Altını çizdiklerim -2

3 Temmuz 2022

Bu hafta İsmail Cem’in “Siyaset Yazıları” kitabına paralel Immanuel Wallerstein’ın “Bildiğimiz Dünyanın Sonu” kitabını tekrar karıştırdım. Tekrardan kastım da ikinci kere demek değil; yanlış anlaşılmasın, bu kitap da sık sık dönüp baktığım bir başucu kitabı oldu benim için neredeyse. Bendeki baskısı Nisan 2012 tarihli. Demek ki 10 yıldır bir şekilde hayatımda olan bir kitap. Kitap ABD’de 1999’da ilk baskısını yaparken bizde de pek gecikmeden Ekim 2000’de Metis tarafından yayımlanmış. 

Her okuyuşumda biraz daha etkilendiğim bu kitaptan bir iki paragrafı paylaşmak isterim. Bugünü anlamak konusunda bir hayli yardımcı olacağını umuyor ve tamamını okumanızı öneriyorum. 

“Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısı, yirminci yüzyılda gördüğümüz her şeyden daha güç, daha düzen bozucu ama aynı zamanda daha açık olacak bence. Bunu hiçbirini burada tartışmayacağım üç öncülden yola çıkarak söylüyorum. Birinci öncül şu: Bütün sistemler gibi tarihsel sistemler de ölümlüdür. Bir başlangıçları, uzun bir gelişmeleri ve dengeden uzaklaşıp çatallanma noktalarına ulaştıkça yaklaştıkları bir sonları vardır. İkinci öncül, bu çatallanma noktalarında iki şeyin geçerli olduğudur: Küçük girdiler büyük çıktılar yaratır (oysa sistemin normal gelişme zamanlarında, büyük girdiler küçük çıktılar yaratır) ve bu tür çatallanmaların sonucu bünyevi olarak belirsizdir. 

Üçüncü öncül ise modern dünya sisteminin, tarihsel bir sistem olarak ölümcül bir krize girmiş olduğu ve varlığını elli yıl daha sürdürmesinin pek muhtemel olmadığıdır.” 

“Dolayısıyla şu anda sadece bu öncüllerimden ahlaki ve siyasi sonuçlar çıkarmak istiyorum: İlk sonuç, her türlü biçimiyle Aydınlanma’nın vazettiğinin tersine, ilerlemenin hiç de kaçınılmaz olmadığıdır.” 

“İkinci sonuç modernliğin temel öncüllerinden biri olan, kesinliklere duyulan inancın körleştirici ve sakatlayıcı olduğudur.” 

“Üçüncü sonuç da şudur: Evrendeki en karmaşık, dolayısıyla da en güç sistemler olan insani toplumsal sistemlerde iyi toplum mücadelesi sürmekte olan bir mücadeledir. Üstelik insani mücadelenin en fazla anlama sahip olduğu zamanlar tam da tarihsel sistemden (mahiyetini önceden bilemeyeceğimiz) bir başkasına geçiş dönemleri olmaktadır.” 

“Çıkış yok mu? Mevcut tarihsel sistemin çerçevesi içinde hiçbir çıkış yok mu? Ama biz zaten bu sistemden çıkma sürecindeyiz. Önümüzdeki gerçek soru, sonuçta nereye gideceğimizdir.” 

Yazının devamı...

Altını çizdiğim yerler - 1

26 Haziran 2022

Bu hafta İsmail Cem’in TRT’de 500 Gün isimli kitabını okudum. Adı üzerinde; İsmail Cem’in TRT Genel Müdürlüğü’nde geçen 500 gününü anlatan bir anı kitabı bu. Bendeki kitap 1976 baskısı, Gelişim Yayınları’ndan çıkmış.

Ders kitabı okur gibi okudum. Kitapta birçok yerin altını çizdim. Bugün onlardan bir ikisini sizinle paylaşmak istedim. Kitapta verilen örnekler doğal olarak TRT ile ilgili ama siz onu hepimiz için, tüm televizyoncular için söylenmiş gibi düşünebilirsiniz.

“Televizyonu değerlendirirken, çok büyük bir kitleye hitap etmekte olunduğu unutulmamalıdır. Televizyon’da ve sivri konularda, eğer gerçekten değmiyorsa, öyle öncülüğe kalkışmanın hiç bir anlamı yoktur. Televizyonun işlevi temellere inebilmektir. Bir tiyatro eserinde yazarın her istediğini söyleyebilmesi ve bunun özgürce yayınlanması için, bir insan bütün yaşamını salt bu mücadeleye adayabilir; o ölçüde önemlidir bu. Ancak, eğer aynı sözleri televizyonda tekrarlamak, çok daha önemli sözlerin söylenmesini ve milyonlarca insana ulaşmasını zorlaştıracaksa, bundan dikkatle sakınmak gerekir. Kolay kahramanlıklar ve yüzeysel ‘ilericilik’ gösterileriyle Türkiye’nin televizyonunda gerçekten ilerici iş yapmaya, kitlelerin dikkatini asıl önemli noktalara çekmeye imkân yoktur.”

“Televizyon kamerasının ve ekranın insafsız, acımasız bir yanı vardır. Kişiyi olduğu gibi gösterir. Kamera karşısında duygularımızı gizlemek de, halkı aldatmak da, kendimizi saklamak da imkânsızdır. Olduğunuz gibi çıkarsınız seyircinin önüne. Eğer yaptığınız iş doğruysa ve eğer kendinize güveniyorsanız, sizin için sorun değildir. Yok eğer en küçük açığınız varsa, hiç uğraşmayın, o dev ışıkların altında ve kameralar önünde kapatamazsınız.”

“Bize karşı alınan en ilginç tavır, kuşkusuz, Atatürkçü solculara ve küçük burjuva radikallerine ait olandı. Başlıca özelliği sabırsızlık ve diyalektik değil analitik bir yaklaşım olan bu grup, bana ve TRT’ye saldırmak için bir ay dahi bekleyemedi. Bu düşünce açısından haberlerde sağ partilere yer vermek, eğlence ya da spor yayını yapmak neredeyse ihanetin ta kendisiydi. Hele kazara dinsel duyguları istismar eden bir yayını yumuşatsanız, yahut açık bir görüntüyü çocuk psikologlarının önerisiyle ve, bağnazlıktan değil, sırf çocukları düşündüğünüzden kaldırsanız, gericiliğiniz hemen tescil olunmuş demekti.”

“İnsanların tarihlerine, geleneklerine, dinsel inançlarına düşkünlükleri onları ‘sağcı’ yapmaz, hele ‘gerici’ hiç yapmaz. Türkiye’de, ileri ve gerinin, sağ ve solun benzer ölçülerle yıllar yılı belirlenmiş olması sadece akademik bir yanlış değildir; bazı zümrelerin somut ve sınıfsal yarar sağlamasını, gerçek sol ve sağın belirlenişinin engellenmesini mümkün kılan bir yöntem olmuştur.”

“Kendi tarihimizi kötüleyip günümüzü mazur göstermek gibi, birtakım sözde gerici hedefler yaratıp yüklenmek gibi, Türkiye’deki ‘sahte ilericiler’in yıllardır uyguladığı yöntemlerden bizim TRT’mizde eser yoktu. Klasik Türk müziği, Türkiye televizyonuna ilk olarak ve etkin biçimde bizim zamanımızda girdi; ilk naklen mevlût yayını da, bizim dönemimizde gerçekleşti.”

“TRT’de çalışanların ya da çalışmış olanların bir büyük talihi ya da talihsizliği vardır: Yaptıkları her şeyin halkın gözleri önünde cereyan etmesi. Halkın yargısına her gün, her an hedef olunması.”

Yazının devamı...

Yaz sıcakları başlarken

19 Haziran 2022

Siyasetçiler geçen bu hafta boyunca Millet İttifakı’nın adayının kim olacağını, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun Yargıtay kararı ile parti üyeliğinin düşürülmesini, DBP’li vekilin polise attığı yumruğu ve vekilliğinin düşürülmesi meselesini tartıştı. Elbette tartışma konuları bu kadarla sınırlı değildi. Ama ne burada saydıklarımızın ne de saymadıklarımızın aslında kendi başına bir önemi vardı. Çünkü tamamı tek bir konu çerçevesinde anlam kazanıyordu. O konu da seçim konusuydu. Kısacası siyaset -erken ya da zamanında- seçim havasına iyiden iyiye girmişti.

Vatandaşın gündeminde ise ilk sırada geçim sıkıntısı vardı. Mevcut durum içinde de bu sıkıntının ortadan kalkacağı ya da hafifleyeceğine dair bir işaret de maalesef göremiyorduk. Gerçi Cumhurbaşkanı bu hafta boyunca her konuşmasında muhakkak sıkıntının farkında olduklarını söylemiş, sorunları yine AK Parti’nin çözeceğini vurgulamıştı. Ama özellikle akaryakıta gelen zamlar bu açıklamaların etkisini bir hayli azaltmıştı.

Vatandaşın gündeminde ikinci sırada yer alan konu ise yine “yabancılar” meselesi oldu. Vatandaşın bu konuyla alakalı “ruh sağlığı” gitgide bozuluyordu. Vatandaşı rahatlatacak pek bir adım ya da açıklama yoktu. Yalnız İçişleri Bakanlığı rutin bir şekilde kaç yasa dışı göçmenin geri gönderildiğini açıklıyordu ama onun da vatandaşın endişelerini giderme açısından pek bir etkisi olmuyordu.

Kiralar ve ev fiyatları ise uçmaya devam ediyor ve bu durum kentin yaşanmaz bir yer olmasına yol açıyordu iyiden iyiye. Araştırmalar toplumun belkemiği olan orta sınıfın kent merkezlerinden çeperlere doğru taşınmasına yol açtığını, onlardan boşalan yerlere ise yabancıların yerleştiğini ortaya koyuyordu.

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısında dördüncü ayı bitirmek üzereydik. Avrupa Birliği Savaşı -gerekirse Ukrayna’nın teslim olması pahasına- bitirmek için aslında hiçbir işe yaramayacak açıklamalarla oyalanırken, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği konusunda Türkiye’nin itirazları devam ediyordu.

Suriye ve Kuzey Irak’ta operasyonlar hızlanırken maalesef şehit haberleri de artmaya başlamıştı. Bir taraftan da Yunanistan ile aramızdaki gerilim iyiden iyiye artmıştı. Karşılıklı sert açıklamalar sürerken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Konuşmak fayda etmiyor. Artık Yunanistan başının çaresine baksın” açıklamasıyla gerilim bir başka boyuta geçmiş oluyordu.

Ve daha yaz sıcakları başlamamıştı.

Saab restoranın bölücü renkleri

Yazının devamı...

Arkasında ne var?

5 Haziran 2022

Daha haftanın ortasına gelmeden hafta başında neler olduğunu unutuyorum. Unutuyorum derken bir hafıza sorunum olduğundan değil, o kadar çok hatırlamaya değer olay üst üste yaşanıyor ki daha bir olay beyin tarafından işlenip kısa vadeli hafızadan uzun vadeliye atılmadan beynin proses etmesi gereken yeni bir olayla daha karşılaşıyorum. O bitmeden bir sonraki ve bir sonraki ve bir sonraki… 

Tuhaf tuhaf olayları üst üste yaşadık bu hafta da. 

Pazartesi günü neyse de salı ve çarşamba günü yaşananlar hele… Sokakta cinsel ilişkiye girenlerden bahsediyorum. Sadece Bebek sahilindeki görüntüler değil, İstanbul’un ve ülkenin farklı yerlerinden gelen farklı görüntüler vardı. Bir de soyunup kendini sokağa atanlar, Şener Şen’in başrolünde oynadığı “Çıplak Vatandaş” filmini getirdi akıllara. 

Bu görüntülerin birdenbire artmasının ve üst üste gelmesinin arkasında ne vardı peki? 

Haftanın önemli bir kısmı bu soruya yanıt arayarak geçti. Bir kesim bunun yeni bir polisiye birim, bir “ahlak polisi” biriminin kurulması için oynanan bir oyun olduğunu, bir kesim vatandaşın sinirini bozmak için dış güçler tarafından tertip edildiğini, bir kesim bu kişilerin uyruğundan yola çıkarak sığınmacı nefreti yaratmak için özel kurgulandığını, bir kesim de milletin iyiden iyiye delirdiğine delalet ettiğini söyledi… Elbette bu konuyla alakalı teoriler bu kadarla sınırlı değildi ama hepsini yazmaya imkan olmadığından ve yukarıda saydıklarımız çok geniş bir kesimi kapsadığından -mesela “bu ülkeye cinsel devrim lazım” nev’inden teorileri yazmadım- listeyi bu kadarla bırakıyorum. 

Yani elbette öyle bir ülkede yaşıyoruz ki azıcık kendinizi kaptırırsanız bu teorilerin herhangi birine inanmanız işten bile değil. Ama azıcık bile olsa sosyal bilimlerle ilgilenmiş birisi başka şeyler düşünür. Başka şeyler düşünmese bile başka şekilde düşünür. (O yüzden hepimiz biraz ilgilenmeliyiz sosyal bilimlerle.) 

Mesela şöyle düşünür: Bir olayla sizin bizzat ve ilk kez karşılaşıyor olmanız o olayın ilk, tek ya da çok önemli olduğuna işaret etmez. Sadece sizin için yeni, ilk ve önemlidir. (Elbette yukarıdaki örnekte yaşanan olaylar- sokakta cinsel ilişki- sıradan, basit ve herkesin bildiği, gördüğü olaylar değildir. Ama şu da bir gerçektir ki dünyanın her yerinde, her ülkesinde, her kültüründe bu tür olaylara rastlanabilir ve zaten rastlanılıyor da.) Önemli olan bu olayların nüfusa oranla “normal” sayılabilecek sayılarda yani marjinal oranlarda kalıp kalmadığı meselesidir. Eğer olaylar artıyorsa bu kez de artış hızıdır önemli olan. Bir anda mı patlamıştır yoksa yavaş ama istikrarlı bir artışı mı vardır? Bu artışın olası sebepleri nedir, neler olabilir? Daha önce böyle bir durumun örneği başka bir yerde yaşanmış mıdır? Yaşandıysa orada sebepler ve sonuçlar ne olmuştur? Değilse burada özel olan durum nedir? Buradaki durumu daha önce incelemiş biri var mıdır? Varsa o bu duruma hangi açılardan bakmış ve neler söylemiştir? Bu konularda fikir beyan edeceklerin en azından bu soruları sorması gerektiğini düşünür sosyal bilimlerle azıcık ilgilenmiş birisi. 

Türkiye’deki olaylara dönersek; bu tür olayların görünürlüğünde bir artış var, bu doğru. Ama gelin bu durumu bir de yukarıda özetlemeye çalıştığımız yöntemle düşünelim. Bunların yanına bir de sosyal medya etkisi, ilgi çekme ihtiyacı ve bunların sonucu ortaya çıkan sosyal bulaşma gibi kavramları ekleyelim. Neden böyle yapalım biliyor musunuz? Çünkü bunu yaparsak ister istemez kestirme sonuçlara ulaşmak yerine bu tezleri destekleyecek veri, bilgi, istatistik var mı diye düşünmeye başlayacağız. Bu da hem ulaştığımız sonuçlara ilişkin hep daha şüpheci ve bu sonuçları dile getirirken de daha iddiasız olmayı öğretecek bizlere. Böylelikle de kamuya açık fikir beyan eden kişiler olarak “toplumsal” sorumluluklarımıza daha uygun davranmış olacağız. 

Yazının devamı...

Atatürk Havalimanı Millet Bahçesi

29 Mayıs 2022

27 Mayıs Cuma günü sabah saat 10.00’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un davetiyle düzenlenen ve çok farklı mecralardan 100’ün üzerinde gazeteci, televizyoncu ve dijital içerik üreticisinin katıldığı basın toplantısını izlemek üzere ben de İstanbul Atatürk Havalimanı’ndaydım. 

İstanbul’un fetih yıl dönümünde (bugün) Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından ilk fidan dikimiyle startı verilecek olan Atatürk Havalimanı Millet Bahçesi’nin tanıtım toplantısında Bakan Murat Kurum projeyle ilgili ayrıntılı bilgi verdi. Hem TV hem de gazete haberlerinde bu ayrıntıları sıkça duyacağınız için burada tekrarlamayacağım. Ben, Bakan Kurum’un konuşmasından benim dikkatimi çekenlere ve bunların yine bana göre siyasetteki karşılıklarına odaklanacağım. 

Cumhurbaşkanı daha evvel yaptığı bir açıklamada pistlerin “belki” yıkılmayabileceğini söylemişti. Bakan Kurum, sunumu sırasında gösterdiği proje çizimleriyle havalimanının ilk yapılan pistinin ve ona bağlı yapıların faaliyetinin devam edeceğini, diğer iki pist ve ona bağlı apron alanının ise tamamen yeşil alana dönüştürüleceğini söyledi. CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu’nun pistlerin yıkılmasına, özellikle de faaliyeti yürüten müteahhit firmaya yönelik sert eleştirileri hatırlanırsa bu açıklamanın önemi de ortaya çıkıyor. 

Bakan Kurum yeşil alana dönüştürülen bölümlerdeki çeşitli yapıların korunacağını yani yıkım yapılmayacağını özellikle vurguladı ve bu binaların sosyal ve kültürel maksatlı kullanıma sunulacağını söyledi. 

Millet Bahçesi’nin afet zamanlarında toplanma alanı olarak kullanılacağını, buradaki hastanenin acil durum hastanesi olarak kullanılmaya devam edeceğini söyledi. 

Salda Gölü ile ilgili özelleştirme tartışmalarının etkisiyle olsa gerek Bakan Kurum burasının hiçbir şekilde özelleştirilmeyeceğini vurgulamaya özen gösterdi. Yanlış anlaşılan bir özelleştirme vurgusunu da hemen düzeltti. 

Alanın imara açılmayacağını, burada başka bir projeye izin verilmeyeceğini birkaç kez tekrarladı. Bununla da kalmadı, bir gazetecinin “Burada yaşayanlar yıllardır kat sınırı ‘mağduriyeti’ yaşıyordu. Şimdi iki pist kalkınca kat sınırı ‘mağduriyeti’ de giderilecek mi?” sorusuna net bir biçimde birinci pistte uçuşların devam edeceğini, dolayısıyla herhangi bir imar değişikliğinin gündemde olmadığını söyledi. İstanbul için gayet iyi bir haber elbette bu, müteahhitleri bilemem. 

Konuşmasının farklı noktalarında Sayın Emine Erdoğan’ın çevre konusundaki hassasiyetinden ve çalışmalarından özel bir vurguyla bahsetti ve bu konuda Emine Erdoğan’ın yüklenmiş olduğu misyonu ve liderlik rolünü öne çıkardı. Muhalefetin Çevre Ajansı üzerinden yaptığı eleştirilere de bu vurguyla yanıt vermiş oldu. 

Yazının devamı...

O tokada karşılık gelseydi…

22 Mayıs 2022

Türkiye’de, dünya çapında binlerce başarıya imza atabilecek milyonlarca genç kız ve kadın var. Onlardan bazılarının başarılarına bu hafta içinde tanık olduk. Mesela dünya kadınlar boks şampiyonasında Ayşe Çağırır, Buse Naz Çakıroğlu, Hatice Akbaş, Şennur Demir ve Busenaz Sürmeneli altın madalya alırken, Sema Çalışkan ve Elif Güneri bronz madalya elde etti.

Bu kadınların başarılarını herhangi bir Avrupalı ya da Amerikalı kadın sporcunun başarısıyla kıyaslamanız mümkün değil mesela. Daha evvel de yazmıştım; Batı’da tüm bir toplumsal yapı genç sporcuları desteklemek üzerine kuruluyken, burada önce aile, sonra okul, sonra eş, dost, akraba, ardından da geri kalan herkesi ikna etmeniz gerekiyor. Maalesef eğer bir futbolcu kadar büyük para kazanmıyorsa yaptığı spora “boş-beleş” bir iş gibi bakılıyor. Hele de kadın sporcular için durum çok daha zor. Onlar bir de gelenek ve erkek egemenliğiyle mücadele etmek zorunda kalıyor.

Gençliğimde bir süre boks, biraz kik boks, biraz da kendo çalıştım. Biraz diyorum çünkü hiçbirinde “Ben bu sporu yaptım” diyebilecek kadar uzun ve disiplinli çalışmadım. Ama her biri pek sevdiğim spor dalları olduğu için en azından temellerini hem pratik hem de teorik anlamda öğrenmeye çalıştım. Bunun dışında basketbol ve bisiklet de gündelik hayatımın bir parçası oldu hep. Gerçi son 2-3 yıldır gerek kitap çalışması gerek pandemi nedeniyle bir hayli gebeşleşmiş olsam da hâlâ hayat şartlarının düzenli spor yapmaya izin vereceği bir zamanın hayaliyle yaşıyorum.
Cuma akşamı oturup final maçlarının tamamını bu gözle izledim. Her bir sporcuyu tanımaya, anlamaya çalışarak. Mesela, 45-48 kiloda ringe çıkan Ayşe Çağırır’ın seri yumruklarını, Buse Naz Çakıroğlu’nun adeta yazılmış bir senaryoyu hayat geçirdiği maçı, Hatice Akbaş’ın hızı, kontrolü ve rakibinin baskısına misliyle mukabelesini, Busenaz Sürmeneli’nin rakibine ringi dar edip, maç sonunda kolbastı oynamasını, Şennur Demir’in yıldız saydıran sol kroşesini bu sayede fark ettim. Dünya çapında bir sporcu olmanın, hele de Olimpiyat oyuncusu olmanın ne demek olduğunu o zaman çok daha iyi anladım. Herkesin de anlayacağı dille söyleyeyim; bu “kodu mu oturtur” hepsi. Şaka değil. (Bir spor müsabakasından bahsediyoruz dolayısıyla yakışık almaz diye söylememiştim, Çakıroğlu mesela rakibini bildiğiniz dövmeye çıkmıştı ringe, bayağı da bir dövdü zaten.)

Bu hafta bu zaferlerle gururlanırken, başka bir spor müsabakasından gelen görüntülerle de derin bir üzüntü duyduk. Diyarbakır’da, Türkiye Gençler İl Seçmeleri Tekvando karşılaşmasında rakibine yenilen çok genç bir kadın sporcu (hatta kız çocuğu) antrenöründen herkesin gözü önünde feci bir tokat yedi. Buraya döneceğiz.

Bir kişiye yönelik şiddet, onun beden dokunulmazlığının ihlali çok ağır suç olmalı. Şimdi kimileri aynı mantıktan hareketle, boks ve tekvando gibi sporların spor kabul edilmemesi gerektiğini, bunların şiddeti özendirdiğini söyleyebilir. Kısmen katılabilirim de bu görüşe. Ama tüm bu sporların çok sert kuralları ve kesin etik kurallarının olduğunu da unutmamanız lazım. Nerelere vurabileceğiniz, nasıl müsabaka edeceğiniz titiz kurallarla belirlenmiştir. Mesela yukarıda bahsettiğimiz boksör kadınlar ringde oyunun kurallarına bağlı oldukları gibi gündelik hayatlarını bu etik kodlara göre yaşarlar. Onları saçma sapan olayların içinde görmezsiniz.
Diyarbakır’daki olay şöyle oluyor görüntülere göre: Maç sonunda antrenör rakip oyuncuyu tebrik ediyor. Elini kendi sporcusunun ensesine koyuyor ve bir saniye sonra gayet sert bir tokat atıyor. Antrenör özür diledi ama kadın sporcuların nasıl bir baskıyla mücadele ettiğini, geleneğin baskısının ne denli güçlü olduğunu hep beraber gördüğümüz bir süreç izledik sonra.

Yukarıda adını saydığım altın madalyalı sporcuların aileleri onları sonuna kadar büyük bir inançla desteklemiştir eminim. Zaten aile desteği olmadan dünya klasmanında sporcu olamıyorsunuz. Ama Diyarbakır’da yaşanan olay özellikle kadın sporcuların maalesef önce kendi toplumlarıyla mücadele ettiklerinin en can yakan ama en net kanıtı oldu.

Yazının devamı...

Bitmeyen hafta

15 Mayıs 2022

Çok acayip bir haftayı geride bıraktık. Olaylar, gelişmeler, açıklamalar birbirini takip etti. Bir gündemden diğerine savrulduk durduk.  

Haftaya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sığınmacılarla ilgili sözleriyle başladık. Cumhurbaşkanı, MÜSİAD’ın 32. kuruluş yıl dönümünde AKM’de düzenlenen törende, Afganistan, İran, Irak ve özellikle de Suriye vurgusuyla bu ülkelerden gelecek olanlara Türkiye’nin kapısının açık olduğunu… Yine özellikle Suriye’den gelenlerin zorla geri gönderilmeyeceği, kendi istekleriyle gitmeleri için teşvik edici olunacağını ama asla katillere teslim edilmeyeceğini açık bir şekilde dile getirdi. Geçen hafta ise 1 milyon Suriyelinin yeni bir plan çerçevesinde Suriye’deki güvenli alanlarda inşa edilecek briket kentlerde yaşamak üzere geri gönderileceği açıklanmıştı.  

İktidara gelmesi durumunda sığınmacıları en geç iki yıl içinde yine kendi istekleriyle geri göndereceğini söyleyen CHP’nin gündeminde ise İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Karadeniz gezisi sonrası karşılaştığı tepki vardı. Gerçi Kılıçdaroğlu asıl tepkisini hafta sonu Mansur Yavaş ile birlikte verdiği bol turuncu-sarı yelekli fotoğrafla göstermişti ama yine de CHP kulislerinden bir hayli fısıltı sızıyordu dışarı.  

Kripto paralarda hızlı bir düşüş başlamış, müsilaj yeniden gündemimize girmiş ve Ukrayna’da savaş karanlık bir çıkmaza girmişti. Enerji sıkıntısı yaşayan Avrupa “Acaba yaşlıları kışın Türkiye’yi mi göndersek?” diye düşünüyordu o sıra. 

Ertesi gün Cumhurbaşkanı Erdoğan gayrimenkul piyasasını canlandırmak için yeni bir finansman paketi açıkladı. Açıklamanın ardından piyasada satılmayı bekleyen konutların fiyatları neredeyse hemen yükselmeye başladı. Bu yükseliş kimi yerlerde yüzde 25’e vardı. Hafta sonuna doğru ise Hazine Bakanlığı fiyatların dijital olarak arşivlendiğini ve fahiş artış yapanların yaptırımla karşılaşabileceğini söyledi. Ama fiyatlarda bir gerileme henüz gerçekleşmedi.  

Cumhurbaşkanı’nın sığınmacılarla ilgili sözleri üzerine CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da partisinin grup toplantısında sığınmacıların en geç iki yıl içinde rızayla geri gönderileceklerini tekrar dile getirdi ve bu konudaki toplumsal tepkiye dikkat çekti.  

MHP ise İmamoğlu’na “Aday isen itiraf et” diye seslendi.  

Çarşamba günü öyle pek aman aman bir şey olmadı. (yoksa oldu mu?)  

Yazının devamı...

Kavimler göçü

8 Mayıs 2022

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Göç konusu hafife alınamaz. Öyle olsaydı tarihte bir dönemi ve toptan bir altüst oluşu getiren olaylar dizisinin adı “kavimler göçü” olmazdı.  

Neyse, devam edelim… 

Sosyolojide daha önceleri sınırlı bir çalışma alanı olan göç sorunu özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bu bilim dalı içindeki ağırlığını artırmaya başladı. 21. yüzyıla geldiğimizde ise göç meselesi sosyolojinin temel alanlarından biri haline geldi. Üstelik her geçen gün ağırlığı daha da artıyor.  

Böyle de olmak zorunda çünkü günümüzün en önemli olgularından biri göç ve bu mesele gittikçe daha da önem kazanacak. Kuraklık, kıtlık, savaş ve otoriter yönetimler nedeniyle daha büyük boyutlarda göçlerle karşılaşacağımız aşikâr. Üstelik, göç rotasının tam ortasında yer alan, o meşhur sözde olduğu gibi “Asya ve Avrupa arasında bir köprü olan” ülkemiz bu göç dalgalarından en çok etkilenecek ülkelerin başında geliyor. Yani bugün gördüğümüz göçmen akını sadece fragman. 

Türkiye’de halihazırda göç meselesinin büyük sorun teşkil eden iki ayağı var. Birincisi, diğer tüm özellikleri bir yana bırakın, sadece sayıları nedeniyle bile büyük sorun oluşturan Suriyeli göçmenler, ikincisi ise özellikle Afganistan ve Pakistan üzerinden gelen kontrolsüz göçmenler. Elbette Afrika’dan gelen göç dalgası da dikkate alınması gereken bir başka unsur ve başka göç rotaları da söz konusu ama Suriyeli göçmenler ve Afganistan, Pakistanlı göçmenler kadar ciddi bir sorun oluşturmuyor. Bu arada her bir sığınmacı grubunun hukuki statüsü de birbirinden farklı. Mesela Suriyeliler yasal bir statüye sahip ama kaçak girenlerin böyle bir statüsü yok.  

İkincisi konusunda yapılması gereken belli: Sınır güvenliğini en üst seviyeye çıkartılması ve kaçak girenlerin hızla geri gönderilmesi şart. Bu acilen atılması gereken bir adım. Üstelik bu adım göstere göstere atılmalı ki kamuoyunun bu konudaki endişesi bir an önce hafiflesin.  

Suriyeli göçmenler konusu ise çok daha çetrefilli bir mesele. Göç sosyolojisi çalışmaları bize gösteriyor ki bu tür kitlesel göçlerde geri dönme oranı çok düşük. Gidenlerin en az yüzde 70’i gittiği yerde kalıyor. Suriyeliler konusunda durum belki biraz daha farklı olabilir. Yapılan çalışmalara göre Suriyelilerde geri dönme oranı nispeten artsa bile uzmanlar en az yarısının burada kalacağını düşünüyor.  

Bu konuda önümüzde iki yol var. Birincisi, tüm gerçeklere ve insani bir duruşa aykırı bir şeklide hepsini göndereceğiz demek, bireysel suçlar ya da kültürel farklılıklar nedeniyle toptancı ve ırkçı bir bakış açısına savrulmak.  

Yazının devamı...