Kürk giyenler, avcılar, hayvan tacirleri

Ben kendisiyle hiç tanışmadım. Ama çok iyi tanıdığım birini kaybetmiş gibi üzüldüm. Bir sebebi Prof. Orhan Kural’ın yıllardır birlikte Milliyet Sanat dergisini de yaptığım sevgili arkadaşım Nil Kural’ın babası olması ise de en büyük sebebi galiba pek alışık olmadığımız bir bilim adamı, hatta alışık olmadığımız bir insan portresi çizmesiydi. “Benden sonra tufan” cümlesi hiç yanına uğramamış gibiydi. Tanımadığı insanların sağlığını, dünyanın –kaldıysa– adım atmadığı köşesindeki ormanları, muhtemelen kendi göremeyeceği bir geleceğin suyunu, toprağını kendisine dert ediniyordu. Laf olsun diye değil sahiden gözyaşı dökecek kadar dert ediniyordu ve bu yüzden şimdi bilim dünyasının ‘renkli’ ismi diye anılıyor uğurlanırken. ‘Renkli’ o anlama geliyor bizde, “anlayamadığımız, biraz tuhaf kişi”. Neden tuhaf? Çünkü sana ne değil mi, milletin çocuğu sigaraya özenirse özensin, kaynaklar kurursa kurusun, hayvanlar ölürse ölsün. Sen kendi çocuğuna, kendi öz kaynağına, kendi bilmem ne kadar para ödeyip aldığın cins köpeğine bak, onlar yerindeyse sorun yok.
Kürk giyenler, avcılar, hayvan tacirleri

Orhan Kural için sorun oluyordu işte. Ve bu uğurda ünlü ünsüz herkesle uğraştığı için de sürekli gündeme geliyordu, “Orhan Kural bu işe kızacak” esprilerine maruz kalıyordu ama mesajını da başarıyla epey geniş bir kitleye ulaştırmış oluyordu. Sigaradan ötürü en çok hışmına uğrayan Cem Yılmaz’ın bugün arkasından “Yıllardır aramız pek iyi olmasa da çok üzüldüm” derken çok samimi olduğundan eminim çünkü o da biliyor ki ortada hiç kişisel olmayan bir şey için yılmadan uğraşan bir insan vardı. Açık büfelerde ziyan olan yemekler için defalarca dayak yiyen bir insandan söz ediyoruz. Kendi anlatıyordu. Aşırı dolu tabağa bakıyor ve o çöpe gidecek tabakla kaç aç çocuğun, kaç aç köpeğin karnının doyacağını hesap ediyor. Belki çoğumuzun aklından geçer de gidip uyarmayı düşünmeyiz, Orhan Kural uyarıyordu.  

Benim kendisiyle tek bir haberleşmem oldu, ülkece sosyal medyadan takip ettiğimiz “Kuyu köpek”in kurtarılma macerasında. Beykoz’da 70 metrelik sondaj kuyusuna düşen Kangal yavrusu 13 gün orada kalmış, türlü çeşit yol denenmişti kurtarmak için. En sonunda Prof. Dr. Orhan Kural ve Türkiye Taş Kömürü Kurumu geldi, yaptıkları pnömatik pistonla Kuyu adı verilen köpeciği sağ salim çıkardı. Çoğumuz klavye başında izleyip “Onu denediniz mi, bunu yaptınız mı?” diye hesap sorarken kendisi oradaydı, özetle.

En son dokuz ay önce Kovid ile ilgili çektiği bir video vardı, Orhan Kural’ı bu virüsten kaybettiğimiz gün yeniden dönüp izledim, zaten saymış dökmüş hepsini. “Ben hiç korkmuyorum çünkü bunu biz hazırladık” demiş; “22 bin kişi açlıktan ölürken korkmadınız. Bugüne kadar hep tükettiniz. Yazlık aldınız, yılda on gün gitmediniz, yatlar aldınız, kürkler aldınız, çantalar aldınız. Hiç sormadınız bu dünya nereye gidiyor diye. Hayvanlara işkence ettiniz. Bakın şimdi sıra hayvanlara geldi. Çare bulamıyorsunuz.”

Bir de dönüp öldüğü gün paylaşılan son videosunu izledim. “Bunu dinliyorsanız ben bu hayatta değilim artık” diye başlıyor, “Bugüne kadar vatandaşlık görevimi yapmaya çalıştım, sizlere daha iyi bir dünya bırakmak, adaletli, daha yaşanabilir bir dünya yaratmak için elimden geleni yaptım” diyor ve geride kalanlar için vasiyetini sıralıyor. Bin bir emekle kurduğu Gezginler Kulübü’nün ve müzenin, Fener köyünde tek bir ağaçla alıp 800 ağaçlı bir koru haline getirdiği çiftliğin yaşaması, 44 yıl hizmet verdiği İTÜ Maden Mühendisliği Fakültesi’ndeki öğrencilerine verilecek burs… Bir de cenazesine kürk giyenlerin, avcıların, hayvan ticareti yapanların gelmemesi, canlı tek bir çiçek gönderilmemesi, isteniyorsa ÇEKÜL Vakfı’na bağış yapılması. Yaşarken olduğu gibi giderken de çevreyi, doğayı, hayvanları düşünüp gitti yani. Biraz da düşündürürse ne iyi olur.