Açılım sürecinde hata oldu ama hâlâ umut var

Birinci yılı bu hafta dolacak olan ‘açılım’da gelinen noktayı birbirinden farklı düşünenlere sorduk... Devrim Sevimay

29 Temmuz’da bir medya ordusunun karşısına çıkan İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın “Demokratik Açılım”ı anlatmasının üzerinden 1 yıl geçti. Bir yıldır neler yaşadık, kaç demeç dinledik, kaç iniş-çıkış gördük, kaç haberle hop oturup hop kalktık; sıralamaya sayfalar yetmez. Biz de bu hafta genel bir bakış için uzmanlık alanları ve görüşleri birbirinden farklı beş isme başvurduk. Ortak
görüş: Çözüm için umut bitmedi...

Açılım sürecinde hata oldu ama hâlâ umut varERTUĞRUL KÜRKÇÜ:
Hükümetin samimiyetine kuşkular doğdu
Ertuğrul Kürkçü, Bianet haber portalının koordinatörü ama asıl hafızalardaki titriyle eski Dev-Genç Genel Başkanı. 1994’te Ragıp Duran’la birlikte Şam’da Öcalan’la söyleşi yapmıştı. Öcalan’ın son dönemlerde siyasete daha aktif katkı yapmaya davet ettiği dört isimden (Nabi Yağcı, Haluk Gerger, Celal Beşiktepe) biri.

Neden olmadı?
Bir elin nesi var? Hükümet kendi başına açılıma girişti. Kendisiyle baş başa kaldı. AKP özgürlüğe değil güvenliğe, iç değil dış dinamiklere dayalı bir “açılım” hayal etti. “Açılım”ını Türkiye değil, Irak eksenli bir hayali bölge siyasetinin enstrümanı olarak gördü. PKK’yi “tasfiye”yi önemsediği ölçüde Türkiyeli Kürtlerle barış kurmayı önemsemediğini gösterdi. Halkın barış ve kimliğe saygı talebini, “İslam kardeşliği” söylemiyle ikame edebileceği hayaline kapıldı. “Kürt kimliği”ni Türkiye‘nin organik bir parçası olarak gördüğüne işaret edecek hiçbir yeni unsuru devreye sokmadı. Silahlı isyanın gerisindeki tarihsel/politik sebeplerin anlaşıldığına dair hiçbir somut işaret vermedi.
“Açılım” döneminde Kürtlerin politik ve toplumsal temsilcilerine yönelik baskılar, DTP’nin kapatılması, Aysel Tuğluk ile Ahmet Türk’ün milletvekilliklerinin düşürülmesi, aralarında belediye başkanları ve meclis üyelerinin de olduğu bini aşkın Kürt siyasetçinin KCK operasyonları kapsamında tutuklanmaları ve protestolarda “taş atan” binlerce çocuğun hapishanelere doldurulmaları, Kürtlerin gözünde hükümetin samimiyetine ilişkin büyük kuşkular doğurdu.
PKK, Ekim 2009 sonundan başlayarak kendisinin dolaylı/dolaysız muhatap alınmadığı sürecin “bir savaşa doğru ilerlediği”ni ileri sürdü. 2009 biterken Reşadiye’de giriştiği “misilleme”yle “açılım”ı ölüm döşeğine yatırdı. 31 Mayıs itibariyle de çatışma dönemi yeniden açıldı.

Vakit ve insan kaybediyoruz
29 Temmuz’dan bu yana ne kazanıldı?
“Açılım”ın bir “barış” dinamiğine dönüşmesi iki yanlı iradeyi gerektiriyordu. Kürtler sürece fiilen dâhil olarak hükümete bir hareket noktası sağlamayı amaçladılar. Ancak, “barış” coşkusu Batı’da derin bir empati yoksunluğuyla karşılaştı. Türkiye‘nin politik, moral ve psikolojik olarak bu dönüşüme henüz hazır olmadığını hep birlikte gördük. Bununla birlikte “açılım” toplumun değişik kesimleri arasında süre giden gerçek hissiyatın, gerçek durumun, gerçek ihtiyaçların, gerçek arayışların ortaya dökülmesine katkıda bulundu. Dil, kültür, toplumsal ilişkiler bağlamında Kürtler’in kendilerini ifade olanakları geçmişe kıyasla daha genişledi. Ancak bunların bedelini de fazlasıyla ödediler.

Ne kaybedildi?
Vakit ve insan kaybettik ve kaybetmeye devam ediyoruz, ancak “barış” imkânı orada yerli yerinde duruyor. Bunun için umutsuzluğa kapılmaya gerek yok. “Çatışma çözme” süreçleri her zaman iniş çıkışlarla sürer.

Şu an için en umut vaat eden ne var?
Umut verici bir siyaset yok. Ama toplum çözümsüzlüğü ve iç çatışmayı propaganda eden siyasetlere de iltifat etmiyor. Umut halkın basiretinde...

Size göre en yakın ve ciddi tehlike nedir?
En büyük tehlike, Türkiye’nin etnik hiyerarşiye dayalı toplumsal-kültürel piramidindeki üstünlüklerini kaybetme kaygısını yaşayan umutsuz seçkinlerin, Türkiye’nin batısındaki Kürtleri PKK’ye karşı bir “koz” olarak kullanmayı amaçlayan ve bir arada yaşama olanaklarını kasıtlı olarak baltalamaya yönelen ajitasyonları. Bu heveslerin ne idüğü belirsiz odaklardan yaygın medyanın tepelerine sirayet edişi alarm verici.

ADİL GÜR:Halk sürece değil yönetilişine karşı
Açılım sürecinde hata oldu ama hâlâ umut var

Açılım sürecinin başlangıcından açılımın gündemden düştüğü 2009 sonuna kadar beş araştırma yaptık. Bu araştırma sonuçlarına bakarak şunu söyleyebiliriz: Aslında halk açılıma değil, açılım sürecinin yönetilişine ve işleyişine karşı. Ancak bugünkü noktada gelen ölüm haberleri dahi açılıma bağlanmakta, bunun da muhtemelen 12 Eylül’deki referandumda “Hayır” diyecek seçmenlerin yaklaşık yüzde 10-15’inin kararında etkili olacağı görülmektedir. Zira şehit haberleri Karadeniz, Orta Anadolu ve Batı’daki seçmenlerle, yakınını dağda kaybeden bölge seçmenlerini olumsuz etkileyecektir.

Açılım sürecinde hata oldu ama hâlâ umut varPROF. DR. MELİHA ALTUNIŞIK:
Türkiye, Irak konusunda zor bir politika izliyor
ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Meliha Altunışık bir Ortadoğu uzmanı. Hakkında en çok “Mutlaka söyleşi yapmalısın” sözünü duyduğumuz akademisyenlerden biri. Ahmet Davutoğlu’nun bakanlığındaki Türk Dışişleri’nin yeni Ortadoğu stratejisini yakından izlediği de kendisiyle ilgili notlarımız arasında.

MGK destekledi
Açılımın asıl başlama sebebi uluslararası konjonktür müydü?
Doğru, açılımın zamanlamasını anlamak için uluslararası ve bölgesel konjonktüre bakmak çok önemli. Bu çerçevede ABD’nin Irak’tan kademeli olarak çekilme planı en önemli gelişme olarak görülebilir. Çünkü çekilme perspektifi içinde ABD için önemli olan Irak’ın bir kaosa sürüklenmemesi ve bununla da bağlantılı olarak Irak’ın İran’ın kontrolüne girmemesi.
Bu amaçlara ulaşmak açısından ABD için Türkiye ile Irak konusunda işbirliği önem kazandı ve bu gelişme Türkiye’nin de çıkarlarına uygun görüldü.
Öncelikle bu yolla Türkiye Irak’taki gelişmelerde daha etkin bir konuma gelebilecek, aynı zamanda kendi çıkarları açısından çok önemli gördüğü Irak’ta İran’ı da dengeleyebilecekti. Bu işbirliği açısından en büyük engel ise PKK sorunu ile Türkiye ve Iraklı Kürt liderlerin 2003’ten sonra krize giren ilişkileriydi. Bu iki konu zaten birbirine bağlıydı.
Öte yandan ABD’nin çekilmesi sonrası durumdan endişe duyan, Irak’ta merkezi hükümetin artan etkisinden rahatsız ve bir Arap-Kürt çatışması olasılığının farkında olan Kürt bölgesel yönetimi de Türkiye ile ilişkilerini düzeltme konusunda istekliydi. Bu ilişkiler düzelirken geriye kalan PKK’nın denklemden çıkarılmasıydı. Bu çerçevede ABD ve Irak’la PKK konusunda işbirliği gelişti; içerde de bir açılım süreci başlatıldı.

Son bir yılda Türk Dışişleri’nin tutumuna da baktığınızda siz “Açılım bir devlet projesiydi” diyebilir misiniz?
Evet, çünkü Türkiye açısından ortaya çıkan bu yeni tablo içerde siyasi ve askeri elitler arasında konuyla ilgili bir uzlaşı zemini oluşturdu. Daha önce Irak’taki Kürt yönetimiyle ilişkiler konusunda farklı bakış açıları varken, yeni ortaya çıkan durumla birlikte bir oydaşmaya varıldığı görülebilir.
Anımsarsanız, Irak’taki Kürt yönetimiyle ilişkilerin geliştirilmesi MGK bildirisiyle de desteklendi. Böylece 1998’den sonra Suriye’yle, 2003’ten sonra da İran’la geliştirilen işbirliği gibi Irak’la da işbirliği önemli bir gelişme olacaktı. Bu konjonktür içeride bir açılıma imkan sağlayacak; bu açılım da aynı zamanda Irak’taki Kürt liderlere Türkiye ile yaptıkları işbirliği açısından meşru bir zemin kazandıracaktı.

Türkiye’nin eşzamanlı olarak bölgesel düzeyde yürüttüğü çalışmaları da dikkate alırsak, İran-ABD krizi açılımı ne kadar etkilemiştir?
Yeni stratejinin bölgede karşılaştığı en önemli sorun bu oldu, çünkü Irak bu çatışmanın arenalarından biri haline geldi. İkinci önemli sorun ise Irak’taki dengelerin kayganlığıydı. Aslında Türkiye son yıllarda Irak’taki tüm kesimlerle ilişki halinde olmaya çalışan bir politika izliyor ve bu politika Irak’ın bütünlüğünün korunması açısından çok önemli, ancak uygulaması da zor bir politika. Çünkü bir etnik ya da mezhebi grupla ilişkilerinizi geliştirdiğinizde diğer gruplar rahatsız oluyor. Tabii bunların ötesinde üçüncü ve belki de en önemli faktör PKK’nın kendini denklemden çıkarma stratejisini bozma çabası.

Kuzey Irak’ın sıkıntısı
Barzani’nin PKK’yı kastederek “kardeş kavgasına girmeyiz” tutumu AK Parti’yi açılım hesaplarında yanılgıya uğratan bir unsur oldu mu?
Irak’taki Kürt liderler, Kuzey Irak’taki iç politikayı, kendilerinin de uzun süre besledikleri milliyetçiliği dikkate almak zorundalar. Öte yandan Türkiye ile de iyi ilişki kurmak istiyor ve PKK’nın yüzünden zor bir duruma düşmek istemiyorlar.
Bu çerçevede yeni stratejinin başarısını değerlendirmek için erken olsa da şimdilik PKK’yı devre dışı bırakmak konusunda bir başarı elde edilemediği, ancak Irak’taki aktörlerle ilişki geliştirmekte ve Türkiye’nin Irak’ta 2003’ten sonra yitirdiği etki alanını kazanmakta gelişme sağlandığı söylenebilir.

Açılım sürecinde hata oldu ama hâlâ umut varHAŞİM HAŞİMİ:
Temel amaçların biri gerçekleşti
Eski ANAP Diyarbakır Milletvekili. OHAL’in en ağır yaşandığı yıllarda da RP’den Cizre Belediye Başkanıydı. Açılım süreci başladığından bu yana başta Başbakan Erdoğan olmak üzere hükümetin ve devletin çeşitli kademeleriyle görüş alış-verişlerinde bulunan Haşimi özellikle Kuzey Irak’taki gelişmeleri en yakın takip eden isimlerden biri.

Açılım, yekpare bir devlet projesi miydi?
2005’ten beri Başbakan Erdoğan bu konuda devleti ve devletin kurumlarını ikna etmeye çalıştı. Açılımın başında da ikna etmişti ki açılım bir devlet projesi olarak başlayabildi. Bu açıdan açılım, evet, bir devlet projesi olarak başladı. MGK tavsiyeleri var, en üst düzey askerlerin, “Bu sorunu sadece güvenlik tedbiriyle çözemeyiz” ifadeleri var. Çünkü devlet, Erdoğan’dan başka birinin bu sorunu çözemeyeceğini gayet iyi biliyor. Ama işte o noktada başka şeyler devreye giriyor. Bazı kurumlar ciddi sıkıntı çıkardılar ve çıkarıyorlar. Kimse kusura bakmasın ama sırf AK Parti düşmanlığı yapmak için memleketi sıkıntıya sokmakta bir sorun görmüyor bazıları. Bunları biliyoruz, kimse inkâr etmesin.

Ak Parti’nin mecburiyeti
Başbakan’ı 2002’deki “Düşünmezsen Kürt sorunu yoktur” noktasından açılım noktasına getiren sebep sizce ne oldu?
Birçok sebepten dolayı 2002’den beri bazen farklı yaklaşımlar öne çıktı ama birincisi Erdoğan Kürt meselesiyle ilk defa tanışmıyor; geçmişte uygulanan yöntemlerin işe yaramadığını biliyor ve söylüyor. İkincisi Türkiye bölgesinde ve dünya siyasetinde etkili bir ülke olmak istiyor, fakat adım attığı her yerde karşısına Kürt meselesi çıkıyor. Bu sıkıntıyı AK Parti çok iyi gördü.
Üçüncüsü AK Parti, Kürt meselesini çözmeye adeta mecbur. Başka bir seçeneği yok. Türkiye’nin her bölgesinden destek alan bir parti olduğu için; haksızlıklara ve yanlış politikalara karşı durduğunu ispatlamak için mecbur. Çünkü Yozgat’a, Eskişehir’e, Konya’ya konuştuğu kadar, Cizre’ye Diyarbakır’a Batman’a konuşamayan bir AK Parti, AK Parti olmaz; CHP olur, MHP olur, BDP olur.

Olumsuzluk görmüyorum
Devletin açılımla varmak istediği en ileri nokta neydi? Mesela genel af planda vardı da telaffuz mu edilemedi?
Açılımla varılmak istenen nokta bence çok açık: Akan kanın durması ve bunun için silahların susması. Bence AK Parti bu konuda son derece net. Devletin birçok kurumu da öldürerek, vurarak bu sorunun bitmeyeceğini çok çok daha iyi anlıyor bugün. Ama devletin bazı kurumları veya bazıları sanki AK Parti riski alsın, çözülürse iyi olur, çözülmezse de AK Parti gider diyor.
Ancak bence açılımın temel amaçlarından biri çoktan gerçekleşti bile. “Kürt meselesi vardır ve çözülmelidir ve bu meselenin çözüm zemini TBMM’dir” düşüncesi geri dönülemez biçimde yerleşti. İlk defa milli birlik, güçlü devlet gibi ifadeler, açılım sayesinde, demokrasi ve değişimle tarif edilmeye başlandı.
O yüzden açılım deyince liste yapanlar, madde madde şu oldu bu olmadı diyenler, sürecin ruhunu anlamıyorlar. Halbuki açılım oldu ve oluyor. Silahların nasıl susacağı, hangi zeminde çözüm iradesinin gelişeceği, anayasa değişiklikleri sürecin yönetimi ve pratikle alâkalı hususlardır. Yoksa iyi niyet ve iradeyle değil. Kimse bu sorunları küçümsediğimi zannetmesin. Ama siyasi iradenin konulması açısından ben bir olumsuzluk görmüyorum. Aynı irade hâlâ bu konuda çok net.

Açılım sürecinde hata oldu ama hâlâ umut varALTAN TAN:
Öcalan tek belirleyici olmak istiyor
Altan Tan, özetle İslamcı bir Kürt aydını. Diyarbakır’da yaşıyor. Kendisini en son BDP’lilerin bir konferansında görmüştük. Hem davet edilen az sayıdaki İslamcıdan biriydi hem de o konferansta çıkıp açık açık BDP’lileri eleştirmişti. Diğer yandan Başbakan Erdoğan’la 20 yıldır küs oldukları artık herkesin malumu. AK Parti’yle aynı çekirdekten geliyor ama onları da son derece sert eleştirebiliyor.

Bu bir yıl sonunda ortaya çıkan hangisi oldu: PKK mı Öcalan’ı yönetiyor, Öcalan mı PKK’yı?
Bugün çok genel bir değerlendirme ile üç ayrı odaktan bahsetmek mümkün: 1-Kandil’deki PKK. 2-Avrupa’daki PKK. 3-İmralı’daki Abdullah Öcalan. Avrupa ülkeleri ile ABD’nin farklı etki sahaları söz konusu. Son günlerde ortaya çıkan Ankara bağlantılı “derin güçler” ile PKK içindeki bazı unsurların bağlantıları da ilginç. Öcalan tüm bu dengeler ve bağlantılar üzerinde siyaset yapıyor. Dolayısıyla bu bir yıldır Öcalan’ın her türlü etki ve yönlendirmeden uzak, tek başına siyaset belirlediği söylenemez.

Öcalan açılım süresince ne dedi veya kaç şey söyledi?
Öcalan’ın bütün söylediklerini kronolojik olarak değerlendirmek yerine sonuç olarak ne yapmak istediğini tespit etmek daha önemli: Öcalan muhatap alınmak, gelişecek süreç sonunda kademeli olarak serbest kalarak siyaset yapmak ve Kürt siyasetinde tek belirleyici durumuna gelmek istiyor.

Aydınlar ucuza kaçtı
Mayıs 2009’da Murat Karayılan’ın Hasan Cemal’e verdiği söyleşideki “PKK eski bölücü PKK değil. Paradigma değişti” sözünden bugünkü kanlı ortama yine nasıl gelindi?
Başbakan, Kürt açılımını başlattığında dağdakileri öldürme değil, dağdan indirerek topluma kazandırma stratejisini benimsediklerini ifade etti. Ancak Başbakan’ın etrafındaki devşirme “devlet aydınları” -ki bunların bir kısmı daha önce Tansu Çiller’in de etrafındaydı- doğru düzgün bir proje belirleyeceklerine Mahmutpaşa’daki işportacılar gibi ucuza kaçarak, öncelikle PKK’nin tasfiyesini empoze ettiler.
Dağdan inerek ovada siyaset yapma umudundaki PKK ise hükümetin yol haritasının kendisinin siyasetten tasfiyesi yönüne evrildiğini görünce açılıma karşı durdu. Ankara’da her ne pahasına olursa olsun Ak Parti hükümetini düşürmek ahdü cehdinde olan “derin güçler” ile PKK’nın bu tasfiye endişesi de örtüşünce iki taraftaki derin güçlere “gün doğdu.”

PKK’ya katılım arttıBDP ve PKK tabanının bir yıl içindeki eğilimleri nasıl şekillendi?
DTP’nin kapatılmasını da içine alan süreçte tabanın büyük çoğunluğu Tayyip Erdoğan’ın kendilerini oyaladığını ve kandırdığını düşünüyor. Güvenleri yok. Bugün PKK’ye katılımlar artmış durumda. BDP’nin ise Öcalan ve PKK’ye rağmen bir siyaset ve inisiyatif belirlemesinin imkansız olduğunu bir kez daha görmüş oldular.

Bölgede BDP tabanı olmayan Kürtler açılım sonrasında hangi noktada?
Mevcut her 3 Kürt’ten 2’si geçmişte AK Parti’ye oy verdi. Ancak yaşanılan süreçte ciddi bir güven sorunu, erozyonu var. Özellikle dindar Müslüman Kürtlerin kafaları karışık. Milli Nizam’dan bu yana destek verdikleri ekolü sorguluyorlar.
Kimi Ak Partililerin demeçleri sinirlerini alt üst ediyor. Özal’ın ve Erbakan’ın başını yiyen Türk-İslamcı, sağcı, dinle milliyetçiliği en kötü şekilde birbirine karıştırarak haram zıkkım eden kişilerin Ak Parti’deki varlıkları ve Tayyip Erdoğan’ın bunlara tavır koymak bir yana, bir de yıllarca bakan yapması artık hazmedilemiyor.
Öte yandan BDP’li kimi milletvekillerinin “Bizim laiklik anlayışımız ile TSK’nın laiklik anlayışı aynıdır. En büyük tehlike siyasal İslam’dır” demeçleri de dindar Kürtler arasında büyük tepki topluyor. Bazı dindar Kürt çevreler Ak Parti ve BDP dışında bağımsız aday seçeneğini ilk olarak ciddi ciddi tartışıyor.