Altını çizdiğim yerler - 1

Bu hafta İsmail Cem’in TRT’de 500 Gün isimli kitabını okudum. Adı üzerinde; İsmail Cem’in TRT Genel Müdürlüğü’nde geçen 500 gününü anlatan bir anı kitabı bu. Bendeki kitap 1976 baskısı, Gelişim Yayınları’ndan çıkmış.

Ders kitabı okur gibi okudum. Kitapta birçok yerin altını çizdim. Bugün onlardan bir ikisini sizinle paylaşmak istedim. Kitapta verilen örnekler doğal olarak TRT ile ilgili ama siz onu hepimiz için, tüm televizyoncular için söylenmiş gibi düşünebilirsiniz.

“Televizyonu değerlendirirken, çok büyük bir kitleye hitap etmekte olunduğu unutulmamalıdır. Televizyon’da ve sivri konularda, eğer gerçekten değmiyorsa, öyle öncülüğe kalkışmanın hiç bir anlamı yoktur. Televizyonun işlevi temellere inebilmektir. Bir tiyatro eserinde yazarın her istediğini söyleyebilmesi ve bunun özgürce yayınlanması için, bir insan bütün yaşamını salt bu mücadeleye adayabilir; o ölçüde önemlidir bu. Ancak, eğer aynı sözleri televizyonda tekrarlamak, çok daha önemli sözlerin söylenmesini ve milyonlarca insana ulaşmasını zorlaştıracaksa, bundan dikkatle sakınmak gerekir. Kolay kahramanlıklar ve yüzeysel ‘ilericilik’ gösterileriyle Türkiye’nin televizyonunda gerçekten ilerici iş yapmaya, kitlelerin dikkatini asıl önemli noktalara çekmeye imkân yoktur.”

“Televizyon kamerasının ve ekranın insafsız, acımasız bir yanı vardır. Kişiyi olduğu gibi gösterir. Kamera karşısında duygularımızı gizlemek de, halkı aldatmak da, kendimizi saklamak da imkânsızdır. Olduğunuz gibi çıkarsınız seyircinin önüne. Eğer yaptığınız iş doğruysa ve eğer kendinize güveniyorsanız, sizin için sorun değildir. Yok eğer en küçük açığınız varsa, hiç uğraşmayın, o dev ışıkların altında ve kameralar önünde kapatamazsınız.”

“Bize karşı alınan en ilginç tavır, kuşkusuz, Atatürkçü solculara ve küçük burjuva radikallerine ait olandı. Başlıca özelliği sabırsızlık ve diyalektik değil analitik bir yaklaşım olan bu grup, bana ve TRT’ye saldırmak için bir ay dahi bekleyemedi. Bu düşünce açısından haberlerde sağ partilere yer vermek, eğlence ya da spor yayını yapmak neredeyse ihanetin ta kendisiydi. Hele kazara dinsel duyguları istismar eden bir yayını yumuşatsanız, yahut açık bir görüntüyü çocuk psikologlarının önerisiyle ve, bağnazlıktan değil, sırf çocukları düşündüğünüzden kaldırsanız, gericiliğiniz hemen tescil olunmuş demekti.”

“İnsanların tarihlerine, geleneklerine, dinsel inançlarına düşkünlükleri onları ‘sağcı’ yapmaz, hele ‘gerici’ hiç yapmaz. Türkiye’de, ileri ve gerinin, sağ ve solun benzer ölçülerle yıllar yılı belirlenmiş olması sadece akademik bir yanlış değildir; bazı zümrelerin somut ve sınıfsal yarar sağlamasını, gerçek sol ve sağın belirlenişinin engellenmesini mümkün kılan bir yöntem olmuştur.”

“Kendi tarihimizi kötüleyip günümüzü mazur göstermek gibi, birtakım sözde gerici hedefler yaratıp yüklenmek gibi, Türkiye’deki ‘sahte ilericiler’in yıllardır uyguladığı yöntemlerden bizim TRT’mizde eser yoktu. Klasik Türk müziği, Türkiye televizyonuna ilk olarak ve etkin biçimde bizim zamanımızda girdi; ilk naklen mevlût yayını da, bizim dönemimizde gerçekleşti.”

“TRT’de çalışanların ya da çalışmış olanların bir büyük talihi ya da talihsizliği vardır: Yaptıkları her şeyin halkın gözleri önünde cereyan etmesi. Halkın yargısına her gün, her an hedef olunması.”

“İkinci saldırı kampanyası benim ne kadar din, tarih ve gelenek düşmanı olduğum üzerine odaklaşmıştı. Bunları okudukça güleyim mi ağlayayım mı şaşırdım. Tarih’e her zaman büyük önem vermiş, gelenek kavramına, tabi onlardan çok değişik açıdan, fakat her zaman büyük bir özenle eğilmiş bir yazar olarak bunlar benim yazılarımı hiç mi okumadılar, diye düşünürdüm.”