Niinistö ne demek istedi?

3 Temmuz 2022

Tarihi bir NATO Zirvesini geride bıraktık. Kuşkusuz bu zirvenin, İsveç ve Finlandiya için anlamı çok daha farklıydı. Rusya’nın Ukrayna saldırısı sonrasında NATO’ya üye olmak için başvuru yapan iki ülke, zirve öncesinde Türkiye’nin çekincelerini gidermeye çalıştı. Madrid’de yapılan yaklaşık 4 saatlik zirve sonrasında taraflar, beklentilerini karşılayan bir metin üzerinde uzlaştı. 

Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö, o uzlaşmadan sonra Finlandiyalı gazetecilerin sorularını cevaplandırırken, “YPG, mutabakatta Türkiye’nin istediği gibi nitelendirilmedi; insani yardımı sürdürebileceğiz” dedi. Bu ifadeler, ister istemez şaşkınlık yarattı. Finlandiya Cumhurbaşkanı ile, zirveden bir gün sonra görüştüm. Niinistö, kendisine bu sözlerini hatırlattığımda, şu şekilde açıklık getirdi: 

“Biraz daha netleştireyim. Finlandiya uluslararası iş birliği çerçevesinde Kürt halkına insani yardımda bulunmuştu. Aşı göndermiştik. YPG ya da diğer örgütlere hiçbir yardımda bulunmadık. Bu konuda da davranışımızda hiçbir değişiklik olmadı. Ancak uluslararası kurumlar aracılığıyla dünyanın dört bir yanındaki ihtiyaç sahiplerine insani yardım göndermeyi sürdüreceğiz. Kimsenin Finlandiya’nın uluslararası kurumlar vasıtasıyla Kürt halkına yönelik insani yardım programlarına destek vermesine itirazı olacağını sanmıyorum.” 

Mutabakatta terör örgütlerine mali desteğin kesilmesi ve örgüt üyelerinin iadesi, en önemli maddeler arasındaydı. Finlandiya Cumhurbaşkanı’na bu mutabakatın uygulanmasındaki takvimi sordum... Niinistö, terörle mücadele yasaları konusunda çok fazla adım atmalarına gerek olmadığını anlattı ama yine de kapıyı açık bıraktı. Finlandiya Cumhurbaşkanı “Mesela teröre teşvik suç kapsamında bulunuyor. Terör örgütlerine katılımın tarifini genişletmiş bulunuyoruz. Yasalarımız son derece kapsamlı ancak anlaşmamız ve bu konuları yine de kuracağımız kalıcı ortak mekanizmada daha detaylı görüşeceğiz. NATO standartları çerçevesinde herhangi bir ihtiyaç ortaya çıkması halinde bunları da değerlendireceğiz” dedi. 

Türk halkına mesaj 

İsveç ve Finlandiya altına imza attıkları mutabakata uymaz ve Türkiye’nin siyasi, hukuki beklentilerini karşılamazsa süreç ilerlemeyecek. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Madrid’deki basın toplantısında Türkiye’nin pozisyonunu bu şekilde ortaya koydu, taleplerin karşılanmaması durumunda iki ülkenin katılım senedini Meclis’e sevk etmeyeceklerini duyurdu. Erdoğan’ın bu sözlerini hatırlattığımda, Niinistö tartışmayı Türk halkına mesaj vererek noktaladı ve “Türk halkına Finlandiya’nın terörizmi ve Türkiye’de yaşanan terör olaylarını çok ciddiye aldığını söylemek istiyorum” ifadelerini kullandı. 

Bu arada Finlandiya Cumhurbaşkanı’na Madrid’deki 4 saatlik görüşmede neler yaşandığını, düğümün nasıl çözüldüğünü sordum ama ayrıntıya girmedi. Ancak “4 saatlik müzakerelerde her birimiz, diğer tarafın bakış açısını anlamaya çalıştı. Birbirimizin ortaya attığı noktaları anlama noktasına gelmemizle çözüme ulaştık” demekle yetindi. 

Yazının devamı...

Dünyanın bitmeyen sınavı: Mülteciler

26 Haziran 2022

20 Haziran Dünya Mülteci Günü’ydü. Halen savaşlar ve çatışmalar nedeniyle 100 milyondan fazla insan yerlerinden edilmiş durumda. 23 ülkede süren çatışmalardan doğrudan ya da dolaylı etkilenen nüfusun toplamı 850 milyon. Daha da önemlisi, artık çatışmaların süreleri uzuyor, bu da mültecilerin geri dönüşlerini zorlaştırıyor. 

Son dönemde bu trajik tablo Ukrayna savaşıyla bir kez daha dünyanın gözleri önüne serilmiş olsa da, yanı başımızda Ukrayna’dan daha vahim ve artık 10. yılını geride bırakmış ama hâlâ sonu görünmeyen bir Suriye savaşı var. Bugün 4 milyon Suriyeliye ev sahipliği yapan Türkiye, bu insanların geri dönüşü için uygun şartları sağlamak için uzun süredir Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’yle çalışıyor. Bu çalışmanın ayrıntılarını bu hafta Türkiye Temsilcisi Philippe Leclerc’e sordum. Leclerc, her hafta ortalama 800 mültecinin Suriye’ye döndüğünü anlattı: 

‘Şartlar tam oluşmadı’ 

“Geniş çaplı dönüş için Suriye’de gerekli şartların tam olarak oluşmadığı görüşündeyiz ama bu, Suriye halkının kendi kararı. Suriyelilerle düzenli olarak fikir alışverişinde bulunuyoruz. Dönenlerin birçoğu İdlib ya da Halep’e gidiyor. Deyrizor ve Rakka’ya döneceklerini söyleyenler de var. Dönenler, ailelerden ziyade ağırlıklı olarak Suriyeli erkek vatandaşlar. En önemli dönüş gerekçeleri de geride kalan aileleri...” 

İçişleri Bakanlığı, “Suriye’ye dönenlerin” toplam sayısını 490 bin olarak açıklamıştı. Bu kümülatif bir rakam ve sayının artması için Suriyelilerle düzenli görüşmeler yapılıyor. BM Temsilcisi Leclerc, Türkiye’nin 16 ilinde merkezleri olduğunu hatırlatarak, “Hatay, Şanlıurfa, Kilis gibi şehirlerin yanı sıra Suriyelilerin yoğun olarak yaşadığı İstanbul gibi bölgelerde de görüşüyoruz. Onlarla yapılan konuşmalarda nereye, neden gitmek istediklerini soruyoruz” dedi. 

BM Temsilcisi, Türkiye’deki mülteci tartışmalarını endişeyle izlediklerini de vurguları, “Bu durum iç siyaseti etkilemeye başlayınca, mülteciler için iyi bir sinyal olmuyor” ifadelerini kullandı. Leclerc, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Dünya Mülteci Günü’nde verdiği “Birkaç yüz mülteciyi misafir edenler bunu reklam aracı olarak kullanıyor” sözlerini de doğru bulduğunu söyledi, “Almanya’yı hariç tutarsak, en fazla mülteciyi barındıran 5 ülke içinde Batılı ülkeleri görmüyoruz” dedi. 

Yerlerinden edilenlerden

Yazının devamı...

Birleşik Krallık’ın sınavı

19 Haziran 2022

Bir süredir İngiltere’de gündeminin üst sıralarında göçmenler ve Ruanda krizi var. Birleşik Krallık’ın demokrasi geçmişi ve değerlerini de tartışmaya açan bir krizden bahsediyoruz. İngiltere dışında uluslararası kuruluşların yürüttüğü tartışma, ülkenin kendi içinde de ciddi bölünmeler yarattı. Dahası, uluslararası hukukçular, siyasetçiler, din adamları bu kriz yüzünden Boris Johnson hükümetini hedefe koydu. Tartışmanın özeti şu: 

İngiltere Başbakanı Boris Johnson geçtiğimiz günlerde ülkeye kaçak yollarla gelen sığınmacıları Orta Afrika ülkelerinden Ruanda’ya gönderme planını açıkladı. Bunun için hazırladığı bir planı da kamuoyuna duyurdu. Bu karara ve politikaya karşı çıkan insan hakları örgütleri, İngiltere Yüksek Mahkemesi’ne dava açtı. Ancak İngiliz Yüksek Mahkemesi, hükümetin arkasında durup “kafile yola çıkabilir” kararını verdi. Bu aşamada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) devreye girdi ve kendisine yapılan bir başvuruyu karara bağlayarak, Ruanda’ya gönderilecek sığınmacıların uçuşunu son dakikada engelledi ve uçuş iptal edildi. Uçakta bir Iraklı, üç İranlı, bir Vietnamlı, bir de Arnavutluk vatandaşı vardı. (İlk listede geri gönderilecek 120’den fazla kişi vardı ancak alınan mahkeme kararlarıyla bu sayı 7’ye kadar düştü.) Tartışmaya bu aşamada İngiltere Kilisesi de dahil oldu. Kilise, Johnson’ın sığınmacılarla ilgili politikasının “ahlaki olmadığını” ve hatta “utanç verici” olduğunu savundu. 

İngiliz hükümetinin Birleşmiş Milletler, Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından da eleştirildiği bir dönemde, Galler Prensi Charles’ın gelecek hafta Ruanda’ya gitmesi bekleniyor. Kraliyet Ailesi’nin bu süreçte ne düşündüğüne dair net bir açıklama yapılmadı ancak Prens Charles’ın özel sohbetlerinde hükümetin mülteci planının “korkunç” olduğunu söylediği iddia ediliyor. Bu yüzden Prens’in Ruanda’da vereceği mesajlar çok önemli olacak. 

Para karşılığı ev sahipliği 

Orta Afrika’da yer alan üç milyon nüfuslu Ruanda, hali hazırda dünyanın farklı noktalarından gönderilen 127 bin sığınmacıyı topraklarında barındırıyor. Bu sığınmacıların neredeyse tamamını da kamplarda tutuyor. Ruanda, Nisan ayında İngiltere’yle varılan anlaşma kapsamında gelecek 5 yıl içinde 120 milyon Sterlin, yani yaklaşık 2.5 milyar TL alacak. Yani Ruanda bu işi yılda 500 milyon TL karşılığında yapıyor. 

İngiltere sığınmacıların avukat, çevirmen gibi entegrasyon masraflarını da karşılamayı taahhüt ediyor. Bundan sonraki süreçte ülkeye gelenlerin sığınma statüsü elde etme talepleri Ruanda hükümeti tarafından değerlendirilecek. Bu sürenin yaklaşık üç yıl olacağı belirtiliyor. Sığınmacı statüsünü aldıktan sonra da 5 yıl ülkede oturma hakkına sahip oluyor. 5 yılın sonunda üçüncü bir ülkeye gidip gitmeme kararı sığınmacılara bırakılıyor ancak bu sığınmacıların Birleşik Krallık topraklarına dönmesi mümkün olmayacak. 

Yazının devamı...

Lavrov’un ziyaretinin ardından

12 Haziran 2022

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov hafta içi Ankara’daydı. Ziyaretin iki temel ana başlığı vardı. Suriye ve Ukrayna. Başlık başlık ziyaretten çıkan ve çıkmayan sonuçlara bakalım… 

Ne kırmızı ne yeşil ışık 

Türkiye, bir süredir Suriye’nin kuzeyine operasyon hazırlığında olduğunu ifade ediyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da konuşmalarında, bir harekât olması halinde bunun Tel Rıfat ve Menbiç bölgesine yani Fırat’ın batısında, Rusya’nın kontrolü altındaki bölgelere dönük olacağını söylüyor. Rus heyeti, görüşmelerde Ankara’nın güvenlik endişelerini dinledi, Türkiye’ye hak da verdi ama operasyon için yeşil ışık yakmadı... Buna karşılık “kırmızı ışık” yaktığını söylemek de mümkün değil. 

Peki Türkiye, neden Rusya’nın kontrolü altındaki bu bölgeye yöneldi? Zira 2019’da yarım kalan Barış Pınarı Harekâtı’nda Fırat’ın doğusu için de ABD ile mutabakat vardı. Türkiye’nin elindeki istatistikler, Türk askerine yönelik saldırıların yüzde 80’inin Rus kontrolü altındaki bölgelerden geldiğini gösteriyor. Türkiye’nin dikkatini Tel Rıfat ve Menbiç’e yöneltmesinin sebebi ağırlıklı olarak bu. Son günlerde Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığını azalttığı, buradaki askerlerinin bir kısmını Ukrayna’ya gönderdiğine dair haberler yayıldı.  Türk yetkililerin elindeki bilgiye göre, bu yer değiştirme, söylendiği kadar geniş çaplı değil. Ruslar daha çok Suriye içinde taktik amaçlı yer değiştirmeler yapıyor. Daha korunaklı noktalara çekiliyor ayrıca belirli alanları da İranlı milis güçlerin kontrolüne bırakıyorlar. İşte tüm bu boyutlar, Ruslarla yapılan müzakerelerde görüşüldü. 

Rusya vetosu 

İlk kez 2014’te kabul edilen, Suriye içine insani yardımların ulaştırılmasını öngören ve her 6 ayda bir uzatılan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2585 no’lu kararının süresi 10 Temmuz’da doluyor. Uluslararası kuruluşlar, BMGK’nın o kararıyla her defasında Suriye hükümetinin onayına ihtiyaç duymadan ülke içine yardım dağıtabiliyor. Şayet Rusya bu tasarıyı veto ederse, Suriye genelinde 14.6 milyon kişi bu yardımlardan mahrum kalacak. (Geçen yıl ihtiyaç sahibi toplam Suriyeli 13.4 milyondu). 

Yazının devamı...

Buğday koridoru

5 Haziran 2022

Dünya buğday ticareti, Ukrayna savaşıyla birlikte krize girdi. Fiyatlar son 6 ayda yüzde 60 arttı. İki ülke, Rusya ve Ukrayna savaş öncesinde dünya buğday ticaretinin yüzde 35’ini tek başlarına yapıyordu. Ukrayna buğdayı ülke içinde demir ve kara yoluyla güney limanlarına ulaştırılıyor, oradan da denizden Afrika ve Ortadoğu’ya gidiyordu. Avrupa’ya ise ağırlıklı olarak Belarus ve Polonya üzerinden taşınıyordu. Savaşla birlikte Ukrayna’nın ticaret kapasitesi, Rusya’nın ülkenin güney ve güneydoğusundaki limanların kontrolünü ele geçirmesiyle kısıtlandı. Buğday, ülke içinde sıkışınca özellikle Afrika ile Ortadoğu ülkeleri büyük krize girdi. Birlemiş Milletler öncülüğünde, bu krizden çıkış aranıyor.

Örgüt bir süredir Rusya, Ukrayna, Türkiye, ABD ve Avrupa Birliği ile ayrı ayrı yakın temasta. Görüşmeler sessiz ve derinden sürüyor. BM alternatif planlar hazırladı ve görüşmelerdeki taleplere göre bunları sürekli güncelliyor. Birlemiş Milletler’in uzun süredir taraflar arasında mekik dokuyan ismiyse Rebeca Grynspan Mayufis... 2021’den bu yana BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) Genel Sekreteri olan Grynspan, geçtiğimiz hafta Rusya Başbakan Yardımcısı Andrei Belousov ile görüştü, ardından da Washington’a gitti. ABD’nin de bu sürece şirketler üzerinden katkı verebilmesi önemli. ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Linda Thomas Greenfield’ın “ABD’li şirketlere ‘rahatlatıcı mektup’ göndermeye hazırlanıyoruz” açıklaması da bundan... Zira Rus tahılına ABD yaptırımı söz konusu değil ama Washington yönetimi, bu ticareti farklı ülkelerle yapan ABD şirketlerinin çekincelerini giderme çabasında.

Taraflar garanti istiyor

BM’nin yürüttüğü müzakerelerde anlaşma olursa ortaya bir “paket” çıkacak. Ancak bu pakete “Evet” demek için Rusya’nın ilk şartı kendisine uygulanan yaptırımların hafifletilmesi. Ayrıca boş dönen gemilerin içinde Batı’dan Ukrayna’ya silah ya da mühimmat gönderilmeyeceğinin garantisini almak istiyor. Ukrayna’nın talebiyse Rusya’nın Odesa ve Yuzni limanlarının olduğu bölgede denize döşediğini iddia ettiği mayınları temizlemesi, o limanlardan çıkacak gemilerin güvenliği için garanti vermesi. Bu noktada işin ticari boyutu devreye giriyor ki, bu güvenlik sağlanmadan ve ticari gemiler sigorta sorunlarını çözmeden, taraflar uzlaşsa bile harekete geçilemeyecek.

Güzergaha gelince... Afrika ve Ortadoğu için düşünülen en önemli yol Odesa Limanı-İstanbul Boğazı üzerinden Akdeniz’e açılma gibi görünüyor. Avrupa içinse yine Odesa Limanı-İstanbul ya da Belarus-Polonya ya da Romanya güzergahı gündeme gelebilir. Ancak bu noktada Rus Lider Vladimir Putin’in ilk tercihi, her şekilde tahılın Belarus üzerinden Baltık ülkelerinin limanlarına sevk edilmesi. Putin, bunun daha ucuz ve kolay olduğu görüşünde ama asıl hesabının bu krizde hem Rusya hem de Belarus üzerindeki yaptırımları hafifletmek olduğu da düşünülmeli. Ayrıca Rusya’yı makul ve tüm tarafların üzerinde uzlaşacağı bir ya da birkaç güzergaha ikna etmek için Türkiye’nin çabası da önemli olacak. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Türkiye ziyareti bu yüzden önemli.

Dünya buğday üretimi

(BM verileri/milyon ton)

Yazının devamı...

İskandinav dayanışması

29 Mayıs 2022

İsveç ve Finlandiya, NATO’ya yaptıkları üyelik başvurusuna “Evet” demesi için Türkiye’yi iknaya çalışıyor. Bunun için de iki ülkeden heyetler, bu hafta Ankara’ya geldi. Türkiye taleplerini yazılı iletti, şimdi top İskandinav ülkelerinin sahasında. Hiç kuşku yok ki İsveç’in işi, terör örgütü YPG’ye verdiği silah, para ve büyük siyasi destek sebebiyle Finlandiya’ya kıyasla göre daha zor. Peki bu müzakereler şöyle sonuçlanabilir mi?: Finlandiya’nın NATO’ya girdiği, İsveç’in Türkiye’nin vetosuyla İttifak’ın dışında kaldığı bir tablo?

Kulislerden edindiğim izlenim, bunun pek mümkün gözükmediği şeklinde. Bir anlaşma olacaksa, bu, muhtemelen bir “paket” şeklinde olacak. Sadece Finlandiya’nın üyeliğinin Finlandiya’yı bile memnun etmeyeceği, hatta rahatsız edeceği şeklinde. Sebebi basit: Ortada bir “Nordic” yani “İskandinav” dayanışması da var. Hatta diyebiliriz ki, İsveç’i dışarıda bırakan bir Finlandiya üyeliği, Finlandiya için en kötü senaryolardan biri. İşin bir diğer boyutu ise, tüm NATO ülkeleri “iki ülkenin üyeliğini” desteklerken sadece Finlandiya’nın İttifak’a alınması, işi daha da karmaşık hale getirecek. Bu süreçte Finlandiya’nın İsveç’e belli adımları atması konusunda telkinleri de olacaktır.

İsveç’in tavrı not edildi

Tabloya Türkiye perspektifinden bakınca görünen şu: Finlandiya bu süreçte Türkiye’yi dinlemeye, itirazlarını anlamaya dönük bir çaba içinde oldu. Buna karşılık İsveç’in diyaloğa Finlandiya’ya kıyasla daha kapalı olması Ankara’da not edildi.

Örneğin Türkiye’nin taleplerine dönük gelen açıklamalar da dikkatle izleniyor. Silah ambargosunun kaldırılması talebi masadayken, İsveç yönetiminden gelen “Topyekûn bir ambargodan bahsedemeyiz, konuyu olay olay irdeliyoruz” şeklindeki açıklama... Aynı şekilde Dışişleri Bakanı Ann Linde’nin “Teröre destek vermiyoruz” sözleri ya da “Bütçeden ayrılan para YPG’ye değil, Kuzey Suriye’nin kalkınması için harcanacak” gibi beyanlar...
Ankara, masaya koyduğu taleplere karşılık bu tür cevaplar verilmiş olmasından da rahatsız. Bir başka deyişle, Türkiye şu ana kadar İsveç’in üyeliğine dönük itirazını ortadan kaldıracak ne bir adım ne de bir işaret görmüş durumda.

Seçimler olmasaydı...

Türkiye İsveç’ten, YPG’lilerle görüşmeleri kesmesini, Suriye’de bu örgüte destek vermemesini, iade taleplerini yerine getirmesini bekliyor. Bu meselenin İsveç iç siyaseti üzerindeki etkisini geçen haftaki yazımda paylaşmıştım. Ancak 11 Eylül’de İsveç’te yapılacak parlamento seçimleri de, siyasilerin göz ardı edemeyeceği bir gerçek.

Yazının devamı...

ABD’de veto endişesi

22 Mayıs 2022

Bu hafta hem iki İskandinav ülkesinin NATO üyelik başvurusu ve Türkiye’nin itirazı hem de Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ziyareti vesilesiyle ABD-Türkiye ilişkileri gündemdeydi.

Eski Başkan Donald Trump döneminde liderler düzeyinde ilişkiler iyi olsa da, S-400, F-35’in yanı sıra YPG ve FETÖ gibi terör örgütlerine destek yüzünden yaşanan krizler masadayken, diplomat düzeyinde görüşmelerin yapılamıyor olması bir sorundu. Başkan Joe Biden döneminde ise lider düzeyinde istenen temas sağlanamadı ama kurulan stratejik mekanizmayla en azından Washington yönetimiyle diplomatik düzeyde diyalog mekanizması kurulmuş oldu. Çavuşoğlu’nun New York ziyareti öncesi, Türk heyetinin Washington’da görüşmeler yapması bu açıdan önemliydi.

Gelelim Çavuşoğlu’nun ABD’li mevkidaşı Antony Blinken ile yaptığı görüşmeye... Görüşmede güvenlik, ekonomi ve enerji başlıkları öne çıktı. Rusya’dan gelen gazı çeşitlendirme, Türkiye’nin uzun kontratlarla ABD’den LNG (sıvılaştırılmış doğalgaz) alımı, Doğu Avrupa’ya Irak petrolünün taşınması ve bunun için Kerkük-Ceyhan petrol boru hattının iyileştirilmesinın yanında Erbil-Bağdat yönetimleri arasındaki sorunların çözümünde Washington yönetiminin oynayabileceği rol tartışıldı.

Elbette F-16’ların Türkiye’ye satışı, bu anlamda ABD yönetiminin tutumu ve Kongre’de izlenecek yol da konuşuldu. Bob Menendez gibi kilit isimlerin itirazları dışında Kongre’de hava olumlu gibi.

Bu olumlu havada, hiç kuşkusuz, Türkiye’nin Ukrayna savaşında oynadığı rol ve izlediği tutum etkili olmuş durumda. Ancak anlaşılan o ki, ABD yönetiminin yeni endişesi, Türkiye’nin Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliğine koyduğu veto... ABD yönetiminde bu vetonun sürdürülmesi halinde “Kongre’deki olumlu havanın terse dönmesi” endişesi hâkim. Türkiye’nin pozisyonu ise şimdilik net: Terör örgütlerine karşı somut güvencelerin verilmesi...

Washington yönetimi ayrıca, bu süreci dikkatli yürütme ve meseleyi Türkiye ile ikili bir mesele haline getirmeme kararlılığında.

‘Pozitif ivme korunmalı’

Yazının devamı...

Afrika’da büyüyen risk

15 Mayıs 2022

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı, İskandinav ülkelerinin NATO üyeliği talepleri, İttifak üyesi ülkelerden gelen açıklamalar bu haftanın ana gündem maddesini oluşturdu. Bu sıcak başlıkların içinde Fas’ta yapılan “DAEŞ ile mücadele Küresel Koalisyon” toplantısı gündemin alt sıralarında kaldı. Oysa, genişleyen istikrarsızlık alanları düşünüldüğünde, dünyada büyüyen terör riski asla küçümsenmemesi gereken bir konu. Bu sebeple Marakeş’teki toplantıya yaklaşık 80 ülkenin dışişleri bakanı katıldı. Bakanlar, DAEŞ’in savaş gücünü kaybetmesi sonrası, farklı örgütlerle yeniden dirilme ve belirli bölgelerde faaliyet gösterme riskini konuştu, özellikle de Afrika’da...

Elbette toplantıda Suriye, Irak ve Afganistan’daki terör ve örgütlerin bölgeye verdiği zarar da konuşuldu ama ana gündem Afrika’da yükselen aşırıcılık ve terör örgütlerinin eylemlerindeki artıştı. Türkiye’den bakınca - yanı başındaki terörle mücadele ederken - belki yeterince fark edilmiyor ama veriler ortaya koyuyor ki, kıtadaki tablo çok iç karartıcı.

Örneğin, pandeminin hemen öncesiyle kıyaslandığında, Afrika kıtasında şiddet olayları yüzde 40 ila 60 arttı. 2021’de DAEŞ ve bağlantılı örgütlerin yaptığı saldırılarda 3 bin 461 kişi hayatını kaybetti ve bu saldırıların yüzde 48’i sadece Sahra-altı Afrika ülkelerinde oldu. Kıtanın kuzeyindeki Sahra bölgesi ile güneyindeki Sahra altı Afrika’yı ayıran Sahel bölgesi ise terör örgütlerinin nefes alanı oldu. Hatta burası dünyada terör örgütleriyle bağlantılı grupların en hızlı büyüdüğü bölge ve verilere göre en öldürücü yer.

Kıtada terörist saldırılardaki ölümlerin yüzde 35’i bu bölgede oldu. İstatistiklere göre sadece bu bölgede terörle bağlantılı yapıların oranı 2007-2021 yılları arasında yüzde 1.000 arttı. Kıtada yakalanan DAEŞ üyelerinin çoğunluğu bu bölgeden geliyor. Bir milyon 400 bin kişi terör riski yüzünden yerinden oldu. Toplantıda hem Faslı hem de Amerikan dışişleri yetkililerinin verdiği bilgilere göre, 2021’de Afrika kıtasında yaklaşık 500 DAEŞ militanının karıştığı olaylarda 3 bine yakın kişi hayatını kaybetti.

Afrika ülkelerinin talepleri 

Toplantıda farklı silahlı grupların, büyük terör örgütlerine katılım sebepleri değerlendirildi. “İslam” adı altında ideolojik çıkışla örgüte katılımlar olduğu gibi, kimi yerlerde bu, kabilelerle bağlantılı olabiliyor.

Toplantıda her ülkenin şartlarının farklı olduğu, çözüm önerilerinin de buna uygun olarak tek tip olmaması gerektiği, ülkeden ülkeye çeşitlilik göstermesi görüşü ağır bastı. Bu çerçevede örneğin Somali’de ya da Gine körfezinde korsancılık faaliyetleriyle terör eylemlerine karışan ve devletlerin ticari faaliyetlerini kilitlemeyi hedefleyen örgütlerle mücadele yöntemlerinin farklı olması gerektiği konuşuldu. Koalisyon üyeleri, bu farklılıklara odaklanarak çalışması gerektiği fikri üzerinde yoğunlaştı. Zaten geçtiğimiz aylarda oluşturulan “Afrika Odak Grubu’nun” ana amacı da buydu. Marakeş’teki toplantıdan sonra çabaların artırılması gerektiği görüşü hâkim oldu. Afrika ülkeleri bu kapsamda özellikle istihbarat, polis gücü ve mali destek bekliyor.

Sonuca gelirsek...

Yazının devamı...