Ekonomik kriz mi dediniz?

Gayet zorlu bir süreçten geçiyoruz. Vatandaş büyük sıkıntı içerisinde. Bunu tevil etmenin, başka türlü yorumlamanın falan yolu yok. Geçen hafta verdiğimiz tüm haberlerde bir şekilde konu buydu. Asayiş haberinde de, siyaset haberinde de aynı konu ya da aynı konunun etkisi vardı: Ekonomik kriz. Durum açık ve net.

Mesela dolar karşısında TL’nin değer kaybı. Sürecin TL’de değer kaybı getireceğini bilmesine rağmen faiz indirimine giden Merkez Bankası buna rağmen gelinen durumun kritik olduğunu kabul etti ve bu hafta içinde dolara iki kez satış yönünde müdahale etti. Yani dolar satarak piyasadaki dolar talebini düşürmeyi, dolayısıyla da döviz fiyatını aşağıya çekmeyi hedefledi. Merkez Bankası her iki müdahaleye dair gerekçesini ise “sağlıksız ve piyasa gerçekleriyle uyuşmayan fiyat oluşumu” olarak açıkladı.

Her iki müdahalenin de dolar kurunun 14 lira sınırına dayandığında gelmesi Merkez Bankası açısından pek iyi olmadı bana kalırsa. Çünkü kendisi için kritik kabul ettiği, aşılmasına izin vermeyeceği seviyeyi de açık etmiş oldu. Bundan sonra piyasanın dev oyuncularının ellerindeki büyük miktarda parayla bu seviyeyi, yani 14 lira seviyesini zorlayacaklarını bilmek için dâhi olmaya gerek yok. Yani gelecek günlerde benzer Merkez Bankası müdahaleleriyle karşılaşmak hiç de düşük bir ihtimal değil. Gerçi “Faiz indiriminde sınıra geldik” anlamına gelen açıklamasıyla aralık ayındaki faiz toplantısına dair “Bir faiz değişikliği olmayacak” beklentisi oluşturdu ve bu da elbette dolardaki yükselişi kısmen engelleyecek ama her koşulda Merkez Bankası’nın işi zor olacak.
(Uzun yıllar büyük bir keyifle yaptığım ekonomi-finans muhabirliği dönemlerine küçük bir selam çakan bu değerlendirmeden sonra asıl konuya geçeyim.)

Ekonomideki durum çok açık ve net ama sanırım bazı iktidar milletvekili ve il başkanları bunun farkında değil. En azından yaptıkları açıklamalara bakınca bunu düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Oysa elbette hepsi durumun farkında. Peki, sosyal medyada yayıldıkça yayılan ve her karşısına çıktığında vatandaşın sinirini zıplatan bu açıklamalarla ne yapmayı amaçlıyorlar?

Elbette seçmenin tepkisini azaltmaya çalışıyorlar. Bunu da gördüğüm kadarıyla birkaç adımlık bir stratejiyle yapmaya çalışıyorlar. Dissensus Araştırma Grubu Gazete Duvar’da yayımlanan yazılarında bu stratejiyi üç taktik adım altında incelemiş ama ben o taktiklere iki tane daha ekleyerek sunmak isterim.

Birinci adım, “Abartıyorsunuz” adımı. “Zaten aşırı bir tüketim var, bunun bir kısmı da lüks sayılabilecek bir tüketim” fikrinden hareketle “Az yiyin, doğal gazı az açın, turfanda zaten pahalı” gibi mesajlar vermeye çalışıyorlar. Oysa yağ, şeker, un gibi en temel gıda ürünlerine bile erişmekte zorlanan ya da erişebilse bile bu ürünlerin artık daha ucuzunu daha az kalitelisini almak zorunda kalan milyonlarca insan varken, bu taktiğin tutması mümkün olmuyor.

İkinci adım “Şükür” adımı. Birinci argümanla tatmin olmayanlara özetle “Geçmişte sahip olduklarınızla, şimdi sahip olduklarınızı bir kıyaslayın” diyerek ne büyük kazanımlar elde ettiğini hatırlatmaya çalışıyorlar. Ama çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu bir Türkiye’de “Elindekine şükret” diye tanımlanacak bu strateji ikna edici olmak yerine, ters tepiyor. Çünkü elindeki eriyor vatandaşın. Daha dün evlenmek üzere olan genç bir arkadaşım mesela “Abi, düğün haziranda ama elimdeki tüm parayla daha eylül ayında, beyaz eşya, elektronik eşya, ne lazımsa aldım. Ben aldıktan sonra hepsinin fiyatı çok arttı. Haziranı beklesem hiçbirini alamazdım” dedi. Açık ve net!

Üçüncü adım ise “Nankörlük” adımı. İkna edemediğiniz seçmeni gözden çıkarıp nankörlükle suçlamak. Böylece hem onu marjinalleştirip ana kitleden ayırmak hem de ana kitledekilere “Nankörlük ederseniz, dışlanırsınız” mesajı vermek. Ama güzel bir atasözümüz vardır, “Ölmüş eşek kurttan korkmaz” diye. Hem güncel olarak alım gücü düşen hem de geleceğe dair bir umut göremeyen insanların dışlanmaktan artık pek de çekinmediklerini görüyoruz. Bkz. Bugüne dek bilakaydüşart iktidarı destekleyen ünlü bir tele-vaizin açıklamaları.
Dördüncü adım, "Yaparsa yine o yapar" adımı. İçlerinde başarılı olma şansı en yüksek adım belki de bu. Ama buraya kadar ikna edemediğiniz, hatta aksine, yukarıdan bakan, hal bilmez, diğerkâmlıktan uzak ve en önemlisi siyasetin ruhuyla taban tabana zıt davranış ve sözlerle ittiğiniz, uzaklaştırdığınız insanları bu taktikle kazanmak neredeyse imkânsız.

Şunu da unutmadan ekleyeyim, bu açıklamaları yapan milletvekili ve il başkanları bunu böyle ince eleyip sık dokuyarak mı yapıyorlar derseniz, hiç sanmam. Akılları, danışmanları, bilgileri, görgüleri çerçevesinde ağızlarına geldiği gibi konuşuyorlar. Onlara “Bir dur, bir saniye sus” diyen olmadığı için de olan vatandaşa oluyor. En basitinden “Dalga mı geçiyor bu vekiller?” hissi doğuyor ki insana pek de faydalı bir his değil bu. Siyasetçiye ise hiç değil. Onu da söyleyeyim.