Go oyuncularını duydunuz mu?

İZMİR’DE çok uzun zamandır takip ettiğim bir grup var. Go Oyuncuları Topluluğu...
Topluluk 2004’te; Gülçin Çakır Özşekerli, Bilal Kandemir, Rana Gülnar, Türker Özşekerli tarafından kurulmuş.
İlk olarak; internet üzerinden bir haberleşme grubu oluşturulmuş. Ardından her hafta düzenli olarak toplantılar düzenlenmeye başlanmış.
Sonra eğitimler, turnuvalar gelmiş.
Peki “Go” nedir?
“Go” bir tahta üzerinde iki farklı renk taş takımıyla oynanan bir strateji oyunu. Stratejik planlama ve taktik hesaplama nedeniyle bir akıl sporu. Olasılıkların çokluğu ve şekil okuma, ayırt etme ve yeni çözümler üretme gereksinimi nedeniyle bir sanat... Eskimeyen kısmı felsefesi, basitliği, büyüsü, dinginliği ve nihayet bir yaşama biçimi olması...
“Go”yu takip etmemin en büyük nedeni Milliyet EGE yazarı, değerli dostum Nihat Demirkol...
Demirkol, hem Go Oyuncuları Topluluğu’na üye hem de “Go oyununu” kullanan bir eğitmen...
*   *   *
“Go tahtası” nın yüzeyi ızgara biçiminde... Oyun, yatay ve dikey on dokuzar çizgiden oluşan alanda; 181 adet siyah, 180 adet beyaz taş ile iki kişi arasında oynanıyor. “Go” nun kuralları oldukça basit... Ancak kullanılacak stratejilerin sonsuzluğu“Go”için “öğrenmesi birkaç dakika, ustalaşması ömür boyu süren bir oyun”cümlesini hatırlatıyor.
“Go”nun entelektüel hayata ve kültüre yaptığı etkiler oldukça fazla. Çin’deki uzun macerası boyunca ülke yönetimine, savaş stratejilerine ve sanat yapıtlarına kaynaklık ettiği, Japonya’da ise “Go”ya sadece bir oyun gözüyle bakılmadığı, bir yaşam felsefesi, bir yol haline geldiği biliniyor.



Tavla mı, satranç mı? Yoksa “go” mu?
DEĞERLİ dost Nihat Demirkol, “go oyuncusu”olduğu gibi verdiği eğitimlerde de “go”yu kullanıyor. Özellikle de kriz yönetiminde...
Neden tavla, satranç ve çok fazla bilinmeyen “Go” üçlemesi?
“3 oyun teorisi”nde kullanılan sınıflandırma, Uzakdoğu sembolizması içinde “tavla, satranç ve go”dan bahsediyor. Tavla; zarlarla oynanan ve şans faktörünün baskın olduğu bir oyun. Satranç da önceleri zarlarla oynanmış, sonradan monarşilerin gölgesinde yeniden yapılanmış; kurgusunu savaş taktiklerinden alıyor. “Go” ise diğer iki oyuna kıyasla en soyut ve yalın olanı. Karmaşık kuralları yok. Özgürlükleri çok geniş bir oyun. Biçemindeki sadelik, akıcılığı ve engin ufuklu oluşu çok etkileyici. Problem çözme, kriz yönetme gibi inisiyatifleri geliştirmek adına ideal bir ayna. Bilinmeyenlerin, söylenmeyenlerin daha fazla yer kapladığı, çok az kuralı olan ve geri kalan her şeyin oyunculara bırakıldığı bir oyundan söz ediyoruz. Zaten kriz yönetimi de bundan başka bir şey değil...
“3 oyun teorisi” üç farklı alışkanlığı mı anlatıyor?
Teori, insanlar ve kurumların üç temel ve yüz-yüze ilişkisini hatırlatıyor. İlki, insanın ‘Yaratıcıyla’ ve evrendeki kozmik güçlerle olan kaderci ilişkisidir. İkincisi, insanın toplumla ve kendi çevresiyle oluşturduğu stratejik, sosyal ve ekonomik ilişkidir. Üçüncüsü ise, insanın kendi içinde yaşadıklarıdır. Eğitimin kurgusuna dönecek olursak; krizleri tavla oyuncusu kimliğiyle çözmeyi, duruşunu satranç oyuncusu farkındalığıyla zenginleştirmeyi veya sorunlara “go oyuncusu” nun bilinciyle yaklaşmayı tanımlar. “Bilgi-beceri-davranış-değer yargıları-alışkanlıklar” zincirinde, krizi yönetme biçimimizin, hayatı algılama biçimimizden bağımsız olmadığını çok çarpıcı biçimde gözler önüne seriyoruz. Eğitime katılanların “oyun oynayarak kendileri ve kurumlarıyla yüzleşmeleri”ni sağlıyoruz.
İyi bir “go oyuncusu”, olabilecek krizleri nasıl yönetmeye başlar?
Bir sonraki krizin nerede çıkacağı önceden bilinemez ama hissedilebilir. Hiçbir kriz, bir diğerine benzemez ve mutlak olarak birbirinin aynı olan kural ve yöntemlerle aşılmaz ama dersler çıkartılabilir. Mutlaka bir şeyler değişmiştir; artık yeni kurallar geçerlidir. Bu yüzden sadece sıradan, kolay tahmin edilen olayların değil, beklenmeyen olay ve senaryoların da üstesinden gelebilecek bir takıma ve kurguya sahip olunmalıdır. Özetle diyoruz ki, “Zar atmaktan fazlasını yapmalısınız, yapabilirsiniz de...”


Yönetişici ne demek?
“YÖNETİŞİCİ” diye bir sözcük yok demeyin hemen; yoksa da olmalı! Neden mi? Anlatayım.
Son zamanlarda moda bir terim var “yönetişim” diye. Yönetimden farkı kabaca şöyle: “Öpmek”ile “öpüşmek” arasında nasıl bir ilişki veya fark varsa, “yönetmek” ile “yönetişmek” arasında öyle bir ilişki veya fark var. Yani “yönetişim” iyi bir şey... İyi yöneticiler “yönetişim”sözcüğünü kullanmasalar bile yönetişimin kurallarını uygularlar. “Yönetişici”olarak adlandırdıklarıma gelince...
Yönetişiciler bol bol yönetişimden ve onun faziletlerinden dem vurmalarına karşın, yönetişimin kurallarının tam tersini uygularlar. Yönetebilme erkine sahip olmayan bu kişileri “yönetici”olarak nitelendirmek olanaksız; idare etme yetenekleri de bulunmadığından “idareci”olarak da adlandırılamazlar. Bu nedenle en iyisi bunlara “yönetişici” demek...
*   *   *
Yönetişiciler göreve geldiklerinde ilk iş “vizyon”ve “misyon” konusunu ele alırlar. Günlerce düşünürler, “vizyon”ları ve “misyon”ları ne olsun diye...
Devamlı “liyakat”ten söz ederler; ama kendileri ikinci sınıf olduklarından, en yakınlarına üçüncü sınıf insanları alırlar. “Katılımcılık”ve “ekip çalışması”ndan söz ederler ama tüm kararları bir kişi verir; kurullarsa doğru dürüst toplanamaz bile. “Hukukun üstünlüğü” derler, hukuku çıkarlarına alet ederler; “şeffaflık, ahlak, erdem” derler, kapalı kapılar ardında çevirmedikleri dolap yoktur.“İletişim” derler, dar ekiplerinin dışındakilere randevu bile vermezler; “birlik, beraberlik” derler, insanları bölerler.
*   *   *
Yönetişiciler Makyevelist’tir. Hedefe giden yolda her şey mubahtır onlara... Ortak özelliklerinden biri de “sahte Atatürkçü”olmalarıdır; eylemleri söylemleri ile taban tabana zıttır. Çok laf, az iş yaparlar.
Ziya Paşa, “Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz” sözlerini sanki bu kişiler için söylemiştir. Kurumlarını geriye götürdükleri, tüm çalışanlara zarar verdikleri açıkça ortadayken, ayrılmak akıllarına bile gelmez; kendilerinden başka bir şey düşünmezler. Çünkü yaptıklarının hesabını er geç vereceklerini de hesaba katmazlar.
Yıllar boyunca yönetişimin kurallarını aynen uygulayan iyi yöneticiler de gördüm; tam tersini uygulayan yönetişiciler de... Sıkı sıkı sarıldım iyi yöneticilere, bir şeyler öğrenebilmek için; “yönetişiciler” dense olabildiğince uzak durdum. Sizlere de öneririm...
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, ulgenok@ulgenok.net)