Mülteci nedir?

Mülteci nedir, sığınmacı nedir, geçici koruma statüsü nedir, kaçak göçmen nedir? Bu soruların yanıtlarını bilmezsek ülkemizdeki yaklaşık 5 milyon yabancı uyruklu insan ile ilgili hukuki durumun ne olduğunu, onların ne gibi haklara ve sorumluluklara sahip olduğunu, buna mukabil bizim ne gibi hak ve sorumluluklara sahip olduğumuzu bilemeyiz. Yanı sıra, göç meselesinin aynı zamanda çok ama çok önemli bir siyasi ve sosyolojik mesele olduğunu bilmezsek yaşanan ve yaşanması muhtemel sorunların ne olduğunu da bilemeyiz. Daha da önemlisi, göç meselesinin hem göç eden hem de gittiği yerde karşılaştığı kişi açısından bireysel bir mesele olduğunu bilmiyorsak buna yönelik üretilen politikaların neye yol açacağını da bilemeyiz. Bunları bilmeyince de çözümden çok soruna hizmet eden bir dilin ve anlayışın değirmenine su taşırız, tüm iyi niyetimize ve hatta belki haklılığımıza rağmen.  

Elbette sıradan vatandaşlarımızın hepsinin bu kavramları bilmesini beklemek hata olur. Hatta bilmemesi kadar doğal bir durum olmadığının da farkındayım. Aksine, bu konuda azcık bile olsa bilinçlenmiş bir vatandaş profilinin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Asıl sorun bu konuları görevi gereği bilmesi ve buna uygun davranması gerekenlerin bilmiyor gibi davranmasında.  

Bu hafta özellikle sosyal medyada bazı Afgan ve Pakistanlı kaçak göçmenlerin çektikleri videolar büyük infial yarattı. Bunun üzerine başlayan haklı tepkinin büyük bir hızla bir öfke fırtınasına dönüşmesi çok dikkat çekici, bu fırtınanın kullandığı dilin içerdiği şiddet seviyesi ise bir hayli korkutucuydu. Daha da korkunç olanı ise bu şiddet dilinin en avamdan sözde en aydınına kadar neredeyse tüm toplumu ele geçirmesiydi benim açımdan.   

Yanlış anlaşılmasın, Türkiye’nin bir göçmen sorunu yok demiyorum. Aksine, büyük bir problem bu. Ama gidişat, yani bizim bu soruna yaklaşımımız işi daha da içinden çıkılmaz bir hale getirme potansiyeli taşıyor.   

Peki, nedir pratikteki sorunlarımız? Bir kere resmi rakamlara göre geçici koruma statüsü altındaki 3.5 milyon Suriyelinin ülke içinde ikameti, istihdamı ve entegrasyonu sorunu ve Suriye’de istikrarlı bir yapı oluşur ve ilişkiler düzelirse bu kişilerin durumunun ne olacağı meselesi en önemli sorunumuz. Çünkü kimi araştırmalara göre sayıları 5 milyonu bile aşan bir göçmen nüfusu aynı din, aynı dil, aynı etnik köken, aynı memleketten ve hatta akraba bile olsa kendi başına bir sorundur. Rakamsal bir sorundur en başta. 5 milyon insandan bahsediyoruz çünkü. Tek tek saymaya kalksan günler sürer sayması.   

İkincisi ise kaçak göçler meselesi ki bu konuda gerekli tedbirler alınıyorsa bile toplumda tam tersi bir düşünce hâkim. Toplumun önemli bir kısmı sınırlarımızdan kaçak geçişlerin büyük bir rahatlıkla yapılabildiğini düşünüyor. Ve yine sosyal medyadan gelen görüntüler buna destek oluyor. Bu hafta yine bolca bunlardan gördük, baharın gelişiyle birlikte bu videolarda da büyük artış var.   

Türkiye’nin bir de iç göç meselesi var ki o apayrı bir başlıkta ele alınmalı.   

Türkiye’nin göç politikası, Avrupa’nın göç politikası, bu ikisinin birbiriyle uyumu, karşılıklı verilen sözler ve vaatler, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısıyla ortaya çıkan 7 milyon yeni mülteci, Avrupa’nın Ukrayna konusundaki politikası, Türkiye’nin bu konudaki politikası gibi diğer başlıklar ise bu iki temel problemin hemen arkasından geliyor.   

Bunların çözümü için birinci sırada resmi makamlar var ama o makamlardan güven verici bir açıklama henüz duymadık. “Sınırlarımız güven altındadır, vatandaşlarımız huzurlu olsun” demek ya da 5 milyon civarı göçmen yokmuş gibi davranmak güven verici açıklama değildir çünkü. Resmi makamlardan böyle bir açıklama yok da bari muhalefet partilerinden bir teskin edici, şiddeti mahkûm eden bir söz, bir itidal çağrısı duysak diyorum ama maalesef o da yok. Hatta oy potansiyelleri çok düşük olsa da varlığını göçmen karşıtlığına dayamış partilerin sesi daha yüksek çıkıyor.   

Peki, ne yapmak gerek? Açıkçası, ben de bilmiyorum. Ama bildiğim şey şu: Bu işin bir çözümünü bulacaksak, bunu sakince, akılla ve merhametle, ırkçılık tuzağına düşmeden, adalete güvenerek ve hep beraber yapmak zorundayız. Çünkü ne “öz vatanımızda parya olmayı” ne de yeni bir 6-7 Eylül'ü ya da Kristall Nacht’ı hak ediyoruz.