Helal kazanç

Yollarda görüyorsunuzdur, bir el arabasına yüklenmiş devasa çuvalları sürükleyerek o çöp kutusundan bu çöp kutusuna giden, ellerindeki boya rulosunun sap kısmından bozma çengelleriyle çöpleri karıştırıp buldukları kâğıt ve plastikleri toplayan adam, kadın ve çocukları... Onlara çekçekçi deniyor.

Geçenlerde bir çekçekçinin, bir ajansa verdiği röportaja şahit oldum. Muhabir arkadaşımız işin zorluklarını sormuş, o da kâğıt ve plastik toplama işinin ne kadar zor ve sıkıntılı bir iş olduğunu anlattık an sonra “Zorluğu neyse de bazıları yanımızdan geçerken arabalarını üzerimize sürüp, küfrediyorlar, en çok o zoruma gidiyor” demişti o röportajda.

İki haftadır İstanbul’da çekçekçilere yönelik operasyonlar yapılıyor. Valiliğin bu konuda aldığı bir karar varmış. O karar çerçevesinde il ve ilçe kolluk kuvvetleri bu atık depolarına operasyonlar yapıyor ve buraları boşaltıyor. Kararın gerekçesi ise haksız kazanç elde etmekmiş.

Çoğunluğu Afgan ve Araplardan oluşan (ama aralarında bir hayli de Türk vatandaşı bulunan) çekçekçilerin toplum içindeki yerini tanımlayacak bir terim var mı bilmiyorum. Alman gazeteci Günter Walraff Almanya’da köle koşularında çalıştırılan Türk işçilerin durumunu anlatan kitaba, bu insanların toplum içindeki yerini net biçimde anlatabilmek için sanırım, “En Alttakiler” ismini vermişti. Türkiye’deki çekçiler için böyle bir terim bile yok. Onlar en alttakilerin bile altında. Gecelerin, görünmeyen gölgeleri. Yaşayıp yaşamadıkları kimsenin umurunda değil.O kadar ki, çöplerimizi bile layık görmüyoruz onlara.

Ruanda soykırımını konu alan 2004 yılı yapımı “Hotel Rwanda” filminden bir diyalog vardır hiç aklımdan çıkmaz: “Dünya sizi umursamayacak. Çünkü onların gözünde zenci bile değilsiniz (You are not even nigger)” demişti başroldekilerden biri diğerine.

“Haksız kazanç mı?” diye sormuş geçen hafta kendi kendisine sosyal medyada birisi. Sonra da “Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar haklı, bu kadar helal bir kazanç görmedim” diyerek vermiş yanıtı yine kendi kendine.

Ne güzel söylemiş değil mi?

Bir kelimesini bile değiştirmeden iştirak ediyorum bu tespite.

Leyla’nın mavi gözleri

Elbette hukuk sisteminin gerekleri, zorunlulukları ve sınırları var. Dolayısıyla hukuk her zaman adaleti sağlayamayabiliyor. Delil eksikliği, usûl-esas meselesi vs. bir sürü ayrıntısı var. Pardon filminde diyor ya Ferhan Şensoy “Adalet dediğiniz şey o kadar da adil bir şey değil demek ki”, aynen öyle.

Leyla Aydemir 4 yaşında birileri tarafından öldürüldü. Bunu biliyoruz. Şu ana kadar ortaya çıkanlardan da anlıyoruz ki şüpheli birileri de var. Evet var ama hukuk sistemi bunu bir türlü kanıtlayamıyor. Yine biliyoruz ki, töre var, gelenek var, baskı var, çocuğun değerine dair farklı değerlendirmeler var. Yani bir sürü toplumsal engel var. Ve tüm bunların sonucu olarak, o artık her kimse, elini kolunu sallayıp gezen bir çocuk katili var. Bir de üç yıldır toprak altında yatan 4 yaşında Leyla var.

“Tamam, hukuk sistemi böyle bir karar vermiş, sineye çekelim. Hukuk sistemini yıpratmak doğru değil. Hepimizin bir gün ihtiyacı olabilir. Daha iyisini yapana kadar elimizdekinin en iyisi bu” diyeceğim ama Leyla’nın dağınık saçlarının arasından parlayan mavi gözleri rahat bırakmıyor. Susuyorum ben de çaresiz.

Pardon -2-

Pardon filminden bahsetmişken, 2005 yapımı filimin senaryosu büyük Türk komiği Ferhan Şensoy’a ait. Oyunlarının çoğunu izleme şansı bulduğum için bahtiyarım. Mert Baykal’ın yönettiği film adeta bir yıldızlar geçidi. Ferhan Şensoy, Rasim Öztekin, Bülent Kayabaş, Erol Günaydın, Zeki Alasya... Film haksız yere hapis yatan üç kafadarın komik hikâyesini anlatırken ciddi bir adalet sistemi ve hatta devlet eleştirisi de koyar ortaya. Neyse sonunda suçsuzlukları anlaşılır ve devletimiz “Pardon” diyerek onları salıverir.

Aynısı olmasa da çok benzeri oldu. Zekeriya Asarkaya bir suçtan dolayı hapse girdi ve 26 yıl yattı. Ama bunun yaklaşık 6 yılını fazladan yattı. 2013 yılında çıkan bir kanunla tahliye şansı doğdu. O da dilekçe üstüne dilekçe verdi. O dilekçeler seneler boyu dikkate alınmadı. Sonunda, tam 5 yıl 11 ay sonra devlet yine “Pardon” diyerek onu salıverdi.

Pardon filminde üç kafadar tazminatlarını alıyorlardı yanlış hatırlamıyorsam. Asarkaya da istemiş tabii devletten tazminatını. Ama devlet “Pardon” demiş demesine de bu kez “O kadar da değil” diyerek tazminat talebini reddetmiş. Sonuçta, Asarkaya ve geri kalan herkes anlamış ki film komik olabilir ama devlet kesinlikle komik değildir.