Annan Planı son fırsat mıydı?

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yeni bir dönem başladı. Birlemiş Milletler (BM) ise Ada’da yeniden tarafları bir araya getirmek için zemin yokluyor. Böyle bir süreçte Doğu Akdeniz’deki sondaj gerginliği de sürüyor. Aslında bu krizin geçmişi 2000’li yılların başına dayanıyor. 2000’li yılların başında hazırlanan Annan Planı referandumlarında Türk tarafı yüzde 64.9 ile “Evet” demiş. Ancak Rumların yüzde 75.8 oyla planı reddetmesi sonucu çözüm imkanı ortadan kalkmıştı. Ardından da Rum Kesimi’nin bölgede dev enerji şirketleriyle imzaladığı enerji anlaşmaları, Doğu Akdeniz’deki gerginliğin temellerini atmıştı. Bugün hala akılların bir kenarına takılan soru şu: 2004 yılındaki Annan Planı kabul edilmiş olsaydı, bugün Doğu Akdeniz’de gerginlikler yaşanır mıydı? Bu soruyu, o dönem Kıbrıs’ta iki tarafı plana ikna etmek için uğraşan isim olan BM eski Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro De Soto’ya sordum.

De Soto, “Bana göre, bugün Doğu Akdeniz’de artan problemler, var olan sorunu daha karmaşık hale getirdi. Mevcut krizin çözümü iyi bir müzakere ve açık bir diyaloğu gerektiriyor. Bu sorunların çözümünün, Kıbrıs’ın dahil olmadığı bir paketle mümkün olamayacağını düşünüyorum.” diyor.

‘Planı hâlâ masada’

2007’de BM’den ayrılan Perulu diplomat Alvara De Soto, bugün Paris’te bir üniversitede görev yapıyor. De Soto, hâlâ Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’i yakından izliyor. De Soto, Türk ve Yunan tarafının öncelikle neyi müzakere edecekleri konusunda anlaşması gerektiğini vurguladı, “İki taraf da sorun yokmuş gibi davranamaz, sorunlarla yüzleşmelisiniz” dedi.

Perulu diplomat, görüşme paketinin, adaların kıta sahanlığından, Kıbrıs Adası’nın çevresindeki bölgeden Türk tarafının da adil şekilde hakkını almasına kadar bir dizi konuyu içermesi gerektiğinin altını çizdi. Annan Planı’ndan sonra yapılan müzakerelerde tarafların ikili şekilde bu sorunu çözmek istediğini ancak bunun bir sonuç getirmediğine işaret eden De Soto, “Sorunlar bazen yüz yüze görüşmelerle çözülemez. Bence bir tarafın, üçüncü bir tarafa, örneğin bir arabulucuya tavizde bulunması, rakibine bulunmasından daha kolaydır” dedi. Annan Planı’nın taraflar için hala masada olduğunu söyleyen De Soto, “O plan, üzerinde her ne düzeltme yapmak istenirse, müzakereciler için hala ulaşılabilir durumda. Elbette üzerinden çok yıllar geçti. Bugün tarafların beklentileri nedir emin değilim ama eğer taraflar isterse plan hâlâ masada” ifadesini kullandı.

Alvaro de Soto

Kasım 1999: BM Kıbrıs Özel Danışmanı olarak atandı

2000-2004: Eski

BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın ismiyle anılan planı taraflarla müzakere etti

Nisan 2004: Annan Planı Ada’nın iki kesiminde referanduma sunuldu

Annan Planı reddedilince De Soto’nun Kıbrıs görevi bitti

De Soto 2007 yılında BM’den ayrıldı

Annan Planı son fırsat mıydı

 

Haftanın fotoğrafı

Fotoğrafa ilk bakışınızda, size bir anlam ifade etmeyebilir. Ama bizim gibi bireyler için küçük, insanlık için çok büyük bir adımın fotoğrafı bu. Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi’nin Osirix-Rex aracı dünyanın 330 milyon kilometre uzağına gitti ve bir gökcismine indi. Bu iniş, birkaç saniyelik bir inişti ve aracın tüm misyonu o gök cisminin yüzeyinden numune alabilmekti. NASA, o işleme dair bu hafta içinde bir video yayınladı ve işte bu kare de o video sekanslarından bir kareydi. İnsanlığın uzay yolculuğu açısından önemli bir adım olduğu için bu, haftanın fotoğrafı olmaya değerdi. 

Osirix-Rex misyonu:

Osirix-Rex 8 Eylül 2016’da uzaya fırlatıldı

3 Aralık 2018’de Bennu’ya yanaştı (1999’da tespit edilen, Mısır mitolojisinde yer alan Bennu’nun adını taşıyan Apollo sınıfı asteroid)

Hedef, 500 metre genişliğindeki asteoridin yüzeyinden parça toplamak. Yüzeyden toplanacak numunenin ağırlığı sadece 60 gr.

Parça toplama işlemi sürüyor, eğer parçalar toplanamadıysa bir deneme daha yapılacak,

Toplanan parçaların Dün-ya’ya ulaşması 2023’ü bulacak,

Parçalar Güneş ve gezegenlerin 4.5 milyar yıl önceki oluşumlarına dair ipuçları verecek.

Annan Planı son fırsat mıydı

Sürü bağışıklığı ahlaki mi?

Covid-19 salgını başladığından bu yana devam bir tartışma... Salgınla mücadelede sürü bağışıklığı olmalı mı? Bazı ülkeler bu politikayı bilinçli olarak izledi, bazılarıysa, açıkça ifade etmese de salgın tedbirlerini almayarak sürü bağışıklığını fiilen uyguladı.

Bu tanım, bugünlerde yeniden gündemde. Üstelik bilim dünyasını da iki bölmüş durumda. Dünya Sağlık Örgütü “Sürü bağışıklığına izin vermek bilimsel ve etik açıdan sorunlu” diyerek bunun ahlaki olmadığını açıkladı. Buna karşılık, ABD’li 3 bilim insanı (Harvard Üniversitesi’nden Dr. Martin Kulldorff, Oxford Üniversitesi’nden Dr. Sunetra Gupta ve Stanford Üniversitesi’nden Dr. Jay Bhattacharya) “The Great Barrington Declaration” ismiyle bir bildiri kaleme aldı. Toplu karantina kurallarına karşı çıkılan ve sürü bağışıklığının savunulduğu bildiriye kısa sürede 10 binden fazla bilim insanı, 30 bine yakın sağlık çalışanı ve 500 binin üzerinde kişi imza attı. Söz konusu bilim olunca, taraflar nasıl bu kadar ayrışabiliyor? Bu soruya enfeksiyon hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Bülent Ertuğrul “Bu bilimsel değil, politik bir seçim” diye cevap veriyor.

‘Bilimsel değil, politik’

Prof. Ertuğrul bir hekimin sürü bağışıklığı seçeneğini tercih etmeyeceğini, etmemesi gerektiğini net şekilde ifade ediyor. Bu tercihin olumsuz sonucunu, “Korunabilecek insan varken, bu hastalık yüzünden o kişilerin hayatını kaybetmesi” olarak tanımlıyor.

Ertuğrul, “Sürü bağışıklığı uygulamaya başladığınızda, örneğin yaşlıların mortalite oranı yüksek olduğundan bu insanlara kabaca ‘Benim için önemli değilsiniz, önemli olan sağlıklı bireylerdir’ demiş oluyorsunuz. Bu, etik bir seçim değildir. Biz hekimler için önemli olan bir insanın ölümüne engel olmaktır. Ben bir hekim olarak seçimimi ve tavrımı buradan koymayı uygun görüyorum” diyor.

Sürü bağışıklığı nedir?

En basit tanımıyla toplumsal bağışıklık,

Tüm hastalıklar için değil bulaşıcı hastalıklar için geçerli,

Nüfusun yüzde 70’i ve daha fazlasının bir bulaşıcı hastalığı geçirmesi,

Örneğin Türkiye’de 60 milyon kişinin hastalığa bağışıklık kazanması.

Annan Planı son fırsat mıydı