Herkes haklı herkes suçlu

En sağ şeritte kırmızı ışıkta bekliyorum. Sayaç birkaç saniye sonra yeşil ışığın yanacağını haber veriyor. Motoru çalıştırıyorum, yeşil ışık yanıyor. Hafifçe hareket etmeye başlıyorum ki sağımdaki bir-bir buçuk metrelik boşluktan bir değil, iki değil tam üç motokurye hızla ve aniden önüme kırarak geçiyor. Kalkışlarda acele edip gaza basmıyorum neyse ki. Sonuçta bir kaza yaşanmadan yoluma devam ediyorum.  Ve her gün benzeri bir sürü örnek yaşıyorum. Motokuryeler her yerde. Sokakta, caddede, ters yönde, sağ şeritte, sol şeritte, yaya geçidinde, yaya üst geçidinde, yaya alt geçidinde, kaldırımda, parkta… Hem kendileri büyük bir tehlike yaşıyorlar, hem de yayaları büyük bir risk altında bırakıyorlar.

Motokuryeler ise kendilerini şöyle savunuyorlar: Çalışma şartları ağır, şirketler gerçekleştirilmesi neredeyse imkansız performans kriterleri
koyuyor. Süre taahhüdü, yani ürünün belli bir zaman içinde teslim edilme zorunluluğu problemi katmerlendiriyor. Dinlenme yok, yemek molası yok, koruyucu ekipman yok, sendika yok, sesini duyan yok…

Bu arada nerdeyse hiçbir araç sürücüsü trafikte motosikletlinin varlığına alışık değil. Onun da trafikteki diğer araçlarla aynı hak ve sorumluluklara sahip olduğunu bilmiyor. Dahası sürücülerin bir kısmı galiba biraz gıcık da oluyor motosikletlilere… Sıkıştıran, yol vermeyen, kornayla taciz eden, üzerine araç süren, küfreden, darp eden… Maalesef bunlar da hiç seyrek değil.

Tek tek her sorunu saymayalım ama özetle, ortada herkes için büyük bir problem var. Salgının başlarında tüm bu nedenlerden dolayı 170 motokuryenin kazalarda hayatını kaybettiği açıklanmıştı. Sonrasında kaç
kuryenin hayatını kaybettiğine dair bir veri bulamadım ama sonuçta her hafta haber merkezimize bir-iki motokurye kazası haberinin ulaştığını biliyorum. Büyük olasılıkla bu acı bilanço
en az iki katına çıkmıştır.

Herkesin yanlış olduğu bir sistem bu. Çalışanından insanüstü bir performans bekleyen, onları sıkıştıran, taciz eden, en ufak problemde maaşından kesinti yapan, iş güvenliği ve güvencesi vermeyen  şirketler, ürününe biraz geç ulaşmaya tahammülü olmayan müşteriler, kuralları bilmeyen-umursamayan araç sürücüleri, kuralları bilmeyen/umursamayan ya da işsizlik ve açlıkla kurallar arasında sıkışıp kalmış olan motokuryeler…

Daha da ilginci herkesin bunları dile getirip, kimsenin düzeltmek için bir adım atmaması. Acı ile baş etmeye çalışırken acı çeken yerlerimizi mi yok ettik acaba?

Yoksa hepimiz bu durumdan memnun muyuz?

 Sayın Vedat Milor beyefendi ne yapmak istemektedir?

“Menemen soğanlı mı olur yoksa soğansız mı” diye sordu günlerce tartıştık. Adeta ülke ortadan ikiye bölündü. Sonunda tartışma tam küllendi diyorduk ki Vedat bey ortaya yeni sorular bıraktı. Çay mı kahve mi? Pizza mı pide mi? İçli köfte kızartma mı yenir yoksa haşlama mı? Pirinç pilavı mı bulgur pilavı mı? En iyi pastırma nerenindir, Kastamonu mu Kayseri mi? Balığa limon sıkılır mı sıkılmaz mı?  Döner mi  hamburger mi? Sütlaç mı baklava mı? Tarhana mı mercimek çorbası mı? Tava ciğer mi, ciğer şiş mi? 

Vedat bey bu anketleri biraz eğlenmek, biraz da iyi yemek kavramını -hem yapım ve malzeme hem de ustalık açısından- tartışmak için yaptığını söylüyor.

Ama ben başka bir maksat daha seziyorum. Vedat bey bu sorularıyla toplumumuzu bölmeye mi çalışıyor acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Ya da belki bir sosyolog olarak yemek tartışması adı altında bölünmüşlüğün ve kutuplaşmanın boyutlarını mı ölçmeye çalışıyor. Bu basit bir yemek meselesi olamaz. Buradan da soruyorum kendisine: Vedat bey ne yapmak istemektedir? (Vedat bey, bu yazıyı ikinci bir röportaj teklifi olarak da okuyabilirsiniz.)

Ben çalmasam sen çalmasan…

Hannah Arendt, “Kötülüğün Sıradanlığı” kitabında Holokost’un meydana gelme ve sıradan insanın bu korkunç insanlık suçuna ortak olma mekanizmalarını incelerken çok ama çok kilit bir cümleye vurgu yapar: “Bana emredileni yaptım.”

Aynı cümleyi yıllar sonra Stanford hapishane deneyinde de Milgram deneyinde de duyarız. Stanford deneyinde gardiyan rolü verilen denekler gerçekten de sadece kendilerine emredileni yapar (ama büyük bir iştahla). Milgram deneyinde ise soruları bilemeyen sözde deneğe her yanlış cevapta artan voltajda elektrik vermeye devam eder, çünkü başındaki
yetkili ona “Devam edin, sorun yok” demektedir.

Geçen hafta evi İsrail askerleri tarafından boşaltılan Filistinli bir kadının videosunu gördüm. İsrail devletinin o evi tahsis ettiği bir İsrailli yerleşimci ile konuşuyordu kadın. “Bu ev benim evim. Bunu biliyorsun. Sen evimi çalıyorsun” diyordu kadın. İsrailli yerleşimci ise şu sözlerle savunuyordu kendisini: “Bunun benimle ilgisi yok. Bana burada oturacaksın dediler. Ben yapmazsam (çalmazsam) başkası yapacak.”

Pat diye aklıma Arendt geldi: “Bana emredileni yaptım.”

Haftanın tespiti

İhtiyacınızı net ve açık olarak anlayan, bu ihtiyaca yönelik farklı seçenekleri açık ve net bir biçimde size anlatan, uygulama esnasında gerekli değişiklikleri size danışan, işin her aşamasında fotoğraflı ve sözlü bilgi veren, aynı işe ek maliyet çıkarmayan, işi söz verdiği tarihte teslim eden bir usta bulmuş kişi kutsanmış bir kişidir. Hele de bu usta antika bir el matkabını -bir ucu göğse dayanan ve küçük bir kolla çevrilen en eski tip- “Bende depoda duruyordu. Sen bunun kıymetini bilirsin Deniz bey” diyerek size hediye ediyorsa, azizler arasına girmiş sayabilirsiniz kendinizi…