Türkiye’nin büyük şeyleri

Adeta bir efsane gibi yayılıverdi...

Bir kamyonun kasasında görülmüştü.

Diyarbakır’a doğru gidiyordu.

Dev bir karpuz ve bir sur “heykeli”!

Herkes sosyal medyada Diyarbakır’a “geçmiş olsun” mesajları iletmeye başladı haliyle. O heykellerin kentin neresinde ortaya çıkacağına dair tahminler havada uçuştu.

Heykeller iki gün sonra Kayapınar’da, Mastfroş Caddesi’ndeki kavşakta ortaya çıktı, yüksek çok yüksek bir kaidenin üzerinde.

O kaide aslında bir baz istasyonu direğiydi. Baz istasyonları da karpuzun içine gizlenmişti.

Sauron’un kulesinden, göğe yükselişe kadar çeşitli mavralarla devam etti “tartışma”.

Kendimizi self oryantalist bir tavırla yerden yere vurduk.

Bu heykellerin zuhur ettiği şirin beldelerimizin çoğunda milliyetçi ve muhafazakâr belediye başkanları ya da valiler işbaşında olduğu için “İslam’da heykelin yasak olduğunu sık sık hatırlatmak lazım” dedi bir köşe yazarı mesela. Güldük tabii, mavra işte!

Tüm bu “eleştirilere” karşı bu “anıtı” yaptıran kamu görevlisi muhtemelen çok üzülmüştür.

Çünkü “Sauron’un kulesi” sayesinde hem baz istasyonu ihtiyacı halloldu (medeniyet) hem de bu istasyonlar karpuzun içine gizlenerek görüntü kirliliği engellendi (estetik). Üstelik Diyarbakır’ın simgelerinden biri olan karpuz da böylelikle “anıtlaştı” (kültür). Al sana hizmet. Hem de bir taşla üç kuş, bir karpuzla üç hizmet!

Oysa bilir misiniz ki dünyanın birçok ülkesinde benzer heykellerden var.

Bildiğim kadarıyla bu konuda ABD’yi kimse geçemez. Hemen her kasabada -özellikle de güney ve orta batı eyaletlerde bolca görürsünüz bu heykellerden.

Fakat bu konuda çok özel bir ülke var: Avustralya.

Bahsettiğimiz heykellerden orada da bolca var. Hatta kendisiyle çelişen bir cümle gibi görünecek ama bir anlamda kültürel ikonlar haline dönüşmüş bu heykeller. Neredeyse halk sanatının bir yorumu gibi görülmeye başlanacaklar. Avustralyalılar onlara isim de vermiş, “Avustralya’nın büyük şeyleri”.

Türkiye’nin büyük şeyleri

Bu konuda o kadar ileri gitmişler ki Avustralya’nın büyük şeyleri önemli bir turistik rota haline gelmiş. “Avustralya’nın büyük şeylerinin kaçını gördünüz” filan diye reklam kampanyaları yapılıyor, haritalar ve kitaplar basılıyor.

Bu arada, “şey”lerin tamamı ya kişiler ya da özel şirketler tarafından genelde bizdekiyle aynı maksatla yaptırılıyor; reklam için. Hiçbir yerde kamu otoritesi değil yani bunları yaptıranlar.

Neyse sonuç olarak artık bu güzide yapılarımıza heykel demek zorunda değiliz. Avustralya örneğini takip edip biz de bunlara “Türkiye’nin büyük şeyleri” diyebiliriz.

Ama bu örneği fazla da takip etmeyelim. Çünkü bu şeylerin bir de turizm için reklamının yapılmasına kalbim dayanmaz sanırım.

Not: Başıma bir şey gelmeyecekse, Sinan Şamil Sam anısına dikildiği iddia edilen (alakası yok elbette) heykeli kendi adıma beğendim. Tüm estetlerden özür dilerim.

Satılık, kelepir, müzik aleti

Tünel Meydan’dan Galata Kulesine doğru kıvrılarak inen Galip Dede Caddesi ve Galip Dede Sokak boyunca onlarca müzik mağazası vardı eskiden. Sadece enstrüman satan yerlerden bahsetmiyorum. Stüdyolar vardı, tamir atölyeleri vardı, lutiyeler vardı...

Şimdi bir avuç kaldılar. Aralarında tanıdıklarım da var. Parlak Ahmet’i, yakın zamanda rahmetli olan Japon Fikret’i, Hüzzam’ı, rahmetli Fevzi Çalgı’yı hep orada tanıdım.

Daha birkaç yıl öncesine kadar bu sokağa girdiğinizde bin bir farklı müzik sesi yükselirdi mağazalardan ve ara sokaklardan. Müzik sektörünün her alanında yer alan her milletten insanla oturup sohbet etme, birlikte çalma şansınız olurdu. Türkiye’ye konsere gelen bir İspanyol bir caz sanatçısının -üzerinde ayak bileklerine kadar inen siyah deri pardösüsü ve uzun sarı saçlarıyla- divan sazıyla zeybek çalmasına hayretle şahit olurdunuz mesela. Sonra onun Talip Özkan ile çalıştığını öğrenip daha da hayret ederdiniz.

Bu bahsettiğim yerler bir buçuk yıldır sessiz. Bırakın o muhteşem ezgileri, sokağında ayak sesi yok. Sadece orada değil memlekette düğünler, sünnetler, nişanlar sessiz. Mağazalarda üst üste yığılmış yüzlerce konsinye bırakılmış müzik aleti var. Sanatçılar üzerine türkü yaktıkları bağlamalarını, gitarlarını, klarnetlerini satıyor geçinmek için. Üç otuz paraya hem de!

Müzisyen deyince aklınıza sadece o tanıdık on beş-yirmi isim gelmesin. On binlerce müzisyen ve müzik sektörü çalışanı için durum hâlâ bu; bilin istedim.