Barbarlık çağına dönüş

Geleceğe umutla bakmanın zor hem de çok zor olduğu bir dönemdeyiz.

Umutlu olmamızı sağlayacak pek bir şey de görünmüyor baktığımız yerden…

Afganistan’da yaşananlar ise biraz daha kırdı insanlık için güzel bir geleceğe dair umutları. Hepimizin aklında şu soru var: Dünya nereye gidiyor?

Bu soru insanla yaşıt bir sorudur büyük olasılıkla. Ama yine büyük olasılıkla hiçbir dönem bugünkü kadar çok insan tarafından, aynı anda ve aynı büyük kaygıyla sorulmamıştır.

Oysa biliyor musunuz, bu soruya verilmiş çok iyi bir yanıt var:

“Tarihin tekerleği hep ileriye ve iyiye doğru döner…”

Marx’ın bu sözü ya da “sosyolojik tespiti” sosyal bilimler, siyaset bilimi, tarih bilimi gibi alanlarda var olan ve bu alanlarda üretilen bilimsel eserlerin ruhunu oluşturan iki zıt eğilimden biri oldu bugüne dek. Halen de öyle…

Walter Benjamin ve Karl Popper gibi çok etkili sosyal bilimciler bu “kaçınılmaz ilerleme” görüşünü şiddetle eleştirdi. Günümüzde de özellikle liberallerin eleştirileri hız kesmeden devam ediyor. Öte taraftan, Norbert Elias gibi hatırı sayılır sosyal bilimciler bu iki zıt durumu -bir mehteran bölüğünün yürüyüşü gibi- “iki ileri, bir geri” formülüyle açıklıyor. Yani toplum “gerici, karşı devrimci, eski düzenci” eğilimlerin güçlendiği, bunun pratikte yaşandığı ve görece uzun süren zaman dönemleri yaşanabilir. Yani tarihin tekerleğinin geriye döndüğü dönemler yaşayabilir. Ama bunlar ne kadar uzun sürse de geçicidir. Zaman zaman geri gidişler olsa da günün sonunda tarihin tekerleği hep ileri döner…

Mesela Wallerstein da “Bildiğimiz Dünyanın Sonu” kitabında 21. yüzyılın ilk yarısı boyunca bizi bir kaos döneminin, bir geri adımın beklediğini söyler. Ama bu büyük bilim insanı hem kendi kişisel tecrübesine dayanarak hem de hayata bakışındaki iyimserlik ve insana güven ilkelerinden hareketle bu kaos ve yıkım çağının sonunda insanlığın daha ileri bir noktaya taşınacağını söyler. Aynı formül yani; iki ileri bir geri… Ben de şahsen bu üçüncü anlayışa daha yakın hissediyorum kendimi. Çünkü hem gerçekçi hem de umut dolu…

Fakat günümüzde ortaya çıkan sıkıntılı bir durum var: Geri adımların şiddeti çok yüksek. Dünyanın her yerinde ortaya çıkabiliyor ve nüfus olarak önemli yüzdeleri etkisi altına alabiliyor. Yani bu “bir adım geri gidişlerin” boyutu ve etkisi, ileri adım için ihtiyaç duyulan bilgi, irfan ve deneyim birikimini yok edip kurumsal yapıları yerle bir edebilecek güce sahip. Mesela Taliban, kendi var oluş dinamikleri nedeniyle yok olmaya mahkûm ve geleceksiz bir yapı olmasına rağmen (ve belki de tam bu nedenle) iktidarda bulunduğu süre boyunca yaratacağı yıkımla Afganistan’da ileri adım atacak bir toplum bırakmayabilir. Aynı şeyi diğer ülkeler ve hatta dünyanın tamamı için de düşünebilirsiniz. Ayaklanmalar, çevre felaketleri, radikal siyasi hareketler, kuraklık, kontrolsüz göç hareketleri, vs. geride restore edilecek bir tek şey bile bırakmayabilir. İnsanlık yüzyıllar sürecek bir neo-ortaçağa girebilir. Gelecekte bizi bir barbarlık çağı bekliyor olabilir.

Afganistan’da olan kabaca budur. Bizi de tüm dünyayı da bekleyen tehlike budur.

Medeniyetin ince yaldızı

Her krizde olduğu gibi maalesef içimiz acıyarak fark ettiğimiz bir başka gerçek de “medeniyet yaldızımızın” ne kadar ince olduğu ve kolaylıkla soyulup dökülebildiği gerçeği oldu.

Hemen hepsi belli bir yaş aralığında, erkek Afgan göçmen gruplarının İran sınırından Türkiye’ye kontrolsüzce ve hatta ellerini kollarını sallayarak giriş görüntüleri haklı olarak infial yarattı. Oysa Afganlar yıllardır benzer yollarla Türkiye’ye geliyorlar. Yazları karlar eriyip geçitler açığa çıktığında bulunuyor mesela kimilerinin donmuş cesedi, gruplar halinde... Fakat Taliban’ın hızlı ilerleyişiyle birlikte göç hızlanıp, boyutu büyüyünce gözler de toplu halde o tarafa çevrildi. Biraz bu nedenle, biraz başka nedenlerle ülkedeki tüm yabancılara -başta Suriyelilere- karşı çok sıkıntılı bir iklim oluştu. Yabancıların karıştığı asayiş olayları ve cinayetler birden mercek altına alınmaya başlandı. Sosyal medyada sahte görsellerle provokasyonlar yapan hesaplar türedi. Sonra da Altındağ’da olayın nasıl yangına dönebileceğini gördük. Tanıdık senaryolar bunlar elbette. 6-7 Eylül, Maraş, Çorum, Sivas’ta filan hep gördük.

Afgan göçü özelinde söylersek, sınır güvenliğinin sağlanması ve düzensiz göçmen akımının engellenmesi gerektiği tartışılmaz. Gelenlerin Türk toplumuna entegrasyonu ve gettolaşmanın engellenmesi gerekliliği de öyle… Ama mesele bu kadarla sınırlı değil. Halihazırda gelmiş olan 4.5 milyon Suriyeli var. Hatta keşke mümkün olsa da güvenle evlerine ve hayatlarına dönebilseler; o hayattan geriye ne kaldıysa artık… Ama bunu sağlamanın yolu onlara hayatı zorlaştırmak mı olacak? Yöntem olarak bunu mu seçtik? Eğer yöntemimiz buysa sınırımız ne olacak? Hayatı onlara ne kadar zorlaştıracağız? Kristallnacht, sol kol pazısına bant ya da bileğe dövme ile numara yazmaya mı gelecek sıra?
AB’nin “Parasını verdik, siz bakın” diye kabaca özetlenebilecek ırkçılığını aklamaya çalışan AB muhiplerinden olmayalım. Bunun yanında “Al evinde besle o zaman” diye özetleyebileceğimiz ırkçılığın yanında da saf tutmayalım. Çünkü zor da olsa çözümü var.