Havalimanı için müzakere

13 Haziran 2021

Bu haftanın gündemini ağırlıklı olarak “gelecek haftanın gündemi” belirledi desek yanlış olmaz. Bütün dikkatler hafta başında yapılacak NATO Liderler Zirvesi’ne ve o zirve marjında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı Joe Biden ile yapacağı ilk
yüz yüze görüşmeye çevrildi.

Ortak payda...

Aslında bu buluşmadan sonra uzun süredir krizde olan Türk-Amerikan ilişkilerinin bir anda düzeleceğini öngörmek biraz saflık olur. Türkiye açısından masada ABD’nin YPG-PKK’ya askeri ve siyasi desteğiyle Fethullah Gülen’in iadesi konusu; ABD açısından ise Türkiye’nin Rusya’dan aldığı S-400 füzeleri ve ABD’li yetkililerin ifadesiyle “Türkiye’nin demokratik değerlerden uzaklaşma eğilimleri” var. Pozisyon sertlikleri varken bu sorunların aşılıp yeni bir döneme girilemeyeceği açık. Fakat bir süredir ikili ilişkilerde ortak paydada buluşulabilecek bir konu var gibi görünüyor, o da Afganistan...

En kritik soru

Zirve öncesi bu konuda birkaç dikkat çekici açıklama ve haber geldi. Önce Savunma Bakanı Hulusi Akar “Siyasi mali ve lojistik destek şartlarına bağlı olarak Afganistan’da kalma niyetimiz var. Bunlar yapıldığı takdirde Hamid Karzai Havalimanı’nda kalabiliriz” dedi. Bakan Akar ABD’den cevap beklediklerini de söyledi. Bu açıklamadan bir gün sonra Reuters ajansının haberi geldi. Buna göre, Türkiye, “Taliban ile varılan anlaşma uyarınca (21-28 Mart Milliyet yazılarımda ayrıntılarını paylaşmıştım) ABD ve koalisyon güçlerinin Afganistan’dan çekilmesinin ardından Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’nı koruma görevini ve havalimanını işletmeyi üzerine alabileceğini” belirtiyordu. Türkiye halen havalimanını koruyor ancak en kritik soru, bu teklif sonrası, havalimanının çevresinin güvenliğinden kimin sorumlu olacağı... Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, teklifle ilgili “Türkiye tek başına mı yoksa başka ülkelerle mi olacak, bunları müttefiklerle, ABD ve NATO ile konuşuyoruz” dedi.

İkna edilecek mi?

Yazının devamı...

Kâğıt üzerinde BM kontrolü

6 Haziran 2021

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu hafta yaptığı “Mahmur, Kandil’in kuluçka yuvasıdır, BM temizlemediği takdirde bir BM üyesi olarak biz temizleriz” sözleri, dikkatleri yeniden bu kampa çevirdi. 1990’lı yılların başında Türkiye’nin Irak sınırındaki bölgelerden Irak’a göç yaşanmış ve 1998 yılında Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK/UNHCR) bu kişiler için Mahmur kampını kurmuştu.

Ancak BM, Irak’ta pek çok farklı dönüm noktasında kamp üzerindeki kontrolünü kaybetti. Bu dönüm noktalarından biri, 2003’te BM’nin Bağdat’taki binasının bombalanmasının ardından, örgütün Irak ofisini kapatma kararıydı. Bir diğeri ise 2014 yılında DAEŞ’in saldırılarıyla Mahmur’da etkili olmaya başlamasıydı.

En az 3 yıldır sayım yok

Kampta bugün sivil, kadın ve çocuklar dahil yaklaşık 10 bin kişinin olduğu tahmin edilirken, PKK’nın buradaki nüfusu kalkan olarak kullandığı sıklıkla tekrarlanıyor. Mahmur kampı kâğıt üzerinde Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin denetiminde; ancak üç yıldan fazla süredir BM kampta fiilen varlık gösteremiyor.

BMMYK’nın yükümlülüklerinden en başta geleni kampta yaşayanların sayılarının ve kişilerin bilgilerinin düzenli olarak takip edilmesidir. Mülteci hukukunda “verification” olarak tanımlanan bu yükümlülük, BM’nin her yıl sayım için kampa girip, tek tek kamp sakinleriyle görüşüp bir döküm çıkarması anlamına geliyor. Türkiye de uzun süredir Birlemiş Milletler’den en azından bu sayımın yapılmasını bekliyor, zira bu sayımı yaparsa kamptaki “PKK varlığının ve irtibatlarının” düzenli olarak tespit ve teyid edileceğini düşünüyor. Ancak Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin bu yükümlülüğünü yerine getirmemesinin sebeplerinden birinin, Irak’ta DAEŞ’le Mücadele Koalisyonu’nun operasyon yürüttüğü bölgelerde faaliyette bulunmaması olduğu belirtiliyor. .

Türk yetkililere göre bir başka sebep de, BM’nin, Irak ve Türkiye arasında yıllardır devam eden Mahmur konusundaki müzakerelerde taraf olarak görünmek istememesi. Türkiye’nin elinde bu kampın PKK tarafından nasıl kullanıldığına dair veriler var. Örneğin Erbil’de Türk konsolosluk çalışanını şehit eden PKK’lı teröristlerin Mahmur’a girip çıktığını belgeleyen veriler, BM ofisleri ve Merkezi Irak yönetimiyle paylaşıldı, ama kamp konusunda herhangi bir adım atılmıyor. Mahmur’daki durumun Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin öncelikleri arasında olmadığı da sıklıkla vurgulanıyor. Tüm bu durumlar nedeniyle, Mahmur Kampı’nın PKK’dan temizlenmesiyle ilgili adım atılamıyor.

Türkiye’nin Mahmur Kampı’na dönük iddiaları:

PKK’ya örgüt elemanı devşiriliyor, kamptan örgüte katılım oluyor,

Yazının devamı...

Hamas’ı dışlayan plan

30 Mayıs 2021

Bu hafta ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın Ortadoğu turunu dikkatle izledik. Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın attığı tek taraflı adımlar ve “iki devletli çözüm” fikrinden uzaklaşması düşünüldüğünde, yeni ABD yönetiminin İsrail-Filistin konusunda nasıl bir politika izleyeceği merak ediliyordu.

İsrail’in Gazze saldırısı ve Washington’ın İsrail’e desteği bir fikir vermişti ama özellikle “iki devletli çözüm” konusunda Blinken’ın bu ziyarette vereceği mesajlar yine de önemliydi. Ne yazık ki Blinken’dan güçlü bir “iki devletli çözüm” vurgusu duymadık. Dahası Filistin yönetimiyle de görüşen ABD Dışişleri Bakanı, ısrarlı sorulara “Şu anda en önemli şey acil insani yardım (özellikle temiz su ve elektriğin sağlanması), sonrasında yeniden yapılandırma, yeniden inşa ve ekonominin kalkındırılması” cevabını verdi. Kuşkusuz bu yardımlar, Gazze’de yaşanan durum düşünüldüğünde önemli ancak sorunun temeline inmediği için de Filistin’in yarasına sadece bir sonraki saldırıya kadar merhem olur. Üstelik Blinken’ın açıklamalarında o yardımlara ilişkin çizdiği çerçeve, El Fetih ve Hamas arasındaki sorunları daha da derinleştirme riski taşıyor.

Hedef Hamas’ın gücü

ABD, Gazze halkına acil yardım kapsamında 360 milyon dolardan daha fazla yardım göndereceğini duyurdu. Blinken de her defasında “bu yardımların Hamas’ın eline geçmeyecek ve onu güçlendirmeyecek şekilde yapılması gerektiğinin” altını çizdi. Dahası Blinken, “Filistin ve İsrail yönetimi de bunun için uğraşmalı ki, Hamas’ın Gazze’deki dayanağı kırılsın” dedi.

Washington’ın İsrail’in güvenliği ve Hamas’a karşı pozisyonu düşünülürse, bu şaşılacak bir tutum değil. Ancak akıllara gelen sorular şunlar: Hamas Gazze’de bu kadar güçlüyken, bu yardımlar nasıl yapılabilecek ya da bu çaba, Filistin yönetimiyle Hamas ayrıştırmasını derinleştirmeyi mi hedefliyor?

ABD’li üst düzey yetkili, amaçlarını “BM ve Filistin yönetimiyle birlikte çalışacağız. Bunun için Filistin yönetimiyle bir formül arayışındayız. Yardımlar, Birlemiş Milletler üzerinden Filistin yönetiminin katılımıyla yapılacak. Mısır’ın da burada bir rolü olacak” diye özetliyor. Aynı yetkili, bu yolla Gazze’de Filistin yönetiminin yeniden etkili olması için çaba harcadıklarını da gizlemiyor. ABD, “Bu çabaların bir dereceye kadar Gazze’deki Filistin yönetiminin yeniden entegrasyonu için gerekli koşulların yaratılmasına yardımcı olacağı” görüşünde. Filistin’de yapılacak seçimlerin ertelendiğini ve ardından gelen İsrail saldırılarını düşündüğümüzde bu tablonun Hamas’ı ne kadar rahatsız edeceğini ve yardım planının Filistinliler arasındaki birliğe ne kadar zarar vereceğini de zaman gösterecek.

Ankara hazırlıklı

Yazının devamı...

Salgının parlayan yıldızı: Lancet

23 Mayıs 2021

Pandemi sürecinde tedavi yöntemlerinden, aşıların etkinliğine, virüsün yapısından, yaratabileceği tahribata kadar pek çok başlıkta araştırma yapıldı. Bu yayınların en güvenilir kabul edilenleri kuşkusuz “Lancet Tıp Dergisi”nde yayınlananlardı. Lancet öyle prestijli bir dergi ki, pandemi sürecinde ülkeler burada yayınlanan makalelere göre tedavilere yön verdi. Ancak Lancet, zaman zaman hata da yaptı. Dergi, yayınlandıktan sonrageri çektiği makaleler sebebiyle bazen tartışmaların odağına oturdu. Pandemide yıldızı parlayan Lancet’in Genel Yayın Yönetmeni Dr. RichardHorton’a, bu tartışmaları sordum...

Bir makalenin Lancet gibi prestijli bir dergide yayınlanması için belirli aşamalardangeçmesi gerekiyor. Bilim insanları makalelerini Lancet’e gönderiyor. Eğer editoryal kadroo makalenin orijinallik taşıdığını düşünüyorsa, o zaman ikinci aşamaya geçiliyor. Buna”harici inceleme” aşaması deniyor. Lancet dışındaki uzmanlardan bu makale hakkındagörüş bildirmeleri isteniyor. Her biri tıp eğitimli ve doktoralı dergi editörleri, bu geri bildirim ve yorumları aldıktan sonraana toplantılarını yapıyor ve makaleyi derinlikli şekilde tartışıyor. Yazı bu aşamaları geçerse, basılıyor.

Dr. Horton, yayın sürecinin pandemide hızlandığını amakriterlerden ödün verilmediğini vurguluyor. Horton, “Hem ön cephede olan sağlıkçalışanlarının acil bilgi ihtiyaçlarını karşılamak hem de siyasetçilerin pandemi sürecininasıl yöneteceklerine dair politika belirleyebilmeleri amacıyla çalışmaları hızlandırdık.Makalelerin yayını bazen bize gelmesinden sonra günler içinde gerçekleşti” diyor.

Tartışmalı makale

Lancet’in bu süreçte en çok tartışılan makalesi, ABD’li bilim insanlarının hastane verilerinedayanarak yazdığı Kovid-19 tedavisinde kullanılan sıtma ilacına ilişkin olanıydı. Bilim insanları”sıtma ilacının Kovid-19 tedavisinde etkin olmadığı” sonucuna varmış, Lancet de omakaleyi yayınlamıştı. Ancak daha sonra bilim insanları “verilere kefil olmadıklarını” söyleyince makale geri çekildi ve Lancet, okuyucularından özür diledi. Horton, bu konudaki sürecianlatırken şunları söyledi: “Harici araştırmada makalede bütünlük, doğruluk, çeşitlilikaçısından kırmızı bayrak konulmasını gerektiren bir eleştiri yoktu. Biz de makaleyiyayınladık. Ama sonra verilerin bütünlüğü konusunda soru işaretleri oluşmaya başladı.Daha sonra bilim insanlarından ham verileri istedik, ancak onlar bunları sağlayamayıncamakaleyi hızla geri çektik.”

Dr. Horton, “Her makale için ham veri istemeyiz. Süreç böyle işlemez. Örneğin 10 bin kişiyle birklinik çalışma yapmışsa Londra’daki editörlerin tüm ham verileri kontrol etmesiimkansız. Biz verilerin doğruluğundan ‘güven esasınadayanarak’ emin oluyoruz ama bilimde de her alanda olduğu gibi uydurma şeyler yapanlar var” diyor.

‘DSÖ hatalıydı’

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Lancet’te yayınlanan bu makaleden sonra Kovid-19 tedavisinde sıtma ilacının kullanılmamasını önerdi. Aslına bakıldığında DSÖ, Lancet’teki makaleyle paralel bir karar vermiş oldu ama Horton’a göre bu erken bir karardı. Dr. Horton, “Makale, ‘tek bir araştırmaya dayalı olarak bu ilaçla ilgili karar verilmemesi gerektiğini’ de söylüyordu. DSÖ,  sıtma ilacıyla ilgili yeterince araştırma olmadan, olgunlaşmadan bu kararı verdi. Hata olan bence buydu” dedi.

Yazının devamı...

Sonu baştan belli

16 Mayıs 2021

Tüm hafta, önce İsrail’in Mescid-i Aksa’ya müdahalesi, ardından İsrail polisinin Mescid-i Aksa ve Şeyh Cerrah’tan çekilmemesi üzerine Filistinlilerin eylemlerinin yayılmasını, Hamas’ın çok sayıda roket atışıyla İsrail kentlerini hedef almasını ve son olarak da İsrail’in Gazze’yi topçu atışlarıyla vurması sonucu ortaya çıkan insanlık dramını konuştuk.

Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA), sadece Gazze saldırısında 200’den fazla konutun yıkıldığını, 10 bine yakın Filistinlinin evlerini terk ettiğini açıkladı. OCHA, Birleşmiş Milletler’in insani trajedilerle ilgilenen kurumu. BM’nin bir de deyim yerindeyse insani trajedilere seyirci kalan organı var: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi. İsrail’in en büyük destekçisi ABD, Konsey’den “İsrail’i kınama kararı” bile çıkmaması için direniyor. ABD, diğer 4 daimi ve 10 geçici üyeye karşı İsrail için canhıraş mücadele veriyor. ABD bu hafta iki kez Güvenlik Konseyi’nin bırakın karar almasını, bir “başkanlık açıklaması” yapmasına bile engel oldu. Yoğun diplomatik çabaların ardından BMGK üyeleri bugün Gazze için yeni bir toplantı yapma kararı aldı. Ancak ABD, pozisyonunda net... Toplantı sonunda bir karar çıkmayacak. Dahası ABD, başkanlık açıklamasının yapılmasını da engelleyecek.

Bire karşı 14

BMGK toplantısı Pazar günü Türkiye saatiyle öğleden sonra yapılacak. Toplantı, salgın önlemleri kapsamında sanal ortamda ve medyaya açık olacak. Bu toplantının herkese açık şekilde izlenebilecek olması önemli, zira ABD buna bile karşı çıkıyordu. Filistin geçen Cuma günü açık toplantı yapılmasını istemiş, ABD’nin Daimi Temsilciliği önce “Tamam” demiş, ancak Washington’dan talimat gelince kararından geri dönmüş ve toplantı kapalı yapılmıştı...

Pazar günkü toplantıda BMGK’nın 15 üyesi ile Filistin ve İsrail temsilcileri konuşacak. Taraflar, toplantıdan önce ABD’nin sert tutumu sebebiyle bir karar çıkartabilmek için müzakere yapabilmiş değil. Kurulun geri kalan üyeleri “İsrail’in saldırıları karşısında bir karar çıkması ya da en azından başkanlık açıklaması yapılması” konusunda hem fikir. Ancak Konsey’den, bırakın bir süredir konuşulduğu ve Türkiye’nin başını çektiği ülkelerin talep ettiği gibi “bölgeye uluslararası koruma mekanizması konuşlandırılması” kararı çıkmasını, başkanlık açıklaması yapılması bile mümkün görünmüyor. Özetle ABD, karşısındaki 14 üyeye karşı elindeki veto kartını kullanarak Pazar günkü toplantıyı da sonuçsuz bırakacak.

Türkiye’nin yol haritası

Ankara da BM Güvenlik Konseyi’nden hiçbir karar çıkamayacağının bilincinde. Bu yüzden gücünü, daha önce açıklandığı gibi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nu toplatmak için harcayacak. Tıpkı ABD eski Başkanı Donald Trump’ın 2017’de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasını öngören kararının sonrası BM Genel Kurulu’nun toplanmasına öncülük ettiği gibi. Süreçleri yakından izleyen yetkililer, entegrasyonu en yüksek olan İsrail vatandaşı Arapların bile artık yaşananlara tahammül edemediği ve İsrail’in bundan sonra güvenliğini temin edemeyeceğinin altını çiziyor. Bu koşullarda Türkiye-İsrail arasında bir normalleşmenin mümkün olmayacağına vurgu yapan uzmanlar, Türkiye’nin bu süreci, bir süredir yakınlaşma çabası içine girdiği Mısır ile birlikte yürütmesi gerektiğini de söylüyor.

Yazının devamı...

Çekilme muamması

9 Mayıs 2021

Bu hafta başında Libya’ya adeta bir çıkarma yapıldı. Savunma ve Dışişleri Bakanları ile Genelkurmay ve MİT Başkanı bölgeye gitti. Libya Dışişleri Bakanı Necla Menguş, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüşmesinde Türkiye’ye Libya topraklarından çekilmesi için işbirliği çağrısı yaptı. Bu çağrı elbette sadece Türkiye için değil, tüm yabancı askerler ve yabancı savaşçılar içindi. Menguş’un bu çağrısının sebebi, Libya hakkında verilen bazı kararlar. Bunlardan biri 23 Ekim 2020 tarihli Libyalı tarafların Cenevre’de imzaladıkları anlaşma, diğeriyse 16 Nisan 2021’de BM Güvenlik Konseyi’nden çıkan karar...

Cenevre Mutabakatı 2021 Ocak sonuna kadar Libya’da ateşkesin sağlanması ve aynı süre içinde de tüm yabancı askerlerin, paralı savaşçıların ülkeden ayrılmasını öngörüyordu. Ancak üç aylık süre dolmasına rağmen ülkeden ne Sudanlı ne Çadlı ne de Rusya destekli olduğu bilinen Wagner güçlerine katılmış Suriyeli savaşçılar ayrıldı. Hal böyle olunca BM Güvenlik Konseyi, Nisan ayında bu anlaşmanın gecikmeden uygulanması için yeni bir karar aldı. Bu adımlar, Libya’da ülkeyi 24 Aralık’taki seçimlere götürecek geçiş hükümeti üzerinde baskıyı artırmış durumda. Ama bu çağrı öyle hassas bir çağrı ki, ülkede anında bir hareketlenme yarattı. Cuma gecesi, Libya’da silahlı grupların, Dışişleri Bakanı’nın görevden alınması için Başkanlık Konseyi’nin toplantı yaptığı noktayı bastığı haberleri geldi.

Ara formül

Libya hükümeti üzerinde kurulan baskılar bir yönüyle ülkede asker bulunduran Türkiye’ye de yansıyor. Türkiye’nin Libya’daki varlığı, öteki pek çok silahlı unsurdan farklı olarak Libya’nın meşru hükümetinin davetiyle gerçekleşti.

Türkiye, 2014’de meşru hükümeti devirmeye çalışan silahlı unsurların başında Halife Hafter’in başkent Trablus’u neredeyse ele geçirmek üzere olduğu bir sırada devreye girmiş ve meşru hükümetin devrilmesini engellemişti. Türk Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun ortak basın toplantısında, “Bizi paralı askerlerle karşılaştırmayın” demesinin sebebi buydu. Ankara “Suriyeliler de dahil yabancı savaşçıların ayrılmasının” müzakere edilmesine karşı değil; ancak Libya’da istikrar sağlanmadan, hele ki Aralık ayındaki seçimleri görmeden Türk askerinin ülkeden ayrılması taraftarı da değil. Bu yüzden bir müzakere yürütülecekse, Türkiye’nin beklentisi, ilk etapta bir ara formül ve strateji olarak Suriyeli yabancı savaşçıların (Suriye Milli Ordusu unsurları da dahil) ülkeden çıkartılması.

Ama ülkede sular durulacak gibi de görünmüyor. Libya’da Rusya’nın ve bazı bölge ülkelerinin desteğindeki Halife Hafter, yönetim açısından tehdit niteliğini sürdürüyor. Sahada Hafter’i destekleyen Sudan ve Çad’dan gelen savaşçılar var. Bunlara ek olarak iki taraf için de savaşan Suriyeli silahlı gruplar var.

Zorlu süreç

Alman düşünce kuruluşu Uluslararası ve Güvenlik İşleri Enstitüsü SWP’nin Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Çalışmaları (CATS) Programı’nda misafir araştırmacı olan Nebahat Tanrıverdi, muğlak başlıkları, “Yabancı savaşçılar için muhatabın hangi ülke olduğu konusu belirsiz. Destekçileri var ama hiçbir zaman resmi olarak dillendirilmiyor. Çekilme müzakereleri kiminle götürülecek, yol haritası hangi zeminde oluşturulacak ve olası ihlalde kimlerle müzakere edilecek, yaptırım kime uygulanacak, tüm bunlar belirsiz” şeklinde sıralıyor.

Yazının devamı...

Yeni yol ‘tanıma’ mı?

2 Mayıs 2021

Beklendiği gibi oldu ve bu hafta Cenevre’de yapılan Kıbrıs toplantısından sonuç çıkmadı. Türk tarafı ilk kez masaya “iki devletli çözüm önerisini” koydu ve Rumlar da, beklendiği gibi bu öneriye “Hayır” deyince, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de “Zemin oluşmadı” diyerek toplantıyı bitirdi.

Aslında hemen herkesin bu konferansın sonucuna dair tahmini buydu. Örneğin, konferanstan hemen önce görüştüğüm İngiltere’nin eski Dışişleri Bakanı Jack Straw “Bildiğim tek şey, Rum tarafı iki kesimli, iki toplumlu yapıda ısrar edecek ve bu konferans da tıpkı geçmişte diğer toplantılarda olduğu gibi çökecek” diyordu. O, bu sözleri söylerken, İngiliz basınında “Birleşik Krallık hükümeti KKTC’yi tanımaya hazırlanıyor” şeklinde haberler dolaşıyordu. Deneyimli eski İngiliz Bakan, Cenevre’deki görüşmelerden olumsuz sonuç çıksa bile artık Birleşik Krallık’ın “Kuzey’i tanıma yönünde adım atması gerektiğini” düşünüyor. Straw, görüşmemizde bu zeminde izlenmesi gereken yol haritasını da anlattı.

Straw, “Ben artık Birleşik Krallık hükümetinin bir üyesi değilim; ama eğer hükümet gerçekten ‘tanımaya’ karar vermişse bundan memnun olurum. Birleşik Krallık artık AB’nin parçası değil ve kaybedecek bir şeyi yok” dedi. Eski Bakan, “Bu adım uluslararası tanımanın ilk adımı olabilir” ifadelerini de kullandı. Straw’a göre yol haritasında ilk aşama önce KKTC’ye direkt uçuşların başlatılması, daha sonra da Kuzey ile ticaretin düzenlenmesi olmalı. Straw, “Bu bir ‘de-facto’ tanıma olacak ve ondan sonra adım adım gidebiliriz” dedi.

Tanımaya Rusya engeli

Jack Straw’a göre, Birleşik Krallık gibi ülkeler bireysel adımlar atsa da Kuzey’in BM tarafından resmen tanınması uzun yıllar alacak. Bunun temel sebebi ise Birleşmiş Milletler’de veto hakkı olan Rusya’nın pozisyonu. Straw, “Rumlar tabii ki direneceklerdir. Din gibi pek çok farklı gerekçelerle onların arkasında duran Ruslar var. Güney Kıbrıs, Rus paralarının aklandığı, Rus finans sisteminin kendisini güvende hissettiği bir yer haline dönüşmüş durumda. Dolayısıyla bu fikri reddecekler ve Birleşmiş Milletler’de tanıma da yıllar alacaktır” dedi.

Gelenekten skandala

Yazının devamı...

‘İki devletli çözüm’ ilk kez masaya geliyor

25 Nisan 2021

Kıbrıs’ın akıbeti için gözler Türk tarafının önerisi üzerine 27-29 Nisan’da Cenevre’de yapılacak “5+BM” toplantısında olacak. Toplantıya Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Nikos Anastasiadis’in yanı sıra üç garantör ülke, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin dışişleri bakanları da katılacak.

Cenevre’de yeni bir müzakere masası kurulmayacak. Yani bu toplantı, son olarak 2017’de İsviçre’nin Crans Montana kentinde yapılan toplantıların devamı niteliğinde değil. Toplantının temel amacı, tarafların çözüm konusunda vizyonlarını ortaya koymakortak bir zemin var mı yok mu, bunu anlamak.

Federasyon defteri kapandı

Türk tarafı bu toplantıda “federasyon modelinin 53 yıldır müzakere edildiğini ancak bir sonuç alınamadığını” anlatacak, Rum tarafının gücü, iktidarı ve refahı paylaşmak istemediğini vurgulayıp vizyon olarak “eşit egemenliğe dayalı iki devletli çözüm” önerecek. Zaten Türk tarafı Crans Montana’da masaya “federasyon” formülü için son kez oturmuştu. Bu yüzden bundan sonra müzakerelere devam edilecekse, tarafların eşit statüde olduğu zemininden hareketle iki devletlilik ilkesi üzerinden hareket edilecek.

Türk tarafının beklentisi, bundan sonra müzakerelerin “iki devletli” çözüm temelinde devam etmesi. Eğer Cenevre’de 27-29 Nisan’da yapılacak toplantıda ortak zemin bulunabilir, çözüm için Türk tarafının da destekleyeceği bir vizyon mutabakat sağlanabilirse, işte o zaman yeni parametrelerin belirleneceği bir başka toplantı gündeme gelebilir ve müzakereler de ancak ondan sonra başlayabilir. Ama şu aşamada bunu söylemek için erken.   

Yatırımcının iki hatası

Bu haftanın en çok konuşulan konusu, hiç kuşkusuz kripto para platformu Thodex’te yaşanan iki milyar dolarlık vurgun iddiası oldu. Platformun sahibinin yurtdışına kaçması, yakalanabilmesi için hakkında kırmızı bülten çıkarılması, Türkiye’deki mal varlığına el konulması, başlatılan soruşturma kapsamında izlediğimiz gelişmelerdi. Hatta bunu, yeni benzer operasyonlar izledi. Bunun yanı sıra kripto paralarının güvenliği konusunu da hafta boyu konuştuk. İzmir Ekonomi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cumhur Coşkun Küçüközmen’e göre aslında bu kriz göz göre göre geldi.

Yazının devamı...