Faraday kafesi

Faraday kafesi nedir biliyor musunuz?

Şimdi uzun uzun fizik anlatıp canınızı sıkmayayım. İletken malzemelerden yapılmış bir oda ya da kutu düşünün. Bu yapı elektromanyetik dalgaların ve elektrik akımının içerideki hacme geçmesini engelliyor. Yani dışarıdan içeriye elektrik geçmiyor. Sanırım yapabileceğim en basit tanım bu. Tüneller, asansörler, uçaklar, arabalar hepsi esasında birer Faraday kafesidir. O nedenle tünele girdiğinizde radyo çekmez, o nedenle arabaya yıldırım düşse içindekilere bir şey olmaz.
Geçen hafta sosyal medyada biri BioNTech aşılarındaki çiplerin henüz aktif olmadığını, hâlâ vaktimiz olduğunu, çipi etkisizleştirmek için Faraday kafesi düşünülebileceğini yazdı. Ardından biri Faraday kafesi nasıl yapılır tarifi verdi. Sonra iş coştu ve kafaya ve hatta tüm vücuda alüminyum folyo sarmaya kadar gitti.

Saçma değil mi? Hem ne saçma!

Fakat bu saçmalıkların sadece bize özgü olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Onlar tarihin her dönemine ve dünyanın her yerinde vardılar ve var olacaklar. Teorileri de içinde bulundukları toplumun yapı ve inançlarına göre şekillendi. Orman cinlerinin insanın ruhunu ele geçirdiğini de düşündüler, dünyayı sürüngen soyundan gelen uzaylı bir grubun yönettiğini de... Mesela ikinci gruptakiler tıpkı Trump gibi Biden’ın da gizli uzaylı olduğuna inanıyor. Çip takma meselesi de yine aynı grubun inanışı. Ve geçmişi de bayağı eski. Toplumun sosyoekonomik gelişmişlik düzeyi ve ekonomik refahı arttıkça aptallığını süsleyen materyal de değişiyor. Görünmez ruhlardan görünmez çiplere terfi ediyoruz.

Sonuç olarak Faraday kafesi önerisiyle ülkemizdeki bu tiplerin en azından gelişmiş ülkeler düzeyinde bir aptallığa sahip olduğunu öğrenmiş olduk. Bu da bir şeydir.

Not: Oysa o kadar uğraşacağına, ufak bir elektrik şoku ver bünyeye, o çip yansın gitsin, değil mi?

‘Evet, o benim büyükbabam’

Niyeyse beni çok etkiledi:

Fransa Milli Takımı’nın eski oyuncusu Christian Karembau çıktığı hiçbir milli maçta Fransa milli marşını söylememiş. Bu insani, vicdanı ve üstüne üstlük siyasi bir tavırmış. Ülkesinde özellikle ırkçı LePen ve taraftarları tarafından ağır şekilde eleştirilmiş ama tavrından vazgeçmemiş.

Bu tavrın gerekçesinin kamuoyu açısından ortaya çıkışı da çok ilginç. Bir araştırmacı Fransa’nın ırkçı geçmişini araştırırken bir “insanat bahçesi” fotoğrafına rastlar. Fotoğrafa bakar ve “Bu ne kadar da Karembau’ya benziyor” der adamlardan biri için. Bir şekilde Karembau’ya ulaşır ve fotoğrafı gösterir. “Evet” der Karembau, “Bu benim büyükbabam, yanındakiler de onun kardeşleri”.

Göz görmeyince...

Marmara’nın ölümden kurtulması, Ege’nin ve Akdeniz’in ölmemesi, Karadeniz’in kurumaması için yapılması gereken belli. Denizlere tek bir damla kirli su bırakmamak lazım. Hatta Marmara özelinde bırakın arıtılmamış suyu arıtılmış su bile vermememiz lazım. Çünkü çok özel bir tuzluluk yapısına sahip Marmara ve arıtılmış da olsa tatlı su vermek bile o dengeyi bozuyor.

Çevre Bakanlığı’nın uzun vadeli planında Marmara’nın koruma alanı ilan edilmesinden yeni atık su standartlarına kadar olumlu bir sürü adım var. Ama bu adımların hızla hayata geçmesi gerek. Bunu sağlamanın yolu da kamuoyu baskısından yani vatandaşın bunu talep etmesinden geçiyor. Ama ilginçtir, halkımız bu konuyu unutmuş gibi görünüyor. Şöyle bir bakıyorum da en başından bu yana çevre krizine duyarlı kesimler dışında bu konuyu önemseyen kalmadı gibi görünüyor.

Nereden mi biliyorum?

Krizin ilk günlerinde ana haber bültenlerinde en çok izlenen haberler arasındaydı müsilaj haberleri. Ama ne zaman ki temizlik başladı ilgi birden düşmeye başladı bu haberlere. Şimdi ise neredeyse kimse izlemiyor.

Nereden mi biliyorum?

Bizimki dâhil tüm kanalların ayrıntılı reyting tablosundan.

İzlemiyor, ilgilenmiyor halkımız.

Göz görmeyince gönül katlanıyor zahir. Ya da bana dokunmayan yılan bin yaşasın mı?

Ama öyle ya da böyle bir gün o göz görecek ve o yılan dokunacak.