Mutsuz aileler de benzer

Kulağa ne kadar doğru gelse de Tolstoy’a katılmıyorum sanırım, “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır”, diyor ya “Anna Karenina”ya başlarken. Büyük felaketlerin, sıra dışı mutsuzlukların ya da olur ya çılgınca bir mutluluk halinin yaşandığı bir aileden söz etmiyorsak, her ailenin “mutsuzlukları” da “mutlulukları” da birbirine benziyor bence. Maalesef çoğunlukla da mutsuzlukları.

Temelinde birlikte kalmayı mecburiyet kabul eden, artık bunu isteyip istemediğini sormayı bırakmış bir anne baba ve bu “mahkûmiyetin sebebi olarak gördükleri çocukları olan bir topluluktan ne beklenebilir ki? İki taraf da hayatta yaşayamadıklarının faturasını birbirine ve hükmedebildikleri canlılar olarak gördükleri çocuklara keserken onları bir arada tutan duyguya da olsa olsa “tahammül” adı verilebilir. Oysa doğru cevap “sevgi” olmalıydı.

Neyse, iyi tarafından bakmaya çalışırsak, bu mutsuzluklardan yüz yıl geçse eskimeyen romanlar, sınır tanımayan filmler ve oyunlar çıkıyor. Farkas ve Estzer, tam da böyle artık aynı evde yaşarken birbirini “görmeyen”, birlikte geçirdikleri on sekiz yılın sonunda “Biz neden hala birlikteyiz ki?” sorusuna makul bir cevap bulamayan bir çift. Bir de onların mutsuzluğunu bünyesine alıp huysuzluk olarak dışa vuran oğulları Bruno var, birlikteliklerinin “meyvesi”. Böyle gene birbirlerinin gözünü oydukları bir gecede kapı çalıyor ve içeriye Estzer’in ablası Ernella, kocası Albert ve kızları Laura giriyor. Buyurun yeni gerginlik kaynağına. Lanet ettikleri ülkeden (Macaristan) yeni bir hayat kurmaya İskoçya’ya gitmişler, oraya da yanlarında kendilerini götürdüklerinden olsa gerek bir yıl dayanıp geri dönmüşler, başlarına gelen türlü felaketler neticesinde de kendilerini gece vakti “en yakınlarının” evine atmışlar. Tabii her yeni aile bireyi yanında yeni tahammülsüzlükler, samimiyetsizlikler, sırlar ve yalanlar   getirdiği için, ortaya iyice evlerden ırak bir tablo çıkıyor. (Tablo demişken sırf duvardaki resminden yaydığı enerjiyle gerilim dozunu artıran “baba” Haluk Bilginer’i de unutmayalım.)

“Daha İyi Günlerimiz Olmuştu”, Oyun Atölyesi’nin salonlar kapanmadan önce göremediğim için çok hayıflandığım bir oyunuydu. İBB Kültür Sanat YouTube kanalında sınırlı bir süre için izlenebildiğini görünce hemen oturdum başına. Nitekim çok haklıymışım hayıflanmakta. Szabolcs Hajdu’nun yazdığı (Bu arada kendisi oyunu beyaz perdeye de uyarlamış, yönetmiş ve Farkas rolünü üstlenmiş bir yazar  yönetmen  aktör), Aslı Sarıoğlu Nagy’nin çevirdiği oyun Muharrem Özcan’ın rejisiyle sahneleniyor. Dediğim gibi aile meseleleri sınır, millet, dil, ırk tanımadığı için, isimlerin Estzer, Albert falan olması dışında bize yabancı hiçbir durum yok. Zaten çeviri de bu “tanıdıklık” duygusuna son derece hizmet ediyor. Oyunculuklar şahane; Estzer’de İpek Türktan Kaynak, Farkas’ta Tuna Kırlı, Ernella’da Pınar Çağlar Gençtürk, Albert’te Tolga İskit, Laura’da Sena Başdoğan’ı izliyoruz. Bu usta kadroya başarıyla ayak uyduran Berke Karabıyık da ailenin küçüğü Bruno rolünde. Son derece komik, tatlı ama aynı derecede sert, açık sözlü ve acımasız bir oyun. Herhalde aile de hakkını verdiğinde böyle anlatılabiliyor ancak.

Mutsuz aileler de benzer

Kanaldaki diğer oyunlar

İBB Kültür Sanat YouTube kanalında Tiyatro Hemhal’in Hakan Emre Ünal imzalı, Nezaket Erden ile Pınar Güntürkün’ün eşsiz performanslar sergilediği “Tırnak İçinde Hizmetçiler”i, TOY İstanbul’un Erdi Işık’ın kaleme aldığı, Canan Ergüder ile Kenan Ece’nin oynadığı çarpıcı oyunu “Hipokrat”, Kedi Sahne Sanatları’nın “Kibarlık Budalası”, Cihangir Atölye Sahnesi’nden “Salozun Mavalı”, Heybe Tiyatro’dan “Rüya / Şeyh Bedreddin Destanı”, Altkat Sanat’tan “Anne Frank’ın Hatıra Defteri”, BGST Tiyatro’dan “Moliere Efendi”, Oyun İşleri’nden “Palto”, Giyotin Prodüksiyon’dan “Gayri İhtiyari” de yer alıyor. Süre sınırlı, acele etmekte fayda var.