Paylaşarak çoğalan minimal sezon

İstanbul Şehir Tiyatroları bu sezonu pandeminin soğuk ve yalnızlaştıran ikliminde içimizi ısıtan bir sürprizle başlattı: Kendileri 10’a yakın sahnede sezonu açmak üzereyken aylardır oynayamayan meslektaşlarına da el uzattılar ve dediler ki: “Sahnelerimizi birbirinden değerli sanatçılarla paylaşarak, perdeleri birlikte açıyoruz”.

Yani Şehir Tiyatroları’nın oyunlarıyla birlikte kendi sahnesi bulunmayan ya da sahneleri pandemi koşullarına elverişli olmayan özel tiyatrolar da bu sahnelere konuk olarak seyirciyle buluşabilecek. Ekim ayında 50 konuk oyun alındı programa, uygulama kasımda da devam edecek.

Açıkçası, çoğunlukla her koyunun kendi bacağından asıldığı bir iklimde yakınmak yerine atılan bu somut adım beni çok sevindirdi. Sonuçta bu kimsenin hayatını kurtarmaz ama yalnız olmadığını hissettirir. Yarattığı heyecan dalgası yeter.

Sonra baktım, az sayıda da olsa durumdan hoşnut olmayan kurum oyuncusu var. “Bizim oyunlarımız ne olacak?” gibi bir soruları var ki bir şey olmayacağı, sahnelerde herkese yer olduğu görülüyor, geçici bir dönemdir, paniğe kapılmaya gerek yok diye düşünüyorum. İşi “Biz hayır kurumuz muyuz?” hatta “Maaşlarımızın yarısını da verelim bari” noktasına götürenleri ise kendi vicdanlarıyla baş başa bırakmak lazım. Hasbelkader bir kurum bünyesinde yer edinmiş olmanın kendilerine mesleki bir üstünlük tanıdığını sanıyorlar demek, üzücü.

Paylaşarak çoğalan minimal sezon

Şehir Tiyatroları’nın dostane iklimine dönersek, göreve geldikten kısa bir süre sonra 8 Mart haftasında kadın yazar ve yönetmenlere ağırlık veren bir repertuvar açıklayan Genel Sanat Yönetmeni Mehmet Ergen, pandemi nedeniyle bazılarını ertelemek zorunda kalsa da, heyecan verici bir “minimal sezon” vadederek açtı perdeleri. Kendisine sosyal medyada dile getirilen “Neden İBB’nin kültür merkezleri varken bizim sahnelerimiz özel tiyatrolarla paylaşılıyor?” sorusunu da yönelttim, o salonlar henüz pandemi koşullarına hazır hale gelmediği için böyle bir uygulama tercih edilmiş, aralık ayında devreye girecekler.

Ayrıca İstanbul Şehir Tiyatroları’nın pek çok oyunu kalabalık kadroları ve ileri yaştaki oyuncuları nedeniyle şu an perde açamadığından iki taraf için de doğru bir anlaşma olmuş bu.

Az kadrolu, az dekorlu, tek perdelik oyunlardan oluşan “minimal sezon”da ekim ve kasımda 16 prömiyer öngörülüyor. Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazıp yönettiği “Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin” bu hafta seyirciyle buluştu. Sırada bu ay Cem Düzova’nın yazdığı, Nihat Alpteki’nin yönettiği “Geçit”, Lerzan Pamir’in yönettiği Leyla Nazlı oyunu “Kısraklı Kadın”, Rüstem Ertuğ Altınay’ın Jale Karabekir tarafından sahnelenen “Melek”i, Şaban Ol’un yönettiği Lot Vekemans imzalı “Zehir” var. Kasımda da yazar  yönetmen olarak Özen Yula, Yiğit Sertdemir, Kubilay Tuncer ve Cengiz Toraman kendi oyunlarını sahneleyecekler. Engin Alkan’ın “Antigone” (Sofokles), Serdar Biliş’in “İfigenya” (Euripides), Mehmet Ergen’in “Veba” (Camus), Yıldırım Fikret Urağ’ın “Kutlama” (Pinter), Ragıp Yavuz’un “Kahvaltıya Kalsana” (Ray Cooney) rejileri seyirciyle buluşacak. Ve iki kadın yazar  kadın yönetmen buluşması ürünü daha olacak: Yelda Baskın’ın yönettiği Bilgesu Erenus’un “Yaftalı Tabut”u ve Emre Koyuncuoğlu rejisiyle Şirin Gürbüz’ün ilk oyunu “Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık”.

Velhasıl, minimal ama seyirciye heyecanlı deneyimler vadeden bir sezon başlıyor. Mehmet Ergen’e tek tük kulağıma çalınan başka eleştirileri de sormuştum; neden dışarıdan yönetmen getirdiği gibi. Birkaç sayı vermek gerekirse, 16 yeni oyunun sekizinin yönetmeni kurum içinden, beşi yazar  yönetmen, fakat asıl olarak, bu tür hesaplarla heyecan ve dayanışmayla başlayan bir sezonu meşgul etmeye gönlüm razı değil. Sanatın bizden  sizden, kurum içinden, kurum dışından çok daha fazlası olduğuna inanmak istiyorum.