Hayata bir yıl mola verebilmek

KENDİMİZİ limana paralel bir arka sokağa attık.
Gündüz 40 derecenin üstünde olan sıcaklık yavaş yavaş etkisini kaybetmeye başlamıştı.
Öğlen kimselerin olmadığı sokaklar da hareketlenmişti.
İnanılmaz güzel, şirin dar bir sokak çıktı karşımıza.
Film seti gibi...
Tertemiz Arnavut kaldırımlı sokaklar, mavi beyaza boyalı binalar, sandalyeler, hediyelik eşya ve ekolojik ürün satanlar, eski zamanda dondurulmuş ahşap raflı eczaneler, kahveler...
Ön caddede ne eksikse, hepsi buraya sıkıştırılmış.
Ön tarafta olmayan hayat aslında burada tüm ağır çekimiyle akıp gidiyor.
Tanıdık sokaklar...
Nedense adalara gittiğimde kendimi daha iyi hissediyorum.
Çok değil; birkaç gün bile olsa uzaklaşıp bu şirin sokaklarda yürümek bana çok iyi geliyor.
Adalarda hayat başka türlü yaşanıyor, başka türlü akıyor.
Bizimkilerde de, Yunan adalarında da öyle...
Bozcaada ne ise Santorini de o benim için...
Çok yoğun bir dönemden hemen sonra ya da yeni başlangıçlar öncesinde genellikle adalara atıyorum kendimi...
Dediğim gibi iki gün bana bir hafta gibi geliyor.
* * *
Bu sefer Samos’taydım.
Kuşadası’nın hemen karşısındaki birkaç mil uzaklıktaki şirin adada.
Buralarda insanlar hayatı daha yavaş yaşıyor sanki...
Daha az stresli, daha az kaygılı...
Eminim yaşamın farkında olarak ve keyfini sürerek...
Liman bölgesini karış karış gezdik.
Sonra küçük dağ köylerine gittik.
Kootsi, Pirgos, adanın en turistik köyü Kokkari...
Kaldırım taşlı dar sokaklar, geleneksel kemerler, taş çeşmeler, taş evler, panayırlarıyla ünlü Marathokambos...
Seramikleryle ünlü Karlovasi...
UNESCO tarafından korunması gereken “Dünya Kültür Mirasları”ndan biri ilan edilen Pitagoriyo...
Ünlü matematikçi Pisagor’un doğduğu yer burası... Pitagoriya’da tipik bir Yunan restoranına oturdum.
Karşımda tanıdık ama çok uzun zamandır görmediğim bir yüz... Saint Joseph’in ortaokul sıralarından bu yana ilk karşılaşma...
Her ikimizde de birkaç saniyelik, “O mu, değil mi?” duraksaması...
Ve içten bir sarılma...
Arkadaşım da benim gibi adaları seven biri...
Biraz sohbet ettik, anılardan bahsettik, görüşmediğimiz yılları konuştuk.
Değerli dostum, “Hayatıma bir yıl mola verdim” dedi.
“Nasıl yani” dedim, anlatmaya devam etti.
“Evet, hayatıma mola verdim. İnsanın çekip gitme hakkı olmalı. Yıllarca çok yoğun çalıştım. Tatil bile yapmadım. Evlendim, çocuğum oldu. Evliliğime de, çocuğuma da vakit ayıramadım. Kendimi yeniden keşfetmek istiyorum. Hayata sıfırdan değil, yeni başlangıçlar için kendimi nadasa bırakmaya karar verdim. Tıpkı bu adanın sembolü gibi...”
* * *
“Hayata mola verebilmek...”
Kulağa hoş geliyor da, bu nasıl olacak?
“Çekip gidiyorum, bir yıl sonra görüşürüz” diyebilmek herkes için mümkün mü?
Peki Pisagor ne yapmış?
Matematiğe ispat fikrini getiren Pisagor’du. Çarpma cetveli ve geometriye uygulanmasını da Pisagor yapmıştı. En önemli buluşlarından biri de, doğadaki her şeyin matematiksel olarak açıklanması ve yorumlanması düşüncesiydi. Yaşayış ve inanışı, ilimle açıklama ve yorumlamayı da o getirmişti.
“Sayıların babası” olarak bilinen Pisagor, M.Ö. 500 yıllarında tutucu çevrelerin baskılarından kaçarak, tıpkı arkadaşım gibi hayata kısa bir mola vermişti.
Bu dönemde Pisagor müzikle uğraştı. Telin kısalmasıyla, çıkardığı sesin inceldiğini keşfetti. İki telden birinin uzunluğu diğerinin iki katıysa, kısa telin çıkardığı ses uzun telin çıkardığı sesin bir oktav üstünde olduğunu gördü. Eğer tellerin uzunluklarının oranı üçün ikiye oranı gibiyse, iki telin çıkardığı sesler beşli aralıklıydı.
Örneğin bağlamada parmağımızı tellerden birinin ortasına bastığımız zaman, teli titreştirirsek çıkacak olan ses, tel boş titreşirken çıkacak sesin bir oktav üstünde olacaktır.
Benzer şekilde eğer parmağımız teli uzunluk 2/3 oranında bölen noktadaysa, telin boş durumuna oranla bir beşli aralık yukarda ses çıkacaktır.
Pisagor, işte her şeye mola verdiği bir dönemde notalara paralel olarak sayıların da belirli bir düzene bağlı olduğunu anlatmaya başladı. Pisagor 1’i tanrısal olarak yorumladı, 10 sayısının tanrısal olanla hiçliğin mükemmel birliği olarak ifade etti.
* * *
Hayata mola verenler, Pisagor gibi muhteşem dönüşler yapabilir mi?
Samos’tan Kuşadası’na feribotla dönerken işte bu sorunun cevabını aradım.

Öldürmekten vazgeçmek
HENÜZ 10 yaşında bile değildim balık tutmaya başladığımda... Ayvalık’ta, Sarımsaklı Plajları’ndan kesilen bir kargının ucuna bağlı birkaç metrelik misinayla daha çok isparoz avladım önceleri ve kedilerimi tıka basa doyurdum, balıklarla... Ergenlikte, zamanın Şehir Kulübü’nde avladığım kefalleri dostlarımla paylaştım; satarak para kazandığım bile oldu birkaç kez. Gençlikteyse kayıktan sıyırtı ile sinavrit, dörtlü oltayla mercan avladım daha çok; bir de dalarak balık vurmayı öğrendim.
Fırsat buldukça dalarak avlanmayı sürdürdüm sonraları; ancak zamanla balıklara kıyamamaya, giderek daha seçici olmaya başladım. Öğrendiğim bir teknikle yalnızca büyükçe levrekleri vuruyordum son yıllarda... Onlara da kıyamamaya başlayınca, tüfeksiz dalmayı denedim bu kez. Bundan da sıkıldığımı fark ettiğimde sualtında kullanıma uygun kılıfıyla birlikte bir fotoğraf makinesi almaya karar verdim.
Tüfeğimin ucunu görünce hızla uzaklaşmaya çalışan balıklarla artık dostuz; saklambaç oynuyoruz birlikte... Etrafımda dolaşarak elimdeki fotoğraf makinesinin ne olduğunu anlamaya çalışırken bol bol poz veriyorlar bana.
Denizaltında önceden ayırt edemediğim birçok güzelliği keşfetmeye başladım; öldürmekten vazgeçince. İyi bir fotoğraf çekebilmek için dalıp çıkarken, zamanın nasıl akıp geçtiğini anlamıyorum. Öldüreceğim balığı ararken üzerinden hızla geçtiğim kayaların arasında veya altında saklı irili ufaklı rengarenk muhteşem canlıları izlemekle kalmıyor, fotoğraflarla ölümsüzleştirip, sevdiklerimle paylaşabiliyorum artık.
Ve düşünüyorum.
Daha güçlü olmak, daha çok para kazanmak uğruna gözlerini kırpmadan çeşitli canlıların, hatta insanların ölmelerine yol açanlar veya buna göz yumanlar; yakarak, yıkarak doğayı katledenler, öncelikle bu eylemlerinden tamamen vazgeçmeliler sanırım, dünyamızdaki gerçek güzelliklerin farkına varabilmeleri için...
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, )