VEDA YAZISI

BEN ‘Anılar Müzemi’ her gün gezerim.
Hep zor ayrıldım.
Daha doğrusu ayrılamadım.
Anılarımı, biriktirdiklerimi hep yanımda götürdüm.
‘Hayat arşivime’ ne buldumsa attım.
İnsanları, olayları, mekanları, eşyaları...
Yaşadıklarımı, hatta yaşayamadıklarımı...
* * *
Doğduğum evden taşınmak istemedim. Gözümü orada açmıştım. Çocukluğum orada geçmişti. Hayattaki ilkleri orada yaşamıştım. O evde hayat boyu kalacakmışız gibi hissetmiştim.
Babam, ‘Daha büyük bir eve taşınıyoruz’ dediğinde günlerce uyku uyuyamadım.
Evet, yeni evimiz daha güzeldi, daha büyük bir odaya sahiptim ama yine de aklım o evdeydi.
Balkon demirlerinin arasından seyrettiğim sokağı, karşı komşumuz Sezahat Hanım’ı, Necmi Bey’i, oğulları Bülent ve Metin’i hep düşündüm.
Bakkalımızı, dondurmacımızı, mandıramızı... Oyun arkadaşlarımı, diğer komşuları...
Doğrusunu söylemek gerekirse hiçbirinden ayrılamadım.
Onları bir an bile unutamadım.
Diğer evlerimizi de, diğer komşularımızı da bugün gibi yanımda, hep içimde hissettim.
Ailemizin ilk arabası kemik rengi bir Murat 124’tü. Bugünkü gibi onlarca çeşit marka, yüzlerce çeşit model yoktu. Arabamızla gezmedik yer bırakmadık. İzmir’den Mersin’e, İzmir’den Antalya’ya... Bodrum’a, Kuşadası’na... Anneannemlerle, babaannemlerle, dedemlerle, teyzemlerle, kuzenlerimle... Büyük bir aile olmanın hep keyfini yaşadım, tadını çıkardım.
Bir gün apartmanımızın önüne yeni bir araba geldi. Daha yeni, daha büyük, daha konforlu...
Kız kardeşim de, annem de, ben de günlerce ağladık.
Sanki evden bir ölü çıkmıştı. Murat 124’ümüzün yası günlerce sürdü.
Ailemin de, benim de başka arabalarımız oldu.
Her arabayı uğurlarken yaşadıklarımız tekrar etti.
Hiçbirini ama hiçbirini unutamadım.
* * *
İlkokul arkadaşlarımı çok sevdim. Hepsini öz kardeşim gibi bildim. Neşe Aras hocamı hayat boyu kendime rehber tayin ettim.
Arkadaşlığın ne olduğunu öğrendiğim, okuma keyfini ve zevkini aldığım beş yılı o meşhur arşivime altın harflerle yazdım.
Hele hele sınıf arkadaşlarımın bir kısmını Saint Joseph sıralarında da görünce mutluluktan adeta uçtum.
Saint Joseph, hayatın renklerini öğretti bana. Hayatın ayrıntılarını, yaşamın içinde farkında olmayı... Hayal kurmayı... Gelecek planları yapmayı... Ailenin kıymetini bilmeyi...
Saint Joseph’ten de, arkadaşlarımdan da bir türlü ayrılamadım.
Sonra Tevfik Fikret Lisesi günleri geldi. İddialı olmayı, hayata pozitif bakmayı.
Kendimi bilmeyi, haddimi bilmeyi...
Büyüdükçe küçülmeyi...
Çok şeyi de bu çatıda öğrendim.
Ne hocalarımızdan, ne de artık ‘kardeşim’ dediğim arkadaşlarımdan bir türlü ayrılamadım.
* * *
Üniversite günlerimin keyfini çıkardım. Sinemayı öğrendim, televizyonu, sahne sanatlarını, tiyatroyu, fotoğrafçılığı... Yüksek lisans günlerini de... Kitapların içinde boğulduğum haftaları da, sabahlara kadar süren sohbetleri de unutamadım. Anılarımdan ayrılamadım.
Yaşadıklarımı ‘en kıymetli hazinem’ olduğunu unutmadan; beynimin ve kalbimin en değerli yerlerinde sakladım.
Beni ben yapan değerlerde onların da payı olduğunu unutmadım.
Ayrılmak...
Ben ayrılamayanlardanım.
Anılarını yanımda götüren, yaşadıklarını biriktiren ve geçmişi unutmadan bugünü yaşayanlardanım...
* * *
İşte de, özelimde de hep hayatın renklerin peşinde koştum.
Bazen ayrıntılara takıldım, bazense fotoğrafın bütününe...
Çocukluğumu da, gençliğimi de, olgunluğumu da keyifle, farkında olarak yaşadım. Beni ben yapanları hep hatırlayarak...
Dedim ya...
Hepsini hazinem bildim.
Üzüntülerimi, sevinçlerimi...
Mutluluklarımı, mutsuzluklarımı...
Hep biriktirdim.
Gazeteciliğe de böyle baktım.
En fazla da gazeteciler biriktirebilmeli, yaşadıklarını geleceğe taşıyabilmeli...
Belki de bir ‘Anılar Müzesi’ kurabilmeli...
Ben öyle yaptım.
Müzemi her gün gezdim, her gün yeniden dizayn ettim.
Yaşadıklarımı tekrar tekrar gözden geçirdim.
Hayatın bana verdikleri için teşekkür ettim.
Ve de şükrettim...
Bir kez daha anladım ki...
Ben hiçbir şeyden ayrılamıyorum.

Sonsuz teşekkürler
DEĞERLİ dostlar, değerli okurlar...
Doğan Gazetecilik’te çok güzel günlerim geçti. Milliyet, Posta, Radikal, Fanatik ve en son da Vatan Gazetesi’nde...
Baktım; Milliyet’te yüzlerce yazı yazmışım. Hepsinin de benim için ayrı bir değeri ve önemi var.
Bu çatıdaki her bir gazetede çok iyi dostluklar edindim.
Bu güzel dostluklar için ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Ve elbette en büyük teşekkürüm.
Yıllarca beraber çalıştığımız Doğan Gazetecilik Ege Bölge Temsilcisi Bülent Zarif’e... Ağabeyliği, arkadaşlığı, yol göstericiliği ve destekleri için... Hayat bazen bazı insanları buluşturur. Bülent Ağabey de unutamayacağım, ayrılamayacağım insanların başında geliyor.
Sonsuz teşekkürler Bülent Ağabey...
Doğan Gazetecilik İcra Kurulu Başkanı Hanzade Doğan Boyner’e, Genel Yayın Yönetmenimiz Sedat Ergin’e, eski yönetmenim Mehmet Y. Yılmaz’a ve diğer İcra Kurulu Üyeleri’ne...
Her birini tek tek sayamayacağım çalışma arkadaşlarıma...
Milliyet Ege’yi, Posta Ege’yi yapan değerli meslektaşlarıma...
Hepinize içten teşekkürlerimi sunuyorum.
Ve siz değerli okurlar...
Telefonlarınızla, fakslarınızla, mesajlarınızla bugüne kadar bana hep destek verdiniz, yol gösterdiğiniz.
Sizlere de teşekkürler...
Bazen...
Hayat sizi yeni bir yola sokar, yeni başlangıçlar yaptırır.
Yeni bir yolda, yeni bir başlangıç için hepinizden izin istiyorum.
Hoşçakalın...