Hayali kasaba, gerçek ülke

Filmle ilgili bilgi vermek için kurulabilecek ilk cümle, bunun üzerine inşa edilebilecek bütün kurmacalardan daha absürt aslında:

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması sürecinde denize atılan ahşap bir Lenin heykeli, 1993 yılında Akçakoca’da kıyıya vurur. Kasaba belediyesi turizmin canlanmasıyla ilgili umut bağladığı heykeli meydana dikmeye niyetlenirken, Ankara’nın konuya el atmasıyla Lenin bugün hâlâ durmakta olduğu depoya kaldırılır.

Peki, böyle olmasaydı da o heykel kasabanın meydanına dikilseydi ne olurdu? Yönetmen Tufan Taştan, ilk uzun metrajlı filmi “Sen Ben Lenin”i bu sorudan yola çıkarak çekmeye karar vermiş. Bütün kurtuluş umudunu turizme bağlamış hayali bir kasabanın “aradığı kan” olarak denizden bir Lenin heykeli çıkarsa, bu heykel meydanda arzı endam eyleyip dikkatleri kasabanın üzerine çekerse ve bir gece, tam da Başbakan ve Rus heyetinin katılacağı bir törenle ikinci kez açılış yapacakken kaidesinden çalınırsa, ne olur?

Taştan’ın filminde Ankara’dan özel olarak görevlendirilen iki komiser geliyor; biri deneyimli ve amaca giden yolda her yolu mübah bulan ‘kötü’ polis Erol (Barış Falay), diğeri bütün tanıklıkları en ince ayrıntısına kadar dinleyip ipuçlarını birbirine bağlayan ‘iyi’ polis Ufuk (Saygın Soysal). Karşılarında da birbirinden çelişkili ifadeleriyle bütün kasaba. Üstelik sadece 12 saatleri var, kayıp Lenin’i bulmak için.

Hayali kasaba, gerçek ülke

Tufan Taştan’ın senaryosunu Barış Bıçakçı ile birlikte yazdığı (en son Ankara Film Festivali’nden En İyi Senaryo ödülüyle döndüğünü hatırlatalım) “Sen Ben Lenin”, neredeyse tamamen tek mekânda, hatta tek odada geçiyor. Polisler çözdükçe dolanan düğümle boğuştukça biz de tek tek; ya da ikili  üçlü ekipler halinde gelip hikâyenin kendi versiyonlarını anlatan kasaba ‘sakinlerini’ tanıyoruz.

Kocası 23 yıl önce polis tarafından kaybedilmiş, “cümle kayıplar, cümle mağluplar ve kıyıya vuranlar” tarafından denize çağrılan Gül Ana (Nur Sürer) var mesela, sonra ‘komünist’ fotoğrafçı (Serdar Orçin), idealist öğretmen (Melis Birkan), heykelin kırılan burnunun yerine yenisini yapmakla övünen marangoz (Murat Kılıç), heykeli kendi bulduğu için çay bahçesi açıp oraya dikmeye hakkı olduğuna inanan balıkçı Aziz (Mustafa Kırantepe) ile dinleyenleri kapitalizmin oyunlarına karşı uyaran karısı (Binnur  Kaya), heykele dilek ağacı muamelesi yapılıp çaput bağlanmasından hoşlanmayan Malik Hoca (Şerif Erol),  geceleri kaçıp Lenin’e sarılmaya giden ve onunla birlikte kaybolan küçük Ümit (Çağdaş Utku Çakar) ile masalcı annesi (Hasibe Eren), turist yolu gözleyen Belediye Başkanı Deniz (Özgür Çevik) ve ona Deniz adını verdiği günü üzüntüyle anan ‘hafıza ve haysiyet sahibi’ babası Şinasi (Salih Kalyon), Kırmızı Çizgilerimizi ve Hassasiyetlerimizi Yüceltme ve Yayma Derneği Başkanı (Barış Yıldız) ve derneğin vatan sevgisiyle yanlışlık yapabilen coşkulu gençleri (Emin Alper, Özcan Alper) bunlardan sadece birkaçı.

Evet, gerçekten hayret / hayranlık uyandıran bir oyuncu kadrosuyla karşı karşıyayız ve henüz çaycı Serkan Keskin’i, çömez polis memuru Nazlı Bulum’u ve Lenin heykelinden anahtarlıklar tasarlayan vizyoner otelci Bige Önal’ı, Sarp Akkaya’yı, Sarp Aydınoğlu’nu, Necip Memili’yi saymadım bile. Ve bunu çılgın bir bütçeye değil, etkileyici bir senaryoya borçlu bir film, “Sen Ben Lenin”. Oyuncuların her biri filmdeki kısacık bölümleri için sırf senaryoyu sevdikleri ve filme inandıkları için kalkıp gelmişler ve ortaya son derece renkli ve inandırıcı, her biri diğerinden tanıdık karakterler galerisi çıkmış. Tufan Taştan “Küçücük bir kasabaya kocaman bir ülkeyi sığdırmak istediklerini” söylüyor, filmin en büyük başarısı da bunu hakkıyla yerine getirmek.

“Sen Ben Lenin” cuma günü vizyona giriyor. Edip Cansever’in “Mendilimde Kan Sesleri”nden Barış Diri’nin bestelediği final şarkısını Seyyal Taner söylüyor, onu dinlemeden asla salondan çıkmamanızı öneririm. Hem Adana’da seyirci ödülünü alırken Tufan Taştan’ın söylediği gibi “filmde hiç göremediğimiz Ahmet Abi’yi ve ne heykeli ne mezarı olan” tüm kayıpları da anmış olursunuz.