Amerikan rüyasının karanlık tarafı

Sinema, kadın karakterleri kahramanlaştırma veya ön plana çıkarma konusunda son yıllarda oldukça yaratıcı. 2017’de Hollywood sınırları içinde patlak veren cinsel taciz olayları sonrası bir özür dileme planı olarak da düşünebiliriz. Bu enflasyonist artış, kaçınılmaz olarak iyileri, kötüleri, abartılı karakterleri beraberinde getirdi.
50’li yılların ‘film noir’ olarak adlandırılan polisiyeleri entrikacı, kötücül ‘femme fatale’ karakterini yaratmış, sinema yıllar boyu bu kötü kadın karakterin ekmeğini yemişti. Artık onun yerine, eril dünyadan özendiği gücü uygulayan, aksiyon kadınları geçti. Kadın evreninde aksiyon ve cesaret denince Alien serisinden Ellen Ripley’in yanına (Sigourney Weaver) yıllarca kimseyi oturtamamıştık. Sonra 2000’li yıllarda, Tarantino harikası Kill Bill’in intikamcı Gelin’i (Uma Thurman) arzı endam etti. Sırasıyla Mad Max’in tek kollu Imperator Furiosa’sı (Charlize Theron), Wonder Woman olarak mitolojik kökenli, süper güçlü Diana (Gel Gadot), çizgi roman dünyasından uçarak gelen Captain Marvel (Brie Larson), Joker efsanesinin dişi izdüşümü Harley Quinn (Margot Robbie) çıkageldi. Eril gücün kıran, yıkan dünyasından esinlenilmiş bu kadın kahramanlar, sinemadan geçmişin Erin Brockovich (Julia Roberts) veya Clarice Starling (Jodie Foster) gibi, akıl ve cesaretle sorunları çözen kadınlarından değildi. Önüne geleni güçle hatta süper güçleriyle silip süpüren, gözü kara kadınları oldular. Sevildiler, seyirciyle bütünleştiler. Yapımcılarına da iyi hasılat getirdiler.
Karanlık planlarıyla başta erkek dünyasına acı çektiren, anti kahraman kadınlar arasında Rosemund Pike, son yıllarda akılda kalıcı karakterlere hayat verdi. ‘Kayıp Kız-Gone Girl’de (2014) Amy, ‘Rövanş-Return To Sender’da Miranda yeterince tehlikeliydi. Bir ‘femme fatale’ karakterden daha öte, kötücül, gözünü budaktan sakınmayan tiplemelerdi. Bu kez Marla Grayson olarak yine çok tehlikeli bir karaktere hayat vermiş. Yalnız yaşayan, varlıklı yaşlı insanların yasal vasiliğini alan bir sistemin başındaki Marla’nın, para için yapmayacağı yoktur. Sistemin boşluğundan yararlanarak mahkemeden çıkarttırdığı yasal vasi yetkisiyle, onca yaşlı insanı önce bir bakımevine yerleştirir, sonra da malının mülkünün üstüne çöker, nakde çevirir. Bu işlerde sağ kolu ve sevgilisi Fran (Eisa Gonzalez), aile hekimi Amos (Alicia Witt), yargıç (Isıah Whitlock Jr.) ve bakım yurdu müdürü Sam Rice (Damien Young) sacayaklarıdır. Kendisine önerilen yeni müşteri Jennifer Patterson (Dianne Wiest) varlıklı, yalnız yaşayan, yaşlı fakat aklı başında görünen bir kadındır. Mahkeme, Marla’nın yasal vasisi olmasına karar verir. Jennifer gerçekte kimdir ve arkasında kimler vardır?
Marla’dan başladık ve devam edelim... Seyirciyi geren bir karakter. Korumasız yaşlılara yaptığı kötülükler karşısında insanı ‘başına bir şey gelse de, rahatlasak’ noktasına getiriyor. Film, aynı zamanda bir tartışmayı da başlatıyor. Gerçekten, Amerika’da mahkeme yaşlılara vasi atama konusunda bu kadar taraflı davranıyorsa, bu nasıl bir hukuktur? Mahkemenin, söz konusu kişileri görmeden, dinlemeden, sadece doktor raporuna dayanarak hayatları hakkında karar vermesi tam bir trajedi. Sistemin boşluklarından faydalanan ise her zaman kapitalizm oluyor. İşin özü; Amerikan Rüyası, acımasızlık ve hırs olmazsa gerçekleşmez. Neyse ki ilahi adalet, filmde olduğu gibi ara sıra devreye giriyor.
Öykü bir yerden sonra kontrolsüz kalıp bayır aşağı yol alan bir kamyona dönüşüyor. Mantıksız aksiyon, filmin inandırıcılığını zedeliyor. Mafya tiplemesinde Peter Dinklage, filme ayrı bir renk katıyor. Oynadığı her karakterde farklılık sergileyen bir oyuncu olduğunu biliyoruz. Rosamund Pike, kapitalizmin insana dönüşmüş sureti. Sınırsız bir para hırsıyla yaşayan, acımasız bir karakter. Bu tiplemeler artık kendisiyle özdeşleşti. Abartılı bir ‘femme fatale’ rolü için düşünülecek ilk oyuncu. Aksiyonuyla, kara komedi yönüyle, iyi oyuncularıyla sıkılmadan izlenecek bir Netflix filmi.

I Care A Lot

Yönetmen: J Blakeson
Oyuncular: Rosamund Pike, Peter Dinklage, Dianne Wiest