ve kaçıran Başak’a teslim etmesini aklımız almamışken… Şeniz’in atletik iyileşme performansı karşısında şok olmuştuk açıkçası.

Ancak asıl şoku Cenk’in damdan düşer gibi ortaya çıkan ölümcül hastalığıyla yaşadık. Baştan itibaren playboy hayatıyla öne çıkartılan Cenk meğer daha önce Amerika’da ameliyat geçirmiş ve kafasındaki kitle tam olarak temizlenememiş. Bölümler boyu böyle bir şey işlendi mi diye hafızamı sorguladım durdum ama bulamadım. Eğer dikkatimden kaçtıysa bilemem. Ama gerçek şu ki, onca zaman hiç belirti göstermeyen ve tedavi durumu da yansıtmayan Cenk’in böyle ayaküstü yaratılmış bir bahaneyle öldürülmeyi hak etmediğini düşünüyorum.

Nasıl ki, hatalarının tümünü paragöz babaannesinin dolduruşuna gelerek yapan Ceren’in de görünürde çıbanın başı olan Şeniz’le aynı sonu paylaşması yanlış oldu. Zira Umut’un anne babasını öldürerek onu amcası Nedim’in himayesinde, kuzeniyle birlikte büyümeye mahkûm eden senaryo, Nedim’in öz oğlu ve yeğeni üstünden yeni bir ‘Nedim-Cenk modellemesi’ yaratarak tarihi tekerrür etmenin önünü açarak yaptı finalini. Bu neden önemli peki? Önemli çünkü kurgudan gerçeğe uzanan bir durum var burada. O da, anne-babasız büyüyen çocukların daha kolay biçimde rekabetçiliğin-kıskançlığın kurbanına dönüşebileceği! Nasıl ki, Umut’un pastası üflenirken, kendi pastasını sorgulayan Nedim’in oğlu Bulut’un kuzenine gösterilen ilgiden rahatsız olduğunu açık seçik izledik.

Bu hatalı mantığın ötesinde dizinin final bölümüne yön veren ‘Umut ve Babası’ olayına gelince… Her an fenalaşıp ölme riskini bile bile Cenk’in bebeğini de alıp tek başına karavanla yollara dökülmesi olayı nasıl bir mantık ürünüydü, anlayamadım doğrusu. Tamam… Dizi olaylarında mantık hassasiyeti olmaz pek ama direksiyon başında fenalaşma riski olan birinin bebeğini arabaya koyup götürmesini özendirmek de oldukça ters. Ancak hakkını vermek isterim… Bu süreçteki duygusallıkla oldukça bol gözyaşı döktürüldü doğrusu.

Neyse efendim… Dizinin giderayak sergilediği mantıksızlıkları bir kalem geçelim. Giden geri gelmeyeceğine göre de ondan geriye kalanlara verelim dikkatimizi ve ‘Zalim İstanbul’un ardında bıraktığı mesajları vurgulayarak yapalım veda görevimizi.

‘ZALİM İSTANBUL’DAN MESAJLAR…

Kötücül karakterlerini apar topar ve anlamsız bir biçimde öldürerek sözde adalet olayını gerçekleştiren… ‘Zalim İstanbul’dan çıkartılacak öncelikli mesaj, finalde Agâh Bey’in de dillendirdiği gibi, zenginliğin mutluluk getirmediği! Yani, İstanbul’un taşı toprağı altın diye koşturanların, bu sayısız ihanete uğramış şehirde para bulsalar bile, mutluluğu-huzuru yaşayamama olasılığı oldukça yüksek dedi her bölümünde bize. Dahası zenginlerin parıltılı görünen dünyalarındaki karalıklara da ayna tutup onlara özenmenin yanlışlığını vurguladı.

Dizinin bir diğer kayda değer mesajı, kadınların refah içinde yaşamak için zengin erkek avcılığına soyunması ve evlenmeden yatağa girmesine dairdi! Bu noktada maalesef yaratılan söylemle yine tüm suç kadın kanadına yıkılmış; baştan çıkartıcı, kötülük kaynağı gibi ele alınmıştı. Nitekim erkeği elde etmek için yatağına girmek ve ondan çocuk yaparak evliliği garantilemek konusunda kışkırtıcılığa soyunan Neriman öne çıkan karakter oldu. Saçma bir durumla ölen Ceren de onun kurbanı yapıldı. Böylece kızlara, ‘Sakın ha’ dendi adeta.

Öte yandan finalde Seher’in gençlik sevdasıyla gördük ki, kızlar aşk uğruna da nikâhsız birliktelik yaşayabiliyor ve erkeğin başından atabileceği varlıklara dönüşebiliyor… Ki, bu noktada her daim namus söylemleriyle ortalıkta gezinen ve gerçekleştirdiği evliliği erkeğin ‘sahiplenme’ lütfu olarak yansıtan Seher ile sevdiği adama kanıp karnında çocukla kovulmanın ardından onun kardeşiyle evlenip hayata tutunan Şeniz’in tablosu zıt kutuplardan kadın-erkek mantığını sorgulatan iki farklı örnek oldu.

Kadınların erkek mağduriyetini öteleyecek biçimde onları kötüleştirerek çatışmacılığını yaratıp buradan yol almayı tercih eden… Ve gerçek hayatın aksine hayalci bir gelişimle mutlu sonu yaşatan ‘Zalim İstanbul’da nihai mesaja gelince… ‘Hadi gelin köyümüze geri dönelim’! Kırsalın ve küçük kentlerin İstanbul’dan çok daha fazla mutluluk getireceğini resmeden bir aile tablosuyla noktayı koyan dizi, büyük umutlarla İstanbul’a göç edenlere ‘İstanbul sevdasından vazgeçip geldikleri yere geri dönme’ tavsiyesinde bulundu ya… Bu ne derece gerçekçiydi? Şayet Karaçaylar’ın İstanbul’da kurulu bir iş düzeni ve paraları olmasa böyle mutlu yaşayabilirler miydi Hatay’da? Peki ya para-iş bulamadığı için köyden İstanbul’a göç edenlere bu mesaj etki eder mi? Bilinmez.

SONUÇTA; Berker Güven’in canlandırdığı Nedim’in tekerlekli sandalyede olduğu süreçteki performansıyla ve Ozan Dolunay’ın oyunculuğundaki Cenk’in ikilem yaratan karakter yansımasıyla ardında akıldan çıkmayacak izler bırakan ‘Zalim İstanbul’ hak ettiğinin gerisinde bir şekilde yaptı finalini.

Kuşkusuz, Bahar Şahin’in mükemmel uyumuyla unutulmaz hale gelen Ceren’i öldürme hatasına düşen bu aceleye getirilmiş final havasında ve yeni bir sezonun düşünülmemesinde salgın kısıtlamalarından dolayı kaybedilen zamanın da etkisi bulunmakta. Öte yandan reyting sıralamasında ‘Sefirin Kızı’nın ve ‘Gençliğim Eyvah’ın gerisinde kalan dizinin içeriği bir sezon daha uzatılmaya yetecek malzemeyi bulabilir miydi? Ya da şimdi hiç başlamayıp yeni sezonda devam etseydi daha çok ilgi görür müydü? O da ayrı bir konu.

‘‘Tüm zalimliklerine rağmen sevmiştik seni ‘Zalim İstanbul’’ diyerek koyalım noktayı.

Anibal GÜLEROĞLU

guleranibal@yahoo.com

www.twitter.com/guleranibal