Sabancı'yla söyleşi

Sabancı'yla söyleşi

       NEW York'ta Metropolitan Müzesi'nde sergilenen Osmanlı hat koleksiyonu şubatta Batı yakasına, Los Angeles'a taşınıyor.
       Serginin yılbaşından önceki durağı ise Boston. "Altın Harfler" koleksiyonu üniversite gençliğine açılırken, aynı zamanda Osmanlı dönemi sanatına ilişkin bir ders programı düzenlenmiş.
       Sabancı koleksiyonu 2000 yılında Avrupa'ya gelecek ve Paris'te Louvre Müzesi'nde sergilenecek.
       Dün Sakıp Bey'in konuğuyduk...
       Ekonomiye, siyasete girmeden önce sanat üzerine söyleştik.
       Metropolitan'daki açılış gecesinde bulunmuştuk.
       Sergiyi gezen konukları, yemekte müthiş bir sürpriz bekliyordu.
       Müzeyi gezenler bilir: Eski Mısır'a ait sfenkslerin, heykellerin, mumya ve lahitlerin bulunduğu galeriler büyük bir salona açılır.
       Mısır'dan getirilen orijinal tapınak, müzede bir piramit gibi yükselir.
       İşte, o atmosferde semazenlerin mum ışığında yaptıkları gösteri unutulmazdı.
       Ney eşliğinde dönen dervişler, ABD'li konukları Anadolu'ya mistik bir yolculuğa çıkarmışlardı.
       Osmanlı fermanları, Sakıp Bey'in özel koleksiyonu olan tablolar... Abdülmecit Efendi'nin Cami Kapısı, Şevket Dağ'ın Ayasofya'sı, Osman Hamdi'nin Kur'an Tilaveti'ni ve altın harflerle bezeli Türk hat sanatı eserleri yalnız ziyaretçileri değil eleştirmenleri de büyüledi. The New York Times magazinde yayımlanan makale, "sergiden etkilenmeden çıkmanın" olanaksızlığı üzerineydi.
       Holand Cotter imzasını taşıyan şu satırlar Sabancı'yı hayli etkilemiş:
     "Altın Harfler Sergisi yeni sezonun öncelik listesinde alt sıralarda görülebilir, ama sakın aldanmayın. Bu sergiye rasgele bir ziyaret bile size adeta din değiştirmeye benzer bir dönüşüm yaşatacak."
       Sabancı koleksiyonunun "dünya turu" şimdilik ABD içinde, ama bu gidişle Adriyatik'ten Çin Seddi'ne dört kıtada at koşturacak.
       Sabancı, sanata kültüre dönük uluslararası etkinliklerle, Türkiye'nin zaten "rötarlı" olan tanıtım ve imaj sorununa olumlu katkı yapmayı amaçladıklarını söylüyor.
       Bu arada bir başka girişim de, Sakıp Sabancı'nın önümüzdeki günlerde Japonya'ya yapacağı seyahatte, Toyota Başkanı Mr. Toyoda'ya götüreceği Türkiye'nin "üstün hizmet madalyası" olacak.
       Japon devleriyle Sabancılar arasındaki ilişkiler 10'uncu yılına giriyor ve Tokyo programında Sakıp Bey'in, imparatorluk sarayında Prens Mikosa tarafından kabulü de var.

       Sabancı'nın bu atağı ister istemez İstanbul Belediye Başkanlığı'na dönük bir kampanya hazırlığı mı, sorusunu akla getiriyor.
       Hayır.
       Sakıp Bey o defteri kapatmış.
       Daha doğrusu siyasi partilerin bugünkü bölünmüşlüğü karşısında, kendi adaylığı ile kamuoyunun özlemi olan güç birliği arasında bir "köprü" kurmaya çalışmış.
       Bu "misyon"la yola çıkarak, İstanbul'da Sabancı ismi etrafında belediye başkanlığı üzerinde birleşme olursa, merkez sağ ve soldaki liderlerin ittifaklara ayak sürüme halinin ortadan kalkacağını ve genel seçimde halkın yüzde 80'ini temsil eden bir tablo çıkacağını düşünmüş.
       Sonradan görmüş ki; kendisine adaylık önerisi getirenler "Bizim partiden aday ol; gerisini düşünme" yaklaşımından öte bir niyet taşımıyorlarmış.
       Sakıp Bey, bu şartlarda hiçbir partiden adaylık düşünmediğini kesin bir dille ifade ediyor.
       Yine de, Türkiye'ye dönük özlemini bıkmadan usanmadan yineliyor:
     "Arkadaş bizimkiler, parti lideri değil, padişah. Dört genel başkan, aralarında anlaşabilseler, Türkiye'nin istikrarsızlık diye bir sorunu kalmaz.
       Hadi, Tansu Hanım'la Mesut Bey, bunu yapamadılar. Ecevit'le Deniz Baykal bir araya gelemezler mi?
       Avrupa'da bir rüzgar var, Türkiye'deki sosyal demokratlar da bunu arkalarına pekala alabilirler.
       Sayın Ecevit'le Baykal seçimde güç birliği yapsalar iktidara gelirler. Sağ da biraz dinlenir.
       Hem neyi paylaşamıyorlar; Ecevit cumhurbaşkanı, Baykal başbakan olur. Bülent Bey dürüst politikacı, Baykal'la uzlaşırsa CHP'nin onursal başkanı olarak tarih boyunca anılır. Türkiye'nin bu birlikteliğe ihtiyacı var."
       Bu düşüncelere katılmamak olası mı?
       Sakıp Bey, halkın, üretimin içinde yaşayan bir insan. Sanayicinin de, orta sınıfın da, işçinin de, memurun da nabzını tutmasını bilir. 1999'da dünya ekonomilerinin yanısıra Türkiye'yi de etkileyecek krizin farkında, ama karamsar değil. Herkes işini iyi yaparsa sorunların üstesinden gelinebileceği inancında. Bu moralle çalışıyor.
       Madem merkez sağ birleşemiyor, o halde bu fırsatı sosyal demokratlar kullanabilmelidir.
       Sol alternatif Avrupa örneğindeki gibi sağın bir süre dinlenmesi, ANAP ve DYP gibi partilerin günün birinde birleşmesine de ortam hazırlayabilir.
       Sabancı'nın yaklaşımı hayli yankı uyandıracaktır.
       1995 seçimleri ertesindeydi; AB rüzgarlarının dorukta olduğu bir Brüksel dönüşü Sakıp Bey, Refah'ın denenmesini önerdiğinde "kıyamet kopmuştu".
       Ama demokrasilerde birbirine denk partilerin önde çıkanının koalisyon yoluyla da olsa iktidara gelmesi kaçınılmazdır.
       Refah şansını iyi kullanamadı.
       ANAP ve DYP arasındaki kan davası hala sürüyor. Görüyoruz ki; dosya, kaset savaşı derken aynı yanlışa DSP ve CHP de sürükleniyor.
       Oysa, iki lider "ateşkes" yapıp Türkiye'nin geleceği adına güç birliğine gitseler sosyal demokratlar en az yüzde 35'le iktidara gelemezler mi?
       Sabancı bunu görüyor, toplumun büyük çoğunluğu görüyor, onlar göremiyor.
       Hayret!..




Yazara E-Posta: D.Sazak@milliyet.com.tr