Hayatına birkaç hayat sığdırmış bir dindar

Türkiye’de 28 yıl görev yapmış bir Sion hemşiresi olan Sör Emmanuelle eşsiz anılarla 99 yaşında hayata veda etti

Sör Emmanuelle’in 21 Ekim’deki ölümü gazetede küçük bir ilan olarak çıktı.
Katolik dünyanın en tanınmış, en yenilikçi figürlerinden biriydi.
Ama Türkiye açısından bir başka önemi vardı:
Ömrünün çok önemli bir bölümünü Türkiye’de, Notre Dame de Sion’da (NDS) geçirmişti.
Okulun 1930’lu, 1940’lı, 1950’li yıllarında okuyanlar onu çok iyi tanıyorlardı.
Sadece okulda eğitmenlik yapmakla kalmamış, İstanbul’un 20 yılına da tanıklık etmiş, üstelik o döneme ait anılarını da yazmıştı.
Üç yıl önce kuruluşunun 150 yılını kutlayan NDS’un belgeselini hazırlarken okulun tarihi üzerine bir kitabı Hayatına birkaç hayat sığdırmış bir dindarolan, araştırmacı arkadaşımız Saadet Özen, Sör Emmanuelle’i Güney Fransa’daki Callian Huzurevi’nde ziyaret etmiş ve bir röportaj yapmıştı.
Bugün o röportajdan ve Sör Emmanuelle’in anılarından bölümler aktaracağım size...

Aşk evliliği
Saadet Özen NDS kitabında, Sör Emmanuelle’i eski öğrencilerinden Liji Pulcu Çizmeciyan’ın yayımlanmamış anılarına ve kendi sözlerine dayanarak şöyle tarif ediyordu:
“Belçika’da doğmuştu. Çocukluğunda misyoner olup Afrika’ya gitmeyi hayal etmişti. Sonra bir dönem, cüzamlıların arasında ölüp azize olmayı istemişti. Ama parlak, çekici bir genç kız olmuştu. Güzel elbiselerden, hafif flörtlerden de hoşlanırdı. Bu ikili hayatın içinde, bütün erkekleri bir kenara itip seçimini İsa’dan yana yaptı sonunda; ömrü boyunca her sorulduğunda ‘Ben bir aşk evliliği yaptım, üstelik erkeklerin en iyisini kaptım’ diyecekti.
Yirmilerindeyken manastıra girdi gerçekten, ama pırıl pırıl parlayan gözlerini, çın çın öten kahkahalarını da yanına alarak...”

İstanbul’da tifo
İşte o manastır İstanbul’daydı.
NDS, yerinde duramayan bu aykırı rahibeyi pek kolay kabullenemedi.
Doğrusu okulun “kalburüstü” genç kızlara eğitim vermesi de, Sör Emmanuelle’in aradığı şeye çok denk düşmüyordu. O yoksul çocuklarla, hastalarla uğraşmak istiyordu. Daha İstanbul’a gelmeden “pazarlık” yapmıştı başrahibesiyle:
Yatılı okulda değil, parasız okulda çalışacaktı.
Öyle de oldu. Ne var ki bünyesi İstanbul’a alışamadı. Korkunç sıcakların olduğu o yaz tifoya yakalanıp yatağa düştü.
Arkasından “zengin kızlara yoksulluğu anlatmak için” yatılı okul hocalığına başladı. Ve bu görev ummadığı kadar uzun sürdü.

Jospin ile Chirac’ı güldürebilmek
İstanbul’un ardından Tunus’a gitti.
Sonra Mısır’da, İskenderiye’deki bir başka NDS’de öğretmen olarak üçüncü hayatına başladı. Ve nihayet 68 yaşındayken, Kahire’de, çöp toplayıcıların korkunç koşullarda yaşadığı bir mahalleye yerleşerek hayatının belki de en önemli adımını attı.
Derken, ünlü bir rahibe olarak, çocuklara yardım toplamak için televizyonlarda görünür oldu. O dönemini, Saadet Özen’e gülerek anlatmıştı:
“Azize olmak için insanın bir mucize yaratması gerekiyor. Bence ben azizeyim, çünkü çok önemli bir mucize gerçekleştirdim: Bir keresinde, devlet bana bir ödül verirken Jospin ile Chirac bir araya gelmişti. ben de dedim ki:
‘Ödül önemli bir şey değil, ama zararı da yok yani...’
Bunun üzerine gülmeye başladılar. İkisi yan yana geldiğinde güldükleri görülmüş şey değildi. Ben bunu başardım. Demek ki azizeliği hak ettim”.

Atatürk hayranı
Sör Emmanuelle Katolik kilisesi içinde de ayrı bir yerdeydi. Sivri çıkışlarına kimse ses çıkarmıyordu. Mesela Papa’nın doğum kontrolünü yasaklamasına karşıydı, bunu da sık sık söylüyordu.
Son döneminde “dünyanın şampiyonları” başlıklı bir proje üzerinde çalışıyordu. Dünyadan örnek insanların hayatlarının çizgi roman yapılmasına önayak olacaktı. Türkiye’den hayranı olduğu Atatürk’ü düşünüyordu.

Törensiz uğurlama
Atatürk öldüğünde Türkiye’deydi Sör Emmanuelle...
Daha sonra İkinci Cihan Harbi’ni İstanbul’un güvenli ortamında atlattı. Çok partili rejime geçişin sancılarına tanıklık etti. DP yıllarını, 27 Mayıs’ı yaşadı.
NDS onu hiç unutmadı.
Ama ölümünün ardından, -kimbilir hangi kaygılarla- okulda bir tören yapılmadı.
Her dinden yüzlerce öğrencisi, İstanbul, St. Esprit Katedrali’ndeki ayinde bir araya gelebildiler.
Oysa Katolik Kilisesi’ndeki bu “İstanbullu”yu İstanbul’da daha kitlesel, görkemli bir törenle anmak, dinlerarası diyalog şiarıyla Avrupa sahnesine çıkmaya çalışan Türkiye için, eşsiz bir tavır olurdu.


Hayatına birkaç hayat sığdırmış bir dindar




BİR DİNDARIN İTİRAFLARI
İstanbul’dan anılar
Sör Emmanuelle anılarını 1989’un Noel gecesi Kahire’de yazmaya başlamış.
“Bir Dindarın İtirafları” başlığını taşıyan anılar, onun İstanbul’da geçirdiği yıllarını da içeriyor.
1931-1954 arası 23 yıl, daha sonra da 1959-1964 arası beş yıl olmak üzere toplam 28 yıl Türkiye’de kalan Sör Emmanuelle’in anılarından bazı bölümleri, Tunç-Defne Soyer’in tercümesiyle aktarayım:

Dinlere saygı
“Dinler şehri İstanbul’da çok güzel karşılandım.
Çoğunluğu kız olan 50 kadar ilkokul 1. sınıf öğrencisinin eğitimiyle görevlendirilmiştim. Bunlar, Yunan ya da Ermeni kökenli, yoksul Hıristiyan ailelerin çocuklarıydı. Hepsini çok seviyordum, ama bu yeterli değildi. Çok deneyimsiz ve bilgisizdim. Dersleri dans ve şarkıyla besliyor, canlı örneklerle doldurmaya çalışıyordum. Herkesin dinine saygı gösteriliyordu.
Bir akşam ateşim 40 dereceye çıktı. Tifo teşhisi kondu. Kan nakliyle kurtulabileceğim söylendi, ancak iki hemşirenin kanı tuttu. Bu ikisiyle, Türk adetlerinde olduğu gibi kan kardeşi olduk. Bu kan nakli sırasında Brüksel’den gelen annemin ve rahibelerin sevgileri beni kurtardı.

Aşık oldum
İyileştikten sonra annem beni de yanında geri götürmek istedi, oysa ben ayrılmaktansa ölmeyi tercih edecek kadar çok seviyordum buradaki hayatımı... Burada, benim romantizmimi taşımasa da bir yüce varlığa aşık olmuştum.
Bir süre sonra önce 12-13 yaşlarındaki çocuklara eğitmen oldum. Ardından liseden sonra Fransızca öğrenmek isteyen genç Türk, Yunanlı, Ermeni ve Yahudilerin eğitimiyle görevlendirildim. Farklı dinlere yakınlaşmak ve onları anlamak isteyen bir Sion hemşiresi için ideal bir görevdi.

Atatürk’ün ölümü
1938’de milli bir felaket meydana geldi ve modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk öldü. Türklerin babası Atatürk, Sultan’ı devirip ülkenin yönetimini ele almıştı. Anadolu’da Yunanlıları yenmişti. Yeniden çizilen sınırlar içerisinde laik, modern ve her türlü fanatizme karşı bir devlet kurmuştu. Arap alfabesini Latin harfleriyle değiştirdi, okul ve üniversitelerde Kur’an’a dayalı eğitimin yerine modern bilimi koydu. Kızlara öğrenim hakkı verdi. Çok eşliliği kaldırırken Halifeliğe son verdi. Parlamento seçimleriyle demokrasiye kapı açtı.

Savaş yıllarıİkinci Dünya Savaşı bize uzaktı. Türkiye nötr kalmakla güven sunuyordu. Bu tarihlerde Bayan Mano ile yakın dostluk kurdum. Bayan Mano’nun Yahudi kocası, Hitler’in ailesini katlettiğini öğrenmişti. Katledilenlerin bedenleri sabun yapılmıştı. Bayan Mano, bir gün bu korkunç şoka dayanamayan kocasını, havagazını açık bırakarak intihar etmiş olarak buldu.
Henüz Papa 2. Jean Paul’ün Roma Sinagogu’na ziyarete gittiği çağda değildik. Yahudiler ile Katolikler arasında bir ilişki kurulabilmesine henüz 50 yıl vardı; ama Boğaz kıyısındaki Katolik evinde biz bu mucizeyi gerçekleştirmiştik.”



Rahibeler nasıl kıyafet değiştirdi?
3 Aralık 1934 günü kabul edilen “Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun”la din adamlarının mabed ve ayinler dışında ruhani kisve giymeleri yasaklandı.
Türkiye’de pek bilinmese de bu, diğer cemaatlere mensup din adamlarını da etkiledi. O güne dek yerlere dek uzanan siyah bir kıyafetle örtünen ve bir beyaz yaka takan rahibeler, karardan çok rahatsız oldular. Örtülerini çıkarmaktansa okulu kapatıp dönmeye hazırlanıyorlardı.
O günleri Sör Emmanuelle’in huzurevinde Saadet Özen’e anlattıklarından dinleyelim:
“Atatürk, M. Elvira’ya haber göndermişti: ‘Ma MËre, bilin ki bu hareket size karşı değil. Ülkenin modernleşmesi için gerekiyor bu... Sizin kalmanızı isterim’ demişti. Ama Paris’tekiler bunu dinlemek bile istemediler.
M. Elvira Türkiye’yi çok seviyordu. ‘Bu kadar iyi bir yerimizin, iyi öğrencilerimizin olduğu bir ülkeden niye gidelim ki? Hayır, onları ikna etmeliyim’ diye düşünüyordu.”

Kahkaha ve gözyaşı
Son kararı Papa’ya bıraktılar. Ama Papa XI. Pius‘tan gelen mesaj şaşırtıcıydı: “Hayatın kanunu, mümkün olduğu kadar geç ölmek için tutunmaktır. Eğitim kurumları yerinde kalmalı, gereken fedakarlık yapılmalı.”
Sör Emmanuelle de kıyafetin değil, mücadelenin önemli olduğuna inananlardandı. O yüzden, bazı rahibeler kıyafeti uğruna İstanbul’u terk ederken, o kaldı.
Söz yine onda:
“Roma’dan kalma yönünde karar gelmişti, ‘Ama gösterişli kıyafetler giyilmesin’ dediler. Bunun üzerine, kendi elbiselerini kendisi diken bir kadın bulduk. Kadıncağız her birimize az çok ayrı bir model, ayrı renk düşünmek zorundaydı. O zamanlar 60 kişiydik.
13 Haziran (1935) günüydü, tarih hâlâ aklımdadır. Hepimiz sabah, ayinden sonra, uzun eteklikli döpiyesler giymiştik. Büyük Salon’da toplandık. O zaman Papa vekili olan, sonradan Papa 23. Jean olacak Monsenyör Roncalli de oradaydı. Giysisi o kadar sıkmıştı ki, göbeği dışarı fırlamıştı. Hepimiz birbirimizden komik olmuştuk. Halimize bir gülüyor, bir ağlıyorduk”.