CHP’ye aşırı hoşgörü

30 Mart seç-imleri sonrasında medyanın CHP yönetimi ve genel merkeze yönelik fazla hoşgörülü davrandığı düşün-cesindeyim.
CHP, çok net bir biçimde 30 Mart’ın en büyük kaybedeni ve bunu açıkça yazmamak konusunda zımni bir ittifak var. Tamam iktidar, Kemal Kılıçdaroğlu’nun üzerine o kadar kaba ve acımasız bir üslupla gidiyor ki, insanda ister istemez “Şimdi CHP’yi tartışma zamanı değil” refleksi doğuruyor. Anlaşılabilir.
Ama bu durumun CHP’ye faydası yok. Ana muhalefet, 30 Mart seçimlerine gezegende bir siyasi partinin bulabileceği en avantajlı pozisyonla girdi ve kelimenin tam manasıyla, başaramadı. Sedat Ergin iki gündür Hürriyet’teki köşesinde, Mustafa Sarıgül ve Mansur Yavaş’la gelen ”misafir oyları” saymazsanız, CHP’nin 2011’e kıyasla yerinde saydığını rakamlarla ortaya koyuyor.
Ben şahsen Kemal Bey ya da parti yönetiminden bu konuda net bir açıklama, tatminkar bir özeleştiri duymadım. İstanbul’da neler aksadı? Teşkilatlar neden çalışmadı? 4 yıllık hazırlığın sonucu bu mu? Ben ne anladım Yeni CHP’den? Hesap soracak mısınız? İzmir’de neden 6 ilçe kaybedildi? Antalya? Mansur Yavaş’ın Ankara başarısı neden Türkiye’nin başka yerlerinde olmadı?
Söz ettiğim, ideolojik değil her şeyin başında organizasyonel bir problem. Siyaset, bir dişlinin çarklarının mükemmel bir uyumla çalışmasını gerektiriyor. Karşınızdaki ürünle rekabet edebilmeniz lazım. Mitingdeki ses düzeninden il başkanına kadar tıkır tıkır işleyen bir çark lazım. CHP’de ise kişisel anlamda çalışkan bir genel başkan, ancak işlemeyen bir sistem var.
Daha söyleyecek çok lafım var. Ama susuyorum...

Bizden Pulitzer çıkmaz

Dünya gazeteciliğinin en tepe noktasıdır Pulitzer ödülü...
Bu yıl, CIA analisti Edward Snowden’la buluşup Amerikan hükümetinin en mahrem bilgilerini yayınlayan Washington Post ve Guardian gazetelerine verildi . Vay be!
Oysa o haberler, Washington’u ciddi anlamda zora sokmuş; Amerikan yönetiminin hem müttefiklerini hem de kendi vatandaşlarını gözetlemeye çalıştığını da tüm dünyanın gözleri önüne sermişti. Ama nedense kimse çıkıp bu gazeteleri ya da Pulitzer komitesini vatan hainliğiyle suçlamadı!
Bizde olsa, dava üstüne dava, ceza üstüne ceza, o gazeteler doğduğuna pişman edilmişti. Pulitzer komitesi ise, ”Bu sızmalar kamunun ulusal güvenlik yapısını anlamasına” neden olduğunu, ”hükümet ve kamuoyu arasında güvenlik ve özel hayat konularında bir tartışma başlattığını” söyledi.
Aklıma, Namık Durukan’ın Milliyet gazetesinde yayınlanan İmralı Günlükleri haberi geldi. Çok değil bir yıl önce ödül üzerine ödül alan o haber, bugünün atmosferinde zor yayınlanırdı. Çünkü 17 Aralık sonrası hükümeti zora sokan her haber ”vatan hainliği” suçlamasına maruz kalıyor.
Ayrımı doğru koyalım. Telefon dinlemek, mahrem bir arşivi çalmak, gizli toplantıları dinlemek suçtur. Bunu yapanı bulursanız, atın içeri. Ama bunlar yapıldıktan sonra ortaya saçılan bilgi, gazeteciliğin konusudur.
En basit dille anlatayım: Gazetecilik ve kamu yararı, her daim hükümetin hoşuna gidecek haberlerin yapılması anlamına gelmez. Öyle olsaydı, demokrasi gelişmez, muktedirler kafasına geldiği gibi yönetirdi. Bazen asıl vatanseverlik, yanlışa dur demek, soru sormak, itiraz etmektir...