Japonya-Türkiye ve Doğu Kalkınması

Tokyo

Cumhurbaşkanı Erdoğan Japonya’da... Bu resmi ziyaret esasında 2013 yılında Japonya Başbakanı Şinzo Abe’nin Marmaray’ın açılışı vesilesiyle Türkiye’ye yaptığı ziyaretle başlayan diplomasi mekiğinin üçüncü ayağı...

Biliyorsunuz, Erdoğan 2014 yılı başında Başbakan sıfatıyla Japonya’ya resmi bir ziyarette bulunmuştu. Daha önceki “Savunma sanayii” yazımızda Abe ve Erdoğan arasındaki tarihsel benzerliğe dikkat çekmiştik. Bu tarihsel benzerliği yeniden tek cümleyle ifade edelim: “Her iki lider 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan ve BM gibi kurumlarla da ifadesini bulan, bugün dünyanın ekonomik ve politik gerçekliğini taşımayan ekonomik-politik çerçeveyi eleştiriyor.”

Bu konuda ülkelerine dayatılan “hâkim” paradigmanın değişmesi gerektiğini söylüyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın her fırsatta ve her platformda dile getirdiği “Dünya beşten büyüktür”formülasyonu bu itirazın en somut ve özet ifadesi.

Hiç şüphesiz ki Japonya’nın 2. Dünya Savaşı ile kısıtlanan ekonomik ve politik varlığı, yeniden bağımsızlaşırsa, bu, Çin “gerçeği” ile birlikte bize yeni bir Doğu Kalkınması’nı anlatacak. Doğu Kalkınması deyimi, esasında, Batı’nın merkantilist sömürü-işgal ve arkasından gelen sanayi devrimi sürecine alternatif yeni bir sistem paradigmasını bize anlatır mı; bu sorunun cevabı şimdilik verilmiş değil. Ancak bu soruya olumlu cevap verebileceğimiz birçok emare var. Öncelikle Doğu Kalkınması üç temel üzerine oturuyor; birincisi yağmalayarak ve sömürgeleştirerek yayılmıyor, paylaşıyor-ortak ediyor, ikincisi küreselleşirken yereli koruyor, üçüncüsü geçmişi geleceğin bir parçası olarak görüyor ve bunu gelecekteki zenginleşmenin önemli bir unsuru sayıyor.

Japonya izlenimleri

Örneğin, Japonya’da Kyoto şehri 21. yüzyılı Bilge Endüstri (Wisdom Industry) olarak tanımlamış. Osaka ise güçlü makine endüstrisinin merkezi. Bu merkezlerdeki endüstrinin % 65’ini KOBİ’ler oluşturuyor ve GSYİH’de İsviçre ve İsveç’i geçiyor. Tokyo ise bütün bunları bin yıllık gelenekle harmanlayan bir başkent...

Japonya, geçmişiyle barışık, geçmişinden kopmayan bir ülke. Geçmişte ne varsa geleceğe taşımış, bundan sonrası için de taşımayı sürdürecek tüm emareleri barındırıyor.

Dilini, alfabesini (hatta üç farklı alfabeyi), geleneğini-göreneğini hiç değiştirmeden bugün de yaşayabiliyor. Genç nesillere öğretiyor, yaşatıyor.

Yer sofrasında oturup yemeğini yiyor, yer döşeğinde yatıyor, alaturka tuvalet kullanıyor, eşikte ayakkabıyı çıkarıp, evin içinde ayrı, tuvalette ayrı terlik kullanıyor. Banyoları dahi bizim bildiğimiz hamam anlayışına göre tasarlanmış. Suyla doldurulan ahşap bir küvet, hamam tası, oturak gibi nesneleri -hâlâ- kullanıyorlar.

Üç şeyi en güzel harmanlama becerisini gösteren dünyadaki tek ülke: Geçmiş/Gelenek+Kalite+Teknoloji... Bu anlamda hepimizin bildiği yüzlerce köklü küresel markası var ve markalar varlıklarını çok uzun sürelerden bu yana yaşatma becerisini göstermişler.

“Yüksek Teknoloji-Yüksek Kalite-Yüksek Ahlak”la örülü Japon yaşam stili, Japon mucizesine temel oluşturuyor. Yaptığı işi bihakkın yapamamak bir Japon için en utanılacak şey. O nedenle işsiz kalmak adeta dünyanın sonu. 70 yaşın üzerinde çekçek hamallığı, yol güvenliği sorumluluğu, taksi şoförlüğü yapan insanlara hemen her yerde ve 24 saat rastlamak mümkün.

Büyük AVM’lerin yanı sıra hemen her yerde bakkal, küçük restorana rastlanabiliyor. Bir yerden ayrılırken ağırlayanın, kapıya kadar geçirmesi ve gözden kayboluncaya kadar orada kalması uyması gereken kurallar arasında. Garsonlar sipariş alırken ayakta durup yüksekten bakmak yerine, yere çömelerek görevlerini ifa ediyor, müşteriyle aynı seviyeye geliyorlar.

İnsanların birbirine ve doğaya saygısı başka bir ülkede tanık olunamayacak kadar kendine has bir özellik arz ediyor. Sokakta yemek, içmek, çöp atmak, yüksek sesle konuşmak, yolun solundan yürümemek söz konusu bile değil. Metroya binerken bile kuyruk oluşturup biniliyor. İtiş-kakış hiç tanık olunamayacak bir şey. Açık havada dahi sigara içmek yasak. Özel bölmelerde içilebiliyor.

Yerli ve milli...

Bütün bunları sağlamak binlerce yıl biriken geleneği bugüne taşımakla mümkün oluyor. Ancak bu, bize tek boyutlu bir dünya dayatanların kabul edeceği bir şey değil. Batı, bunun için kendi “modernizmini” tek gerçeklik ve tek yaşam tarzı olarak dayattı; sanayi devriminin ölçüleri, kültürü tek “çağdaş” ve geçerli yaşam biçimi olarak anlatıldı. Doğu geçmişinden kopartıldıkça, sömürgeleştirilmesi kolaylaştı ve sıradanlaştırıldı. Sanıyorum, şu “yerli ve milli” kavramlarına tam da buradan, Japonya ve Doğu Kalkınması bağlamında bakmamızın yararı var.