Farklı bir kadın hikâyesi

Şu adeta neden girdiğimizi unutarak kendimizi sokaklara vurduğumuz karantinada hâlâ ve ısrarla özlemeye devam ettiğimiz şey, tiyatro ve sinema. Sık sık da önüme anketler geliyor, “Şu an açılsa sinemaya gider misiniz, tiyatro salonuna girer misiniz?” şeklinde, belli ki insanların “korktuğu” bir sanat kaldı. Yoksa pek çok kafede adam adam üstünde ve gayet huzur içinde oturulurken neden sinemaya girilemesin değil mi?

Farklı bir kadın hikâyesi


Neyse, bu yıl baharın pek çok güzel alışkanlığıyla birlikte İstanbul Film Festivali’ni de pandemiye kurban verdik. Ancak İKSV her ay festival programından on beş filmlik bir seçkiyi evimize ulaştırıyor. Elinizi çabuk tutup ister hepsine paket halinde, ister tek tek bilet alıp izliyorsunuz. Festival alışkanlığında değişmeyen tek şey, biletler satışa çıktığı gibi hızla tükeniyor. “Nasıl olsa evde değil miyiz, neden tükensin bilet?” sorusunun yanıtı da, “Dağıtım şirketleri filmlerinin sınırsız sayıda seyirciye online olarak ulaşmasını arzu etmiyor çünkü”.

Gösterimler sonrasında genellikle festival direktörü Kerem Ayan yönetiminde bazen filmin oyuncularıyla, bazen sektörden farklı isimlerle film hakkında sohbetler oluyor, kendi çapında bir mini festival havası yaşıyoruz yani.

Haziran seçkisi yeni yeni seyirciyle buluşmaya başladı, her gün bir film gösterime açılıp beş gün boyunca izlenebilir oluyor. İtiraf etmeliyim, zaman zaman “Çok şükür, sinemaya kadar zahmet etmemişim bari” dediğim filmlere de rastlıyorum ama hoş ve sürprizli buluşmalar da yok değil. Bu hafta mesela 49. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden altı ödülle dönen “Güzelliğin On Par’Etmez” ve Yılmaz Güney belgeseli “Çirkin Kral Efsanesi” ile tanıdığımız Hüseyin Tabak’ın “Gipsy Queen” (“Çingene Kraliçe”sini izledik.

Büyük bölümü Hamburg’da çekilen film, boksör olarak parlak bir kariyerin başındayken hayırsız bir adamdan iki çocuk sahibi olan, ikinci bebeği kucağında geldiği baba evinin kapısından çevrilen bir kadının; bütün bunların üstüne Roman olmanın, “öteki” olmanın getirdiği ayrımcılıkla, hayatın her alanında karşısına çıkan ırkçılıkla mücadele eden Ali’nin hikâyesini anlatıyor.

Ama güzel olan, bunu yalnız bir kadının karşılaşacağı varsayılan klişeler üzerinden yapmıyor. Hayatındaki iki erkekten de hayır görmeyen Ali kendisinin ve çocuklarının kaderini değiştirmeyi kafasına koymuş, sert tarafları olan, kararlı ve kavgacı bir insan. Bu uğurda kimseye yaslanmıyor, birilerinden medet ummuyor, çok şükür tacize falan da uğramıyor, elini de kolunu da sonuna kadar taşın altına koyuyor. Öyle ideal ve fedakâr anne falan değil, tam tersi, kızıyla da zaman zaman kendisine yapıldığı kadar baskıcı olmasından kaynaklanan, sorunlu sayılabilecek bir ilişkisi var.

Ama neticede onun mücadelesini anlıyorsunuz. Tabii bunda izlerken gerçekten boksör olduğunu zannettiğim şahane oyuncu Alina Serban’ın payı da büyük. Nitekim Hüseyin Tabak’ın film hakkındaki söyleşisinden öğrendik ki role hazırlanırken ciddi şekilde antrenman yapmış, birkaç maça bile çıkmış.

Bana “kadın hikâyesi” deyince akla gelenlerden farklı olduğu için, başkarakteri kadın olan bir “insan hikâyesi” anlattığı için özellikle kıymetli geldi, “Çingene Kraliçe”. Online gösterimi hâlâ devam ediyor ama umarım zamanı gelince sinema salonlarında da görme fırsatımız olur.